
|
Yazar @ARINGI
|
|
Cuma, 26 Şubat 2010 15:46 |
|

AKP tarafından 2009 yılında başlatılan "Alevi Çalıştayı"nın ardından hazırlanan Ön Rapor geçitğimiz haftalarda hükümet tarafından yayımlandı. Alevilik Çalıştayı Ön Raporu, incelendiğinde ortaya çıkan sonuç ise Çalıştay ın bir aldatmacadan ibaret olduğunu gösteriyor.
Raporda Alevilerin talepleri "uygun" olmayan talepler" olarak belirtiliyor. İşte o rapordan çarpıcı notlar:
Diyanet işleri
Aleviler, Diyanet İşleri Başkanlığı nın laikliğe aykırı olması nedeniyle kaldırılmasını istiyor. Raporda "Katılımcılar, Diyanet İşleri Başkanlığı nın İslam ın tüm yorumlarını da içine alacak şekilde orta ve uzun vadede özerk bir yapıya kavuşması gerektiğini vurgulamışlardır" sonucu yer alıyor.
Alevi kurumları, bu ifade için "Aslında hiç de olmayan bir uzlaşma varmış gibi gösterilmiş, hükümet, Sünni kesimi kamu olanaklarıyla finanse etme uygulamasını güya Alevileri de sisteme dahil ederek güvenceye almak istemiştir" diyor.
Zorunlu din dersleri
Aleviler zorunlu din derslerinin kaldırılmasın istiyor. Raporda "mevcut koşullar bu dersin bu çerçevede sürdürülmesini haklılaştıracak doneler sunmaktadır" deniliyor. ABF, "hükümet, Alevi çocukları için asimilasyon aracına dönüşmüş uygulamayı artırarak iki din dersi öneriyor, bu asla kabul edilemez" diyor.
Madımak
Aleviler, aydınların 1993 te yakıldığı Madımak otelinin müze olmasını istiyor. Raporda bu talebin "tehlikeli bulunduğu" yazıyor, bunun yerine otelin yıkılarak park yapılması öneriliyor.
Cemevleri
Aleviler, Alevilerin ibadet yerleri cemevlerinin yasal statüye kavuşturulmasını istiyor. Raporunsa yalnızca elektrik ve su faturalarının ödenmesini kapsadığını, metnin "Alevi olmayan katılımcıların kaygılarını" içermesiniyse, Alevlerin değil, Alevi olmayanların dikkate alınması olarak yorumluyor.
Yer bulmayan talepler
Raporda Alevilerin, "Alevi köylerine cami yapma politikalarından vazgeçme" ve "dergahların Alevilere iade edilmesi"ninse raporda hiç yer almamış.
İşte o rapor:
ALEVİ ÇALIŞTAYI ÖN RAPORU
Hükümetin, Alevi Çalıştayı sonrasında yayımladığı Alevi Çalıştayı raporu Alevilerin tepkisine neden olmuştu. İşte o tartışmalı rapor:
T.C. DEVLET BAKANLIĞI ÖNRAPOR ALEVİ ÇALIŞTAYLARI 04 Şubat 2010 - Ankara 2 Giriş Kamuoyunda “Alevi Açılımı” olarak bilinen ve Alevi-Bektaşilerin belli başlı taleplerini demokrasi ve insan hakları temelinde yeniden ele alıp değerlendirme amacı güden Hükümetimiz, Bakanlığımız himayesinde bir dizi toplantı gerçekleştirmiştir. Bu toplantılarda şimdiye değin değişik platformlarda görüş ve düşüncelerini açıklamak durumunda kalan Alevilerin istek ve temennilerinin belirlenmesi ve bu çerçevede atılacak adımların sıralanması hedeflenmiştir. Kamuoyunda birbirinden farklı talepleriyle, değişik ideolojik ve siyasal referanslarıyla tanınan Alevilerin örgütsel çeşitliliği ve sorunlarının çokluğu, çözüme yönelik adımların belirlenmesi konusunda birtakım güçlüklere yol açmaktadır. Bununla birlikte devlet, ayrım gözetmeksizin vatandaşlarının taleplerini dikkate almak durumundadır. Birlikte barış içinde yaşamanın en temel yolu bu temel yaklaşım biçiminden geçmektedir. Bu nedenle Alevi ve Bektaşilerin kamuoyuyla buluşan ve bir hayli çeşitlenen tepki ve taleplerinin sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesine ihtiyaç duyulmuştur. Ulusal ve uluslar arası mahfillerde kendine karşılık bulabilen ve yer yer sert sayılabilecek çıkışlarla da takviye edilen söylem ve çıkışların soğukkanlı bir şekilde ele alınması için, konunun belli başlı taraflarını kademeli olarak bir araya getirmek ve ardından da ulaşılan diyalog zemininde gerçek ve sahici çözümleri devreye sokmak gerekiyordu. Bu bağlamda müzakere sürecini sadece Alevilerle değil, bilim insanlarını, ilahiyatçıları, sivil toplum kuruluşlarını, medya mensuplarını ve siyaset dünyasından eski ve yeni milletvekillerini de katarak, problemin çözüm noktalarını ülkenin ortak gündemiyle buluşturmak gerekmiştir. 3 Kabul etmek gerekir ki devlet, bugüne kadar Alevilerin talepleri konusunda doğrudan bir iletişim kurmak ve belli başlı tarafları tatmin edebilecek bir açılım sunmada yeterli bir mesafe alamamıştır. Bu çalıştayların amacı, temsil değeri yüksek bir buluşma ortamı sağlayarak sorunların çözümünde herkese söz hakkı vermek ve katılımcı demokrasinin gereklerine uygun bir müzakere süreci başlatmaktır. Uzun soluklu bir girişime, sağlam ve kalıcı adımlarla başlamanın, mesafe almak açısından yararlı olacağı öngörülmüştür. Toplantılar yedi aşamalı olarak gerçekleştirilmiştir. Her bir toplantı çalıştay formatında düzenlenmiştir. Sunumların geniş bir çerçevede tartışılması ve bir sonuca gidilmesi yönündeki kararlılık her bir çalıştayın temel özelliği olmuştur. Bu çalıştayların ilki 3–4 Haziran 2009 tarihinde Ankara’da, ikincisi 8 Temmuz 2009 tarihinde İstanbul’da, üçüncüsü 19 Ağustos 2009 tarihinde Ankara’da, dördüncüsü 30 Eylül 2009 tarihinde yine Ankara’da, beşincisi 11 Kasım 2009 tarihinde İstanbul’da, altıncısı da 17 Aralık 2009 tarihinde Ankara gerçekleştirilmiştir. Çalıştaylar dizisi 27–30 Ocak 2010 tarihinde Ankara Kızılcahamam’da gerçekleştirilen yedinci ve son çalıştayla tamamlanmıştır. Şimdiye değin gerçekleştirilen çalıştaylara katılanların toplam sayısı, inanç rehberleriyle (dedeler) gerçekleştirilen buluşma da dahil 400’e ulaşmıştır. Her çalıştaya ortalama 40 ile 45 kişi arasında değişen sayılarda iştirak sağlanmıştır. Gerçekleştirilen tüm çalıştaylarda: İlgili kamuoyunun Alevilik hakkındaki belli başlı değerlendirmelerine ulaşmak, Alevilerin temel sorunları hakkındaki görüşlerine ulaşmak, 4 Alevi sorununun çözümü konusunda ne tür önerilere sahip olduklarını gözlemlemek, Genel kamuoyunun açılım bağlamında oluşturabileceği refleksleri tespit etmek, Birlik, beraberlik ve kardeşliğin önündeki engelleri belirlemek, fırsat ve imkân alanlarını çoğaltmak, Bir yol haritası için gerekli olan bilgi akışını kontrol etmek amaçlanmıştır. Nihai rapor, önümüzdeki süreçte, bu çalıştaylarda ortaya konan görüş, düşünce ve önerilerden hareketle etraflı bir şekilde hazırlanacaktır. Yedinci çalıştayda, şimdiye kadar gerçekleştirilen tüm oturumlardan seçilen 43 kişilik bir katılımcı grubuyla son bir değerlendirme yapılmıştır. Bu kişiler akademisyenler, ilahiyatçılar, sivil toplum kuruluşları, medya ve siyaset alanlarından tercih edilen isimlerden oluşmuştur. Katılımcıların ekseriyetini Aleviler oluştururken, bu çeşitlilik içinde ulaşılması gereken amaç, farklı alan ve söylem düzeylerine sahip katılımcılar arasında sağlıklı bir diyalog zemini kurabilmek ve “taraf”lar arasında sorunun derinlemesine müzakere edilmesini sağlamak olmuştur. Çalıştay sonunda bu amaca ulaşılırken, birçok konuda Alevi-Bektaşi katılımcılar arasında da görüş ayrılıklarının varlığı dikkat çekmiştir. 10 oturumdan oluşan 7. Çalıştayda aşağıdaki konular ele alınmıştır: I. Müzakere: Alevilik: Çerçevelendirme Sorunları II. Müzakere: Kimlik ve Beyan Sorunları III. Müzakere: Anayasal ve Hukuksal Sınırlar IV. Müzakere: Diyanet İşleri Başkanlığı V. Müzakere: Zorunlu Din Dersleri 5 VI. Müzakere: Madımak Oteli’nin Düzenlenmesi VII. Müzakere: İnanç Rehberleri (Dedelik) VIII. Müzakere: Cemevlerinin Statüsü-I IX. Müzakere: Cemevlerinin Statüsü- II X. Müzakere: Genel Konular Sonuçlar I. Alevilik: Çerçevelendirme Sorunları Aleviliğin içeriği ve tanımlanması konusunda katılımcılar arasında görüş ayrılıkları çıksa da bu konudaki hassasiyetin genellikle devletin Aleviliğe bir çerçeve çizeceğinden duyulan kaygılardan kaynaklandığı anlaşılmıştır. Anadolu Aleviliğinin çeşitlilik içeren özellikleri ve şimdiye değin konuya devlet nezdinde mütekamil bir girişimin gerçekleştirilmemiş olmasının beslediği önyargılar nedeniyle çerçevelendirme konusunda abartılı sayılabilecek bir duyarlılık oluşmuştur. İlk oturumlarda tepki gösterilen başlık, ilerleyen süreçte soğukkanlı bir şekilde ele alınabilmiştir. Aleviliğin İslam üst başlığı altında “Hak- Muhammed-Ali” kavramları etrafında oluşan bir inanç ve erkân yolu olduğu konusunda tam bir uzlaşma sağlanmıştır. II. Kimlik ve Beyan Sorunları Aleviler her alanda ayrımcılığa uğradıklarını ifade etmişlerdir. Sorunun gerek Sünni gerekse Alevi kesimlerinin karşılıklı hoşgörü, diyalog ve empati eksenli girişimlerle aşılabileceğinin paylaşıldığı oturumda, özellikle devletin yasal düzenlemeler marifetiyle ayrımcılığı besleyen ve kurumsallaştıran unsurlardan mevzuatı arındırması gerektiğine vurgu yapılmıştır. 6 Bu bağlamda kimlik ve beyan konusunda ortaya çıkan sorunların eğitim müfredatı, tarihsel önyargılar, iç ve dış kışkırtmalar, cehalet ve iyi niyet eksikliğiyle pekiştirildiğine vurgu yapılmıştır. III. Anayasal ve Hukuksal Sınırlar Aleviliğin bir kimlik farklılaşması içinde ortaya çıkmasının sakıncaları özellikle Devrim Kanunları (Tekke ve Zaviyeler Kanunu) ve ulus-devlet yaklaşımın üzerine oturduğu siyasal ve kültürel zemin açısından tartışılmış, problemin giderilmesi için sıkı bir analitik incelemeye duyulan ihtiyaç vurgulanmıştır. Yasalarda gerçekleştirilecek düzenlemelerin tutarlı ve uyumlu bir yapılanma üretmesine dikkat çekildiği toplantıda, yeni ayrımcılık alanlarına yol açacak girişimlerden özenle kaçınılması gerektiği kaydedilmiştir. Öte yandan tüm katılımcılar, bu düzenlemelerin sadece yasal bir zeminde gerçekleştirilmesinin sağlıklı bir sonuç elde edilmesine imkân vermeyeceğini, geliştirici asıl adımların toplumdaki farklı dini, kültürel ve siyasi eğilimler arasında yapılması gerektiğini belirtmişlerdir. Alevilik bağlamındaki tüm sorunların her şeyden önce “taraflar”ın birbirlerine karşı yakınlaşmasını artırıcı, psikolojik süreçlere tabi olması gerektiği her vesileyle teyit edilmiştir. Bunun için de Sünni ve Alevi vatandaşların özenli çabalarına duyulan ihtiyacın altı çizilmiştir. Konunun belli başlı unsurlarının ele alınmasında kaçınılmaz bir şekilde dikkate alınması gereken birkaç temel Anayasa maddesi hakkında çekingen davranıldığı anlaşılmıştır. Örneğin “Tekke ve Zaviyeler Kanunu”, “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” ve yine Anayasa’nın 24. Maddesi gibi konularda tartışmanın derinleştirilmesine ihtiyaç duyulmadan, sorunların bu kanunların sınırlarına dahil olmaksızın aşılması istenmiştir. Bu vesileyle söz konusu kanunları ele almanın zorunlu olduğunu vurgulayan kimi itirazlar da toplumsal birlik ve karşılıklı güven havasını zedeleyeceği kaygısıyla rağbet görmemiştir. 7 IV. Diyanet İşleri Başkanlığı Yaygın Alevi söylemi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın meşruiyetine eleştirel bakmakta ve uzun vadede tutarlı bir laikliğin icrası açısından Diyanet’in lağvedilmesini savunmaktadır. Çalıştayda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mevcut koşullardaki pozisyonu ele alınarak bu beklentinin rasyonel olmadığı konusunda taraflar arasında geniş bir mutabakat sağlanmıştır. Alevilerin, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yeniden yapılandırılması arzusuna bağlı olarak, içine diğer inanç gruplarını da birer seksiyon olarak katma konusundaki eğilimler de tartışma konusu olmuştur. Alevilerin sivil bir inanç grubu olarak kalmakta ısrarlı oldukları, Sünni Müslümanların da kendileri gibi daha sivil bir yapılanma içinde özerk bir kamusal kuruma sahip olmalarının yollarını aramaları gerektiğine işaret edilmiştir. Ayrıca Aleviler, Diyanet aracılığıyla Sünni vatandaşlara sağlandığı iddia edilen hizmetlerin, aynı şekilde gerçekleştirilecek bir düzenlemeyle kendilerine de sağlanmasını istemişlerdir. Eşitliğe aykırı uygulamalardan vazgeçilmesi, örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hizmetlerini kendileri açısından gereksiz bulan Aleviler, söz konusu hizmetleri besleyen vergilerden muaf tutulmaları gerektiğini ısrarla vurgulamışlardır. Bu hususu, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan katılan kimi katılımcılar da desteklemiştir. Neticede çalıştayda Cumhuriyetle yaşıt Diyanet İşleri Başkanlığı’nın önemini kimse göz ardı edememiştir. Lağvedilmesini isteyenler bile, gelinen noktada, bugünden yarına bunun çok da mümkün olamayacağını, ancak daha sivil bir yapıya kavuşturulması gerektiğini önemle vurgulamışlardır. Katılımcılar, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın İslam’ın tüm yorumlarını da içine alacak şekilde orta ve uzun vadede özerk bir yapıya kavuşması gerektiğini vurgulamışlardır. Ayrıca ileride dini vergi uygulamasının 8 başlatılmasının da türlü inanç ve din örgütlenmelerinin birlikte barış içinde hizmet alanları üretmelerine katkı sunacağı belirtilmiştir. V. Zorunlu Din Dersleri Alevilerde yaygın ve ilgi gören temel yaklaşım Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılmasıdır. Konu derinlemesine müzakere edilmiş, dinler, mezhepler ve inançlar üstü bir din öğretimine bilinen nedenlerle tüm vatandaşlarımızın ihtiyacı olduğu teyit edilmiştir. Bununla birlikte “zorunluluk” ifadesinin Aleviler arasında siyasi ve kültürel nedenlerle açık bir rahatsızlık ifade ettiği de dile getirilmiştir. Ders müfredatının tüm toplum kesimlerince kabul görecek bir üst dille ve tarafları rencide etmeyecek aksine önemli ölçüde rahatlatacak bir perspektifle hazırlanmasına duyulan ihtiyaç tam bir ittifakla beyan edilmiştir. Bu amaçla ilgili komisyonların kurulması ve konunun teknik taraflarının gerçekleştirilmesine azami dikkat göstermesinin toplumdaki tedirginlikleri daha baştan azaltacağına işaret edilmiştir. Öte yandan Anayasamızda yeri olmakla birlikte bugüne kadar değişik nedenlerden dolayı uygulanmamış bir imkânın da hayata geçirilmesi konusunda bir uzlaşma oluşmuştur. Bilindiği gibi Anayasa, isteğe bağlı din öğretiminin verilebilmesine fırsat veren bir seçeneği de içinde barındırmaktadır. Buna göre isteğe bağlı din öğretimi de ilgili mevzuat doğrultusunda gerekli düzenlemeler yapılarak gerçekleştirilebilir. Bütün bu değerlendirmelerle, iki ayrı yol ve yöntemin sorunun aşılabilmesi için yeterli olacağı sonucuna ulaşılmıştır. İlkinde aslolan din kültürü ve ahlak bilgisi öğretimidir. Bu uygulama zaten mevcuttur ve zorunluluk çerçevesinde uygulanmaktadır. Ancak 9 bundan böyle uygulamada dikkat edilmesi gereken nokta müfredatın yeniden şekillendirilmesidir. Dolayısıyla bu müfredat kaçınılmaz bir şekilde herhangi bir inanç grubunun düşünce ve çıkarlarına doğrudan atıfta bulunmayan belli bir dikkati yansıtmakta ısrarcı olarak gerçekleştirilecektir. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretimi, uluslararası standart ve uygulamaları dikkate alan bir özenle hazırlanacak ve yine zorunlu olarak okutulmaya devam edilecektir. Bütün bu düzenlemeler, evrensel ve genel ahlak ilkelerinin öğretimine öncelik verilerek gerçekleştirilecektir. Aslolan zorunluluk ilkesinin kaldırılmasıdır, ancak mevcut koşullar dersin bu çerçevede sürdürülmesini haklılaştıracak doneler sunmaktadır. Bu bağlamda ortaya çıkan ikinci olanak da yasada belirtilen koşullarda yararlanılabilecek yeni bir alanın devreye sokulmasıdır. Bu ise isteğe bağlı din eğitimi programıdır. Böylece ilgili inanç gruplarının üzerinde mutabık oldukları bir eğitim müfredatı aracılığıyla çocuklarına din eğitimi vermeleri sağlanacaktır. Bu düzenlemeler Anayasamızın genel-geçer ilkelerine sadakat içinde tanzim edilerek uygulamaya konacaktır. Sonuç olarak Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretimi zorunlu olarak varlığını sürdürecek ancak müfredat, yeniden ve tüm inanç gruplarının üstünde bilgi vermeyi önceleyen üst bir dille hazırlanacak, isteğe bağlı din eğitimi de ilgili grupların üzerinde mutabık kaldıkları bir müfredatla gerçekleştirilecektir. Bu durumda Alevi ve Sünni vatandaşlarımız kendi inanç ve ritüellerini eğitim esaslı olarak devletten alma olanağı bulabileceklerdir. Zorunlu din dersleri gerekli düzenlemelerini yeniden yapmış ilahiyat fakültesi ya da Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği mezunu öğretmenler tarafından verilecektir. Ancak Alevilerin isteğe bağlı derslerden yararlanabilmeleri için de mutlaka Alevi öğretmenlerin sürece dâhil edilmeleri gerektiği vurgulanmıştır. 10 Bu öğretmenlerin, yeniden düzenlenmiş olsa da ilahiyat mezunları arasından istihdam edilmesinin mahzurlarına da vurgu yapılmıştır. Teknik alt yapı tarafları tatmin edecek bir düzeye erişinceye kadar gereken mevzuat değişikleriyle Alevi uzmanlardan yararlanılarak bu dersler verilebilecektir. Ancak bu dersi uzun vadede verebilecek yetkinlikte öğretmenlerin hangi süreçlerde eğitileceği gibi konularda Alevi katılımcıların henüz tatminkâr ve yeterli sayılabilecek önerilere sahip oldukları söylenemez. VI. Madımak Oteli’nin Düzenlenmesi Büyük bir acıyı temsil eden Madımak Oteli’ndeki facia katılımcıların tamamı tarafından lanetlenmiş, bu konuda yeni gerilim ve çatışmalara fırsat verecek adımlardan sakınılması gerektiği özellikle vurgulanmıştır. Tüm katılımcılar olayın bir Sünni-Alevi çatışması olarak değerlendirilemeyeceği konusunda hemfikirdirler. Esasen olayda hayatını kaybedenler arasında 16 Sünni olduğu da vurgulanmıştır. Olayın derin bir provokasyon olduğunun altının çizildiği toplantıda, kitlelerin nasıl olup da bu olayda rahatlıkla kullanılabildiği gerçeğinden hareketle başta insan yetiştirme düzenimiz olmak üzere ayrımcılık, önyargılar ve cehaletle buluşan çatışma alanlarının yeniden masaya yatırılması gerektiği konularında mutabık kalınmıştır. Özellikle Alevi katılımcılar, kendi aralarında yüksek bir sembolik değer olarak gördükleri Madımak Oteli’nin, bütün bu duyarlılığa rağmen ülkenin birlik ve düzeninin esastan korunmasını dikkate alan bir düzenlemeyle yeniden düşünülmesi gerektiğini vurgulamışlardır. Bu bağlamda müze fikrinin tehlike ürettiği düşünülmüş, bunun yerine binanın yıkılarak bir parka dönüştürülmesini katılımcıların büyük çoğunluğu desteklemiştir. Etraftaki birkaç binanın da kamulaştırılarak bu alana dahil edilmesini önerenler olmuştur. 11 Katılımcılar burada gerçekleştirilecek düzenlemenin kısa ve uzun vadede yeni husumet alanlarına dönüşmemesi için başta Sivas olmak üzere ülkenin her bölgesinde mevcut tansiyonu düşürecek girişimlerde bulunulmasına gerek duyulduğunu ifade etmişlerdir. Sivas’ta sivil toplum örgütleri, kanaat önderleri ve resmi katılımcıların da ortak olabileceği değişik platformlarda bu süreci rehabilite ederek dönüştürecek girişimlere başlanması gerektiği üzerinde ısrarla durulmuştur. VII. İnanç Rehberleri (Dedelik) Dedelerin statüsünün Aleviler arasındaki yerinin tartışılmaz olduğu vurgulanmış, ancak yeni koşullar özellikle de kent Aleviliği söz konusu olduğunda statünün yeniden değerlendirilmesi gerektiği hatırlatılmıştır. Dedelere maaş konusuyla gündeme gelen sorun, Alevilerin devletle nasıl bir irtibat içinde olacağı konusunda görüş ayrılıklarının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Maaş konusuna olumsuz bakanlar kadar, olumlu yaklaşanlar da mevcuttur. Ancak toplantıda ağırlık olarak dedelerin eğitimine ihtiyaç duyulduğu vurgulanmıştır. Bu ihtiyacın bir an önce giderilmesi için belirli sürelerle dedelere hizmet içi eğitimler verilmesi istenmiştir. Buna göre dedeliği, yeni koşulları da dikkate alan bir düzenek içinde “ihya edecek” özgün bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çerçevede eğitim kurumları yeniden inşa edilebilir. Ayrıca, Alevi bilgi ve külliyatının derlenmesi ve korunması amacıyla da geniş ölçekli bir araştırma merkezinin kurulması istenmiştir. Bu bağlamda ısrarla üzerinde durulan bir konu da Alevi-Sünni ortak tarih bilincine yönelik çalışmaların gerekliliği olmuştur. Burada önemli olan dedeliğin ilgili yasalarda bir formasyon kullanımı olarak yasaklanmış olmasıdır. Alevi toplumundaki rolleri bilinmekle beraber yasalar dedeliğin misyonunun sürdürülmesine izin vermemektedir. 12 Öte yandan dedeliğin misyonunu modern bilgi ve kültür kalıpları içinde rasyonalize etme konusunda da güçlükler vardır. İyi niyetli adımlar atarken bu güçlüklerin de dikkate alınması gerekecektir. İnanç önderi ya da rehberi olarak yeniden isimlendirilen dedeler, manevi bilgi kanallarına açık oldukları iddiasıyla tanımladıkları kişiliklerinin modern eğitimle hangi çerçevede buluşacağı önemli bir sorundur. Bununla birlikte dedelerin eğitilmesi konusu Aleviler arasında çok sık tekrarlanan vurgular arasında yer almaktadır. Bu amaç doğrultusunda yeni düzenlemeler yapılması gerektiği taraflarca kabul edilmiştir. VIII. Cemevlerinin Statüsü Cemevlerinin bir statüye kavuşturulması konusunda herhangi bir görüş ayrılığı olmamıştır. Ancak bu mekânların birer ibadethane olarak tanımlanması konusunda Alevi olmayan katılımcılar da kaygılarını ifade etmişlerdir. İslam içinde bir bölünmeye yol açabileceği, çünkü her dinin ancak bir mabedi olabileceği vurgulanmış, bu durumda Alevilerin ibadethane vurgusu yapmaktan kaçınarak kendi bildiklerini uygulama konusunda devlet tarafından bilinen statüsü teyid edilen cemevleri ifadesiyle yetinmeleri gerektiği ifade edilmiştir. Bununla birlikte itiraz sahipleri de bu mekânlarda icra edilen erkân ve uygulamaların ne olup olmadığına, ne sayılıp ne sayılmayacağına Alevilerin karar vereceğini söylemekten de geri durmamışlardır. Cemevi adlandırmasına “ehl-i beyt evi”, “inançevi”, “inanç ve kültür merkezleri” gibi başka birtakım isimlendirme önerileri de eklenmiş ancak bunlar ilgi görmemiştir. Öte yandan cemevlerine “ibadethane” demeksizin, dernek ve vakıflarına imkân tanımak ve kamu düzenini bozmadıkça bu kurumlara yerel yönetimlerin yardımcı olması da öneri olarak sunulmuş ve bütün bu önerilerin sonuçta teknik bir çalışma gerektirdiği anlaşılmıştır. 13 Mevzuatta doğacak sıkıntıları aşmak üzere ilgili kanuna bir ekleme yapılması önerilmiştir. Buna göre madde aşağıdaki şekillerde tanzim edilebilir: “Birer inanç ve erkân merkezi olarak değerlendirilen cemevleri de kanunlarda ibadethanelere tanınan bütün imkânlardan yararlanır” veya “Cemevlerine de aynı imkânlar sağlanır.” Sonuç Çalıştaylar başlangıçta öngörülen proje kapsamında olumlu bir havanın doğmasını hızlandırmıştır. Son derece verimli ve geliştirici bir şekilde tamamlanan süreç, sorunların müzakere edilerek aşılması konusunda ilginç ve kalıcı tecrübelerin ortaya çıkmasına fırsat vermiştir. Tartışılan tüm konularda ülkemizin birlik ve beraberliğine ortaklaşa yapılan atıflar heyecan verici olmuştur. İlkesel düzeyde barışın ve bir arada yaşamanın hiçbir pazarlığa meydan vermeksizin kabul edilmiş olması sorunun çözümü noktasında taraflara emsalsiz fırsat alanları sunmuştur. |
|

|
Yazar @ARINGI
|
|
Pazartesi, 08 Şubat 2010 16:21 |
|

Yaklasik 23 yil oluyor Ovacik da kis görmeyeli ( yani buradan aslinda epeyce de yaslandigimi itiraf etmis oluyorum). Bu süre zarfinda orada yasadigim o uzun ve karli kis günlerini zaman zaman bellegimde canli tuttuysam da Bircok ayrintiyi yeniden hatirladigimi farkettim. Belki o zaman o günler bize cok uzun karanlik bunalticiydi, ama simdi özlenesi günler oldu.
Günesin sicakligini sakindigi, isigini baska kitalara daha cömertce harcadigi, alabaligin neslini sürdürmek icin avcilardan sakinacagi dogumevleri aradigi, gözelerin sütbeyazi kaynadigi, uzaklardan gelenlerin tekrar uzaklara döndügü, agustos böceginin saltanatinin yavas yavas bittigi, kirtasiyecilerin defter-kalem satislariyla keyiflendigi, tuhafiyecilerin raflarina tuhaf tuhaf önlük-yakalik dizdikleri
Herkes bütün tarla-tum islerini bitirmis, Karaderesin"den kislik odun ihtiyacini gidermeye calisiyor. Safak sökmeden bohcalara doldurulan azikla cikilirdi yola. Ferolar, Burnak, Hanusagi ve Kizilweyran güzergahi.
takip edilerek varilirdi bizi bir kis boyu isitacak odun rezervine. Bu yolculuklarda da bir sürü hikaye vardi. Iste bilmem kim yolda ayi ile karsilasmis da ayiya. selam verince ayi tükürüp arkasini dönüp gitmis de.... odun yüklü kagni konvoyu köye vardiginda biz ücüncü ya da dördüncü derste olurduk ve kagni tekerleginin cizirtisi bölerdi nöbetci Ali nin caldigi zil sesini.
Barasorlular beklenirdi. katirlarina yükleyip kilometrelerce yoldan sonra bizlere ulastirdiklari, elma, armut, ceviz ya da dut kap karsiligi alinirdi. Bir tas fasülyeye karsilik bir tas elma ya da digerleri. Yani bir nevi feodal ekonomik sistem, para yok, takas var.
Ziraat bankasinin verdigi tarim kredisi icin hergün baska bir köy siralanirdi banka önünde. Önceki yilin kredisi ödenir ve yeni dönem kredisi alinir, alinan kredi ile yapilan ilk is ya Turistik ya da Zozan restorantta izgara yiyip raki icmek olurdu genellikle. Sonra es icin bir salvarlik, ogul icin bir gislavet lastik ayakkabi, kiz icin bir bluz, Kiliclar dan biraz meyve Turabi Genc ten bulgur, pirinc, cay, seker, tek tek gazeteye sarilmis bardak....
Bu günlerdeki en zevkli sey de degirmen günleriydi. Köylerden at yada katirlara yüklenen bugday degirmenlere getirilip kislik un ihtiyaci giderilirdi. Degirmenci dogal beyazlik icinde bir kösede sobasini yakar sigarasini tüttürürdü. Aksam olunca köyümüzdeki üc degirmene gruplar halinde giderdik,
yana sobanin etrafina toplanir genelde degirmencinin anlattigi hikayeleri dinler, degirmen biciginin yapilip yaüilmadigina yogunlasirdik. Eger o degirmende bicik yoksa baskasina gitmek icin lafi kisadan kesmenin yollari aranirdi. Dedirmen bicigi sade un ile yogrulmus hamurdan yapilir, ocaga koyulur ve üstü közle örtülürdü. Sobanin üstünde kaynatilan cayla bu küllü bicik bir lezziz olurdu ki anlatamam. Lezzizligi, aslinda ortamindandi. Yoksa kuru hamurdan yapilmis bicikle tava bicigi tabii ki karsilastirilamaz.
Ve ilk kar. Daglarin zirvelerinde günler öncesinden geleceginin heberini veren kar artik ovaya inmistir. O yagdikca biz karamsarlasiriz, biz karamsarlastikca o yagar. O bölgede yasamamis birisi icin artik baska mevsim yasayabilmek olsilik disidir. Sanki hic gitmeyecekmis gibi gelir. Yazboyunca yaptigin keyfi yüzüne vurucasina yüzüne yüzüne yagar. Oysa yaz boyunca keyif yapanlar uzaklardan gelenlerdi ve onlar de gittiler. Biz orada kalanlar, yaz boyunca neler yasadigimizi ellerimizin nasiri, bellerimizin agrisi ile göstermistik. O da beyaz insanlar gibi anlamiyordu bizi, yagdikca yagiyordu . Bir ayrintiyi unutamam; kar ilk yagdiginda, annem kapiya cikar; önce kuslara, dogadaki yuvasiz canlilara dua ederdi. Sonra da dagda mücedele eden devrimcilere agitlar yakarak dua ederdi.
Gecenin derinligindesin, en güzel rüyalardasin. Ve sip diye bir damla düsüyor yanagina. Dönüyorsun diger tarafa, bir damla da oradan geliyor. Damlalarin düstügü yerlere tepsiler, tabaklar, tencereler koyuluyor.
Hic olmazsa sabaha kadar idare edilsin diye. Ama nafile ardi arkasi kesilmiyor damlanin. Zaten bölünmüs uykuya bir de kaplara düsen damla sesleri eklenince kalkmaktan baska care yok. Alinir kürekler cikilir dama. Dama cikinca bu kaderin sadece sana ait olmadigini görürsün. Gecenin sessizligini damdan dama sohbetler böler.Egere evin iki kat ise iyi.
Amaaaa eger zemin ve tek kat ise vay haline. Damdan asagiya dogru attigin kari bir süre sonra damdan yukari dogru atmak durumundasin. Hele bir de küregin iyi degilse iyice yandin. yapisir kar kürege firlatamazsin, onun icin ayri bir efor sarfedeceksin. Ve attigin her kalip kardan sonra ayaginla kürekte kalani temizleyeceksin. Bu olmsuz durumu yasamamak icin sonbahardan küregini kuyrukyagi ile yaglaman lazim, bilesin.
Ama bu yorgunlugu üstünden alip götürecek bir gelisme olur. Tam son kaliplari atiyorken ocaktan yukari bir koku gelir. Iste o bütün yorgunlugunu alir götürür. Gelen koku bitmek üzere olan "KURDE" nin kokusudur..(yöremizin en sevdigim yemegi:)). Iki kat log cek ve in asagi. Al kasigi eline ve giris kurdeye..Sonraki yillarda da cok kurde yedim ve hala daha cok severim. Ama damda gece boyu atilmis kar ve cekilmis log ertesinde yiyilen kurde nin tadi bambaskadir.
Kapali yollar, soguk ve kardan dolayi tatil edilmis okullar, kahvehanelere dolusmus insanlar, yer yer dagdan kopan cig sesleri, kurt ulumalari, köpek havlamalari, kesik elektrikler, akmayan sular...... iste Ovacik da kis böyleydi. O zaman ölüm gibi gelen o günleri birzaman özlemle anacagimi hic düsünmemistim dogrusu..
Suredar Kazim Dilekçi
Kazim Dilekci






Resimler: AKIN GEDİK |
|
Pazartesi, 08 Şubat 2010 16:31 tarihinde güncellendi |
|
Sabiha Gökçen’i bilir mısınız? |
|
|
|

|
Yazar @ARINGI
|
|
Pazartesi, 30 Kasım 2009 08:55 |
|
"Tanıdığım Türkiyeli bir anne diyor ” Özür diliyorum, ben ve çocuklarım geçmişte olan bu katliamı bilmiyorduk, şimdi geçmişe giderek bunları öğrenmeliyim, çocuklarıma öğretmeliyim..Yoksa bu suç-utanca ortak olurum..”
Sabiha Gökçen’i bilir mısınız? İlk kadın savaş pilotu , Dersim topraklarını, savunmasız insanları bombalayan kadın..!. Bunun için ulusal kahraman seçilmiş, bir ton madalya da takılmış.. İstanbulda yapılan havaalanına ismi verilmiş.. Sabiha Gökçen pilot olarak dışarıda bir zafer kazanmamış, içeriyi, Dersim’i bombalamış.. Gökçen’e o madalya onun için verildi. Bugüne kadar bu sorgulanmadı, Türkiye de karşı çıkan da olmadı, madalya geri de alınmadı..! İbretlik madalyanın nedeni o dönem siyasi erkanda görevli bir yetkili anılarında şöyle anlatıyor;” _”Dersim gönüllüsü, Dersim Harekâtı sonrası Sabiha Gökçen bir ulusal kahramandır. Onu ilk kutlayanlar Başbakan İsmet İnönü ve Cumhurbaşkanı Atatürk’tür. Atatürk “Seninle iftihar ediyorum Gökçen! Yalnız ben değil, bu olayı çok yakından izleyen bütün bir Türk ulusu iftihar ediyor... Genç kızlarımızın neler yapabileceklerini bir kez daha bütün dünyaya ispat ettiğin için övünsen yeridir.“
Türk genç kızı Sabiha ne yapmış, dünyaya ispat ettiği nedir? Suçsuz-savunmasız insanların üzerine bomba-yakıcı-zehirli gaz atmak mı?
Mustafa Kemal’i analiz eden, yakında tanıyanlar şu ifadeyi kulanıyorlar; “Sabiha’yi kutlayan M.Kemal keyfi bir adamdı, sebebsiz yere Dersimlileri kırdı, politik bir hesabı bile yoktu”. Ne diyelim..! İnsanlıktan nasiplenmemiş M.Kemal Dersim çocuklarını-insanlarını öldüren Sabiha’yla övünmüş. Bu suç ve ayıbın bir ulusun övünç kaynağı olduğunu söylemek kadar uatanç verici bir durum-gidişat olamaz, ona önderlik edenin kişiliği tartışılır. Başka ülkelerde, medeniyetlerde bu karakter sahipleri diştalanılır, Türkiyede “önder” olmuş, putlaştırılmış..!
Savunmasız Dersimli insanların, çocukların, kızların üzerine bomba yağdıran, onları öldüren, gazlı bombalarla yakan bu Türk kızı M.Kemal-İnönü tarafında kutlanır, dünyaya Türk kızların neler, ne yiğitlikler yaptığını, gösterdiğini söylenir.. M.Kemal gibi kişiliği çocukluğundan yaşadığı travmalarla rencide olmuşlar toplumda kendilerini kanıtlama yoluna giderler, bu yapılan katliam, utanç tablosu ancak onun gibilerin eseri olur.... Sabiha gibi robotlaşmış kişileri de mutlaka bir yerlerden bulurlar. Medeni toplumlarda bunları kimse kutlamaz, lanetler. Kahramanlık madalyası almış Sabiha, Rivayete göre Ermeni soykırımdan öksüz kalan biriymiş… Düşmanına hayran oladuğu kadarda benzemiş ki başka bir halkın soykırımında savunmasız insanların üzerine bomba yağdırmış..
Sosyolog Mehmet Yıldız bunu söyle analiz ediyor; „Sabiha Gökçen’in başardığı nedir? Sabiha Gökçen bir kadın olarak uçak kullanmasını öğrenmiş ve 1938 Dersim jenosidi sırasında Dersim köylerini ve kadınların ve çocukların sığındığı mağaraları bombalamıştır. Medeni ve vicdan sahibi uluslar asla Sabiha Gökçen gibi insanları ulusal kahraman olarak görmezler. Aksine Sabiha Gökçen’in yaptıklarını ulusal bir utanç vesilesi olarak görürler. Sabiha Gökçen bir Mustafa Kemal ürünüdür. Sabiha Gökçen Mustafa Kemal’in suretidir” Sabiha Gökçen insanı duygu taşımayan bir yaratık olmalı ki, savunmasız insanların üzerine bomba yağdırmıs. Soysuzlaşan biri savunmasız insanları bombalar. Aradan geçen yıllara rahmen bu konu da vicdanının sızladığını da hiç ifade etmemiş.. Sabiha Gökçen 28 Haziran 1987’de Nokta dergisinden Hıdır Göktaş’a verdiği röportajda harekât sırasında halktan ölenler olup olmadığı sorusunu da şöyle yanıt verecektir: “Yoktu. Keşif yapılıyordu, ordunun da istihbaratı vardı. Biliniyordu bu kötü kişilerin nerede olduğu.“
Kötü kişiler dedikleri dağlara sığınan Dersimliler, direnisçiler, savunmasız insanlardır..

Darbeci ve Dersimi bombalayan Muhsun Batur anılarında;“ „Sabiha Gökçen’e 28 Mayıs 1937 tarihinde, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı dahil olmak üzere üç yüzden fazla davetlinin katıldığı bir törenle Türk Hava Kurumu’nun Murassa (=değerli taşlarla bezenmiş) Madalyası verilecektir. Ancak ortada garip bir durum vardır. Sabiha Gökçen’in neden ulusal bir kahraman olduğu konusunda çarpıcı bir suskunluk vardır. Çünkü Dersim harekâtı kamuoyundan gizli tutulmuştur.(Ayse Hür-arastirmaci-gazeteci) Öyleyse bu madalya niçin veriliyordu? Tarih kitaplarında yazılmayan “Dersim soykırımı Sabiha’ya madalya vermiş..”
"Bu hava taarruzunda özellikle Sabiha Gökçen hanımın attığı 50 kiloluk bir bomba Keçizeken köyünden kuzeye doğru kaçan asi grubuna oldukça ağır zayiat verdirdiği yapılan gözetlemeden anlaşılıyordu” (M.Batur-12 mart muhtura sahibi-Dersim soykırımda yer alan) „
Bu ucubeye „kadın“ demek bile gereksiz,.. Dersimi bombalayan bu kadın nasıl yaşadı, kimdir, soyu-sopu nereden geliyor? Bizim için çok önemli de değildir. Bilinen bir başka halkın soykırımında öksüz kaldığı ve M.Kemalın elinde büyümüş olduğudur..
_“O sırada, 19. Piyade Alayı’nda stajyer olarak görev yaparken Dersim’e gönderilen, geleceğin Hava Kuvvetleri Komutanı ve Kontenjan Senatörü, 12 Mart Muhtırası’nın imzacılarından Muhsin Batur yıllar sonra verdiği bir mülakatında okuyucularından özür dileyerek yaşantısının bu bölümünü anlatmaktan kaçınacağını söyler. Bunun nedeni sorulduğunda, Dersim’de tanık olduğu şeylerin bir devlet sırrı olarak kendisinde kalacağını“ 1972 yılında Genelkurmay Başkanlığı tarafından yayımlanan Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938) adlı kitapta birkaç satır okumak mümkün olur: “Bu arada Demenanlı aşiret reisleri nezdinde toplantı halinde bulunan diğer aşiret reislerinin, havadan bombardıman edilmek suretiyle toplantıyı dağıtmak ve aşiretler üzerinde moral kırıcı bir etki sağlamak lüzumu üzerine Tayyare Alay Komutanı komutasında 15 uçaklı bir filo, Kırklar dağı-Darboğaz dere yolu-Zel Dağı-Kırmızı ve Kosur dağları kuzeyindeki Keçizeken (Yukarı Bor) köyünü havadan bombaladı.
..Anlatılanlar masal değil…Dersim insanın dramı, yaşadıkları.. Bu günlerde konuşulan bir belgesel var, yakında galası yapılıyor. “ DERSiM'İN KAYIP KIZLARI BELGESELI“..Sabihaların geleneğini sürdürenlerin seyretmesi gerekiyor..
Sabiha bomladı, öldürdüklerini öldürdü, kalanları da sürdüler ki tümden erisin, geriye bir şeyler kalmasın. Dersim soykırımında öksüz kalan çocuklar köklerinden koparıp bir şekilde karanlıklara atılmış.... Öksüz Sabiha 38 katliamın da dağlara, mağaralara sığınan direnisçileri, savunmasız kalan, kadın, yaşlı, çocuk ve yaralı demeden üzerilerine bomba yağdırmış Dersimli çocukların sesleri mağaralarda yanık et kokuları eşliğinde yükselmiş..,.. …Sabiha yukarıdan bomba yağdırmaya devam etmiş.. Sabiha milli kahraman olarak kutlanmış, M.Kemal ellinde madalya almış.... İmralıda biri on yıldır çırpınıyor ki M.. Kemal’ı temize çıkarıp, katlettiği Dersimliler tarafında sevilsin, saygı görsün..! Ne demişti; „M.Kemalin haberi yoktu, hastaymış, Dersim katliamını yapan degil“ Muhsin Batur gibiler onu yalanlıyor.. Acaba kendisi taş altı ettiği Dersimli çocuklari ne zaman itiraf edecek, bunun utancını kimler gelecekte anlatmaktan zorlanacaklar..! Dersim insani, gelecek nesili cellatlarını tanımalı..! Sabiha Gökçen..! Hafızalarımıza işlenmiş bir isim... Her Dersimlinin lanetle hatırlayacağı katil, ruhsuz bir yaratık… ahlaki yapısı bozuk , tabuları olmıyan M.Kemalın elinde bir oyuncak. Kopleksli, kendini kanıtlamak istiyen bir şefil ya da ruhu çöküntüsünü gidermenin yolunu bu şekilde bulan kişiliksiz bir kadın.. Halbuki; „kadın“ denilince önce insanı değerlerin yüklendiği „ana-bacı “gelir . Bu zavalıya isim bulmak zor olmalı. . Vicdanı sızlamayan bu kadını „Ermeni“ diye isimlendirmek de doğru değildir. Ermenilere saygısızlık olarak görüyorum. Kökeni nereye dayanırsa dayansın bu ucube yaratık tüm insanı değerlerinde, ahlaki yapıdan soyutlanmış, dönemin de M.Kemalın daha sonrada başka efendilerinin elinde başka şekillerde kulanan bir kukla, zavali olmalı ..! Insanı duygudan, değer yargıdan, tabulardan yoksun ulusal kahraman Sabiha Türk halkın ve insanlığın yüzkarasıdır....
İmralıdaki „ben Mustafa Kemalın kültür milliyetçisim „diyor.. on yıldır methiyeler düzdügüne de bakmayalım.. yarattığı kültür kişiliksiz ve robotlara mahsuz olduğu iyi bilinir...
..“1938 yılında henüz 15 yaşında olan Şadiye Yüksel, hâlâ o acı ve korku dolu günleri aklından silememiş. Yaşadıkları köyün ileri gelenlerinin öldürüldüğünü gören Yüksel (85), kardeşi ile birlikte bahçeye saklanarak kurtulmuş. Bir çavuşun sahiplenmesiyle kurtulan Salman Yeşildağ (91) ise o günleri, "Ailemizi ellerini bağlayıp kurşuna dizdiler, çocukların çığlıkları göklere yükselmişti."
"Sabiha Gökçen’in suskunlukla geçiştirdiği, Muhsin Batur’un anlatmaya dilinin varmadığı şeyleri artık konuşuyoruz.." (Ayse Hür)
Tanıdığım Türkiyeli bir anne diyor ” Özür diliyorum, ben ve çocuklarım geçmişte olan bu katliamı bilmiyorduk, şimdi geçmişe giderek bunları öğrenmeliyim, çocuklarıma öğretmeliyim..Yoksa bu suç-utanca ortak olurum..”
M.Kemal’ın ulusal kahraman yaptığı Sabiha Gökçen şimdi Türkiyenin gündemin de, sağduyulu, vicdan sabibi Türkiyeli aydınları, halkı konuşuyor. Dersim 38 soykırım, insanlığın utanç belgesidir.. Bıyık takılıp Hitlere tıpatıp benziyen CHP’li Onur Öymen sayesinde Dersim vahşeti gündeme taşındı. .Dersim halkı yıllardır yapılan katliamı anlatıyor… …. ağıtlarıyla iki nesil büyüdü… ….klamlara –öykülere konu oldu.. Ancak hiç bu kadar apaçık konuşulup/yapılanlar mahkum edilmemişti.. Demek ki “Güneş balçıkla sıvanmıyor”.. O’ gün elbette geliyor…! Dersimlilerin kendi değerleri etrafinda kenetleneceği günlerın yakın olması dileğiyle.. Elif ORHAN |
|
Dersim'de Chp'den Toplu İstifalar |
|
|
|

|
Yazar @ARINGI
|
|
Pazartesi, 23 Kasım 2009 17:25 |
CHP Genel başkan yardımcısı Onur öyMen'in Dersim olayları ile ilgili sözleri nedeniyle Tunceli'de CHP'l iüç ilçe belediye başkanı da dahil olmak üzere 300 istifa var. Öte yandan Almanya'da katıldığı bir panelde hemşehrilerinin protestosuna uğrayan Kemal Kılıçdaroğlu da neye uğradığını şaşırdı.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Ömen'in 10 Kasım'da TBMM'de yapılan oturumdaki ‘Dersim isyanına' ilişkin ilgili sözleri nedeniyle, Tunceli'de aralarında 3 ilçe belediye başkanı ile ilçe başkanlarınında bulunduğu yaklaşık 300 kişi partilerinden istifa etti.
İstifa eden grup adına açıklama yapan Ovacık Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, “Dersim'de kadın-erkek, çoluk-çocuklardan oluşan onbinlerce masum insanın öldürülmesini meşrulaştırmaya çalışan bir anlayış ile aynı çizgide olmamız imkansız olduğu için mensubu bulunduğumuz CHP'den istifa ediyoruz” dedi.
CHP’DEN İSTİFA EDİN ANONSLARI
Öymen’'n 10 Kasım günü TBMM'de, yaptığı konuşmaya tepki göstermek için Tunceli'deki CHP'liler dün gece bir toplantı yaparak istifa kararı aldı. Bu kararın bugün düzenlenecek basın toplantısıyla duyurulması kararlaştırıldı.
CHP'lilerin istifasını açıklamadan önce bu sabah belediyeden kiralanan bir araçla kentin cadde ve sokakları gezilerek CHP'lilere partilerinden istifa etmeleri yönünde çağrılar yapıldı. Araçtan yapılan anonslarda, “Onur Öymen'in hâlâ Dersim katliamının tekrarını isteyen ve Dersim halkının onurunu kıran sözlerini içimize sindiremediğimiz için CHP’den istifa edelim” denildi.
CHP'den toplu istifalar nedeniyle Cumhuriyet Meydanı'nda yaklaşık 1000 kişinin katıldığı basın açıklaması yapıldı. Açıklamayı okuyan Ovacık Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, istifa gerekçelerine ilişkin söyle dedi:
“Biz Dersimliler 1937-38 acısını yüreğimize zincirlemişken, ‘demokratik açılım' adına TBMM’de, ‘Şeyh Sait isyanı, Dersim isyanı böyle bastırıldı’ sözlerini sarf eden Öymen'in bu tavrı sorunları çözüme değil, şiddet yönteminin anlayışı olduğu ortaya koymuştur.
Dersim halkı tüm bu baskılara rağmen zulmün önünde boyun eğmemiş, ölümlere, sürgünlere, açlıklara göğüs gererek soysuzlaşmayı kabul etmemiş ve tarih boyunca insanlık onurunun birinci değeri olduğunu savunmuş bir halktır.
Acıları yüreğine gömerek, kin, nefret gütmeyen, ırkı, dini, dili, rengine bakmaksızın bütün insanları aynı gören, Yunus gönlüyle gören, Mevlana aşkıyla seven Aleviliğin orjini sayılan Dersim'e ve halkına düşman gözüyle bakmak,
TBMM kürsüsünden gözümüzün içine baka baka atalarımıza yaşatılan kıyımları günümüzde çözüm olarak önümüze sunmak, bununla da övünmek, bunu da sosyal demokrasi ve barış adına yapıyorum demek insanlık ayıbıdır, insanları kandırmaktır.
Bu anlayışı sahip ve bu sözleri sarf edenden hesap sormayan bir anlayışın içinde bir Dersimli olarak yeralmamız ve üyeliğini devam ettirmemiz kendi halkımıza karşı bizler adına utanç verici olacaktır.
1937-39 yılları ve sonrasında Dersim’de kadın- erkek, çoluk- çocuklardan oluşan onbinlerce masum insanın öldürülmesini meşrulaştırmaya çalışan anlayış ile aynı çizgide olmamız imkansız olduğu için mensubu bulunduğumuz CHP’den istifa ediyoruz.” Sarıgül’ın açıklaması ardından meydanda toplananlar bir süre alkışlarla tempo tuttuktan sonra dağıldı.
İSTAFA EDENLER
Tunceli’de CHP'den istifa edenler arasında Pülümür İlçesi Belediye Başkanı Mesut Coşkun, Ovacık İlçesi Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, seçimleri bağımsız kazanan ve CHP'ye geçen Nazimiye İlçesi Belediye Başkanı Cafer Kırmızıçiçek de bulunuyor.
Bunların yanı sıra, CHP eski Tunceli Milletvekili Hasan Göyüldar, Merkez İlçe Başkanı Abdullah Kırmızıdağ, görevden alınan Merkez İlçe eski Başkanı Davut Yıldırım, Pülümür İlçe Başkanı Hasan Hayri Keskin, Nazimiye İlçe Baştkanı İsmail Hakkı Şahin, Tunceli İl Yönetim Kurulu üyeleri Doğan Benli, Kemal Bozkurt, Tunceli Sanayi ve ticaret Odası KMeclis Başkanı Hasan Kuru, Ticaret ve Sanayi Odası eski Başkanı Ali Asker Güler, Dersimspor Başkanı Yaşar Moğuytay’ın da aralarında bulunduğu yaklaşık 300 kişi istifalarını verdi.
KILIÇDAROĞLU'NA ALMANYA'DA ŞOK
Kılıçdaroğlu'na Almanya'da protesto CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, Almanya'da katıldığı bir panelde bir anda protestolar arasında kaldı. Panele ara verilirken, hemşehrilerinin protestosuna uğrayan Kılıçdaroğlu zor anlar yaşadı...
CHP İstanbul Milletvekili ve Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, "Öymen'in düşünceme uygun bölümlerini alkışladım, alkışlamadığım yerler de var ve Öymen'in o bölümünü hiçbirimiz alkışlamadık" dedi.Kılıçdaroğlu, Münih'te Neufahrn Alevi Kültür Merkezi ve Türk Alman Dostluk Federasyonu'nun
düzenlediği "Siyasette Dönüşüm" konulu panele katıldı.Başbakan Erdoğan'ın, Meclis'te yapılan demokratik açılım görüşmeleri sırasında CHP'li Onur Öymen'in Dersim olaylarına ilişkin görüşlerini hatırlatıp, "Kılıçdaroğlu da bu sözleri alkışlamış" yönündeki açıklamasının gerçekleri yansıtmadığını savundu.Kılıçdaroğlu,
"Başbakan'ın söylediği gibi o sözleri alkışlamışsam özür dilerim. Ancak bunun böyle olmadığı ve hiçbir CHP'linin alkışlamadığı Meclis oturum zabıtları ve resimlerden bellidir. Öymen'in düşünceme uygun bölümlerini alkışladım, alkışlamadığım yerler de var ve Öymen'in o bölümünü hiçbirimiz alkışlamadık" şeklinde konuştu.
AVRUPA ALEVİ FEDERASYONU'NDAN PROTESTO
Avrupa Alevi Federasyonu yönetiminden Mahmut Akgül'ün konuşmasında, "Öymen'in Dersim olaylarıyla ilgili sözlerini protesto ediyor ve toplantıyı terkediyoruz" şeklindeki müdahalesiyle pankart açan ve slogan atan bir grup dinleyici toplantıya 15 dakika ara verilmesine neden oldu.Aradan sonra konuşmasını sürdüren Kemal Kılıçdaroğlu,
"Biz yurtsever ve yedi düvele savaş veren dedelerimizin yolundayız ve ulusal bağımsızlığımızı korumaya kararlıyız. Herkesin etnik kimliği ve dini kendine aittir ve siyasetin konusu değildir" şeklinde konuştu.
"Dünyanın artık terkettiği yöntemin 21. yüzyılda Türkiye'de uygulanıp CHP'nin ele geçirilmek istendiğini" öne süren Kılıçdaroğlu, Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen'in tartışma yaratan sözleriyle ilgili olarak da, tarihte çok trajik olayların yaşandığını ve bunların kin beslemeden belgeler ve arşivlerle gün ışığına çıkarılması düşüncesinde olduğunu belirterek, "Onur Bey, sözleriyle Dersimlileri incitmek istemedi, ancak sözleriyle kabuk bağlamış bir yarayı kanattı" dedi."
BAYKAL, SOSYAL DEMOKRAT BİR PARTİNİN BAŞKANI OLAMAZ"
Panelde söz alan Avrupa Türk Transportçular Derneği Başkanı Halis Ateş,meclisteki konuşmasından dolayı derneğin onursal üyesi Onur Öymen'in ihraç kararı için savunmasını istediklerini söyledi.
Panelin soru ve eleştiri bölümünde söz alan vatandaşlar, "İktidara gelmek istemeyen Baykal'dan kurtulmak istiyoruz. Gittiğimiz geminin kaptanıyla hedefe varamayacağız. Baykal, sosyal demokrat bir partinin genel başkanı olamaz" sözleriyle görüşlerini dile getirdiler.
Ferit DEMİR/ TUNCELİ,(DHA)
|
|
Pazartesi, 23 Kasım 2009 21:22 tarihinde güncellendi |

|
Yazar @ARINGI
|
|
Pazartesi, 23 Kasım 2009 17:22 |
|

Seyid Rıza (1863) Dersim’in Lirtik köyünde doğdu. Ancak doğum tarihi kesin bilinmiyor. 1937’de idam edildiğinde, 75 yaşından küçük olmadığı 80’in üzerinde olduğu söylenir. İlerlemiş yaşı, yasalara göre idamına engeldir. Yaşı küçültülür ve öyle idam edilir. Seyit Rıza’nın bu yaş küçültme davasında şöyle bir olay yaşanır:
Muhundulu Seyit Uşen (Hüseyin Doğan), S. Rıza’nın yaşını belirleme davasında tanık olur. Tanık Seyit Rıza’nın yaşının (yaşının idamı sağlayan yaştan) küçük olduğunu söyler. Dava yargıcı, yaşı küçültülen Seyit Rıza’ya, tanık beyanına bir itirazının olup olmadığını sorunca, S. Rıza, işlemin bir formalite olduğunu anlar, yargıca şu düşündürücü yanıtı verir:
-Tanık, benim büyük oğlumdan iki yıl küçüktür. Oğlumdan küçük biri yaşımı belirler ve yasa da bunu kabul ediyorsa, benim itirazım olmaz.
Seyit Rıza Dersim’in ileri gelenlerinden Seyid İbrahim’in oğludur. Seyid İbrahim eğitimini Nuri Dersimi’nin atalarından Mehmet Ali Efendi’den gördü. Seyid Rıza , Seyid İbrahim’in dört erkek çocuğunun en küçüğü idi. Babası onun, yetenek ve cesareti yanında bilgeliğini sezmiş olmalı ki aşiret yönetimini ona bırakır.
Seyid Rıza Şex Hesenan aşiretinin yukari Abbasan koluna mensupdu. Şex Hesenan aşiretinin atası Şex Hesen olduğu için aşireti de aynı isimle anılmıştır. Şex Hesen’in türbesi Malatya’nın Arapgir ilçesinin Gîkeyîk köyündedir.
Şex Hesen’in soy seceresi eskiden Baxsi Xan namında bir Kürd’e ulaşır. 13.yy.’da Güney'de Moğol saldırılarına uğraması nedeniyle Şex Hesen de birçok Kürd aşireti gibi Güney'den göç ederek Kuzey'e, Dêrsim bölgesine gelip yerleşmiş.
Şex Hesen Dêrsim’e vardığında Kalmemo Sîr’ın dergahına gelmiştir. Kalmemo Sîr’ın dergahında hizmetçilik yapan Şex Hesen gösterdiği zekilik ve güzel ahlaklığı ile Kalmemo Sîr’ın beğenisini sağlamış ve Kalmemo Sîr’ın Kince Sûr adındaki kızıyla evlenmiştir. Kalmam’da ailece çok büyüyen Şex Hesenan aşireti Kalmam’dan Lertîk mıntıkasına yerleşmişler.
Kürt’ler Seyid Rıza’ya Rızo, Rayber ve babasının oğlu anlamına gelen Lace Baboyı ünvanlarıyla seslenirlerdi. Babası Seyid İbrahim’in ölümünden sonra Tujik Dağı eteklerindeki Ağdat köyüne yerleşti. Yumuşak tavrı, bilge sözleri, olayları soğukkanlılıkla halledişi onun “Reyber” (yol gösteren) ve “Bava” (hikmet sahibi) rolünü yüceltir. Bu nedenle halk arasında; “Rıza Reyber” veya “Lace Bavi” gibi değişik isimlerle anılır. Kısa sürede, acılı yaşamın bu diyarında mistik umarın aranan simgesi olur. Ünlü aşiret reisi Diyab Ağa’nın kızı ile evlenmesi, güvenirliği yanında ününü daha da pekiştirir.
Koçgiri Hareketi'nin kaçan iki lideri Alişêr ve N. Dersimi, Seyid Rıza’ya sığınır. Seyit Rıza, Dersim aşiret geleneğini sürdürür. Merkezi otorite ile politik bağları olan kimi güçlü aşiret liderlerine uymaz ve onları teslim etmez, bu iki lideri sonuna dek, kellesi pahasına korur. Onu, Dersim aşiretleri lideri durumuna getiren bu dürüstlüğü, mertliği, güvenirliliğidir. Bu iki liderle aynı ideali sürdürdüğünün kanıtı onları koruması ve düşüncelerine katılmasıdır. Seyid Rıza’nın bu iki liderin etkisi altında kaldığı kesin. N. Dersimi, Seyid Rıza’dan “saygın bir yurtsever” diye söz eder ve onun ideologu olduğunu belirtir.
N. Dersimi;“… Öncelikle memnuniyete değer bir şey varsa, o da Seyid Rıza’nın bütün kuvvet ve kudretiyle ve hakiki bir imamla beni sevmesi ve takdir etmesi ve her türlü hareket arzularımı kayıtsız ve şartsız kabul edilmesi idi.
Seyid Rıza’nın bana bu derecede itimadı, Türkiye hükümet makamlarının nararı dikkatini celbetmiş bulunduğundan, her ne suretle olursa olsun Dersim’den çıkarılmam veya yok edilmem konusunda gizli yöntemlere başvurulduğu da anlaşılmıştı. Malum olduğu üzere Garbi Dersim’de Seyid Rıza umum Şêx Hesanın aşiretleri rehberi ve manevi reisi ve hem de baş evladı bulunuyordu. Pederim Mılla İbrahim’den hususi tahsil görmüştü. Mütefekkir, Milliyetperver ve fıtri zekası dolayısıyla Türkiye hükümeti Seyid Rıza’yı umum Dersim’in yüksek bir reisi ve bu suretle beni de Seyid Rıza’nın kati surette ideologu tanımakta idi.”
Seyid Rıza’nın 3 oğlu; 1.Şeyusen, 2. Şıx Hasan, 3.Bava (Baba)’dır.
Başından itibaren otoritesini kuramadığı Dersim’i ezmek, politik ilhak sürecinde Mustafa Kemal ve devletin stratejik hedefini oluşturuyordu. Bölgede bütün isyan ocakları söndürülerek, Dersim etrafındaki çember daraltıldı. TC, bütün güçlerini Dersim’i imha etmeye seferber etti. 1936′da M. Kemal meclisin açılış konuşmasında “Dahili işlerimizden en mühim bir safra varsa o da Dersim meselesidir” diyerek, “ezilmesi için ne gerekiyorsa yapılmalıdır” diyordu. 2 Ocak 1936′da yürürlüğe giren Tunceli Kanunu’yla Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirildi. General Abdullah Alpdogan Dersim’e vali ve kumandan 3. Umum Müfettişi olarak atandı. Alpdoğan’ın Dersim üzerinde her türlü tasarrufa yetkisi vardı. Alpdoğan, sıkıyönetim ilan ederek, terör ve idamlara başlayarak Dersim’e asker yığdı. Bu katil elebaşının saldırıları karşısında Dersimliler direniş bağlarını güçlendirdiler.
Dersimliler Seyit Rıza önderliğinde 1937 yılı başında M. Kemal’e bir uyarı bildirisi sunarak “Bütün jandarma ve ordu mensuplarının bölgeden çekilmesini, her türlü imar (askeri amaçlı) çalışmalarının (köprü, demiryolu vb.) durdurulmasını isteyip silahlarını koruma hakkı ve vergilerin hafifletilmesi” taleplerinde bulundular. Türk devleti kuvvetleri 1937 ilkbaharında tanklarla, toplarla, uçaklarla saldırıya geçtiler. Türk ordu birlikleri, insanlık tarihinin en büyük katliamlarından birini gerçekleştirmeyi başardılar. Kendi saflarında yer alıp, Seyit Rıza güçlerine karşı çarpışan aşiretleri bile katliama uğratmaları yapılan soykırımın düzeyinin ifadesidir. Savaşta yenemeyeceğini anlayan Türk birlikleri, hileye başvurarak görüşmek için Erzincan’a çağırdıkları Seyit Rıza’yı 15 Eylül 1937′de tutukladılar. 1938 yılında tekil ayaklanmalarla devam eden direniş tam bir katliamla sonuçlandı/yenildi. 60 bin Dersimli katledildi, on binlercesi sürgün edildi. Yüzlerce genç kız, kadın, “namusunu teslim etmemek” için kendilerini kayalıklardan, Munzur’un suyuna attılar. İhanet hançeri bu direnişte de ortaya çıktı. Seyit Rıza’nın yeğeni Rayber, General Alpdoğan’ın talimatıyla, Koçgiri ve Dersim ayaklanmasının kahraman önderi Alişer ve eşi Zarife’yi alçakça bir oyunla öldürüp, başlarını keserek bir çuval içerisinde General Alpdoğan’a teslim etti.
Seyit Rıza, 1937’de kendini savaş içinde bulur. Başına toplar yağar. Beklemediği tepkilerle karşılaşır. Çok güvendiği dostu Alişêr ve eşi Zarife’nin haince katledilmelerine dayanmaz. Uzun ve yoğun süren bir çatışmadan sonra, barış görüşmelerini yapmak için çağrıldığı Erzincan’da 5 Eylül 1937’de tutuklanır. Elazığ’a getirilerek yargılanır. Bu yargılama sonucunu ve Seyit Rıza, darağacına giderken bile, ölümü hiçe sayan biri olduğunu, idamı için Ankara’dan gönderiler İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarından öğreniyoruz.
Seyid Rıza’nın ailesinin çoğu 1938 Dersim isyanında öldürüldü. Seyid Rıza’ya Erzincan Valisi’nden isteklerinin kabul edileceği haberi ulaşır. İki arkadaşı ile birlikte Erzincan yoluna düşen Seyid Rıza Fırat nehri üzerindeki köprüden geçtikten sonra köprünün karşı tarafında kurulu olan asker çadırındaki askerler tarafından iki arkadaşıyla beraber 5 Eylül 1937’de tutuklanır. Daha sonra beraberinde tutuklanan Rizê Berti ve Sekina’nın çobanı, Seyid Rıza’nın yanındaki arkadaşlarını kurtarmak için onların köylerinin çobanları olduğunu söyler, arkadaşlarının da aynı doğrultuda ifade vermeleri yüzünden her ikisi de serbest bırakılırlar. Seyid Rıza ve 71 kişi Elazığ’da yargılandı. Mahkeme heyeti 11 kişi hakkında idam kararı verdi ama çok yaşlı oldukları gerekçesiyle 4′ünün cezası 30 yıla indirildi.
Seyid Rıza, Seyid Rıza’nın oğlu Resik Hüseyin, Şeyhan aşireti reisi Seyid Hüsen, Yusufan aşireti reisi Kamer’in oğlu Fındık, Demenan aşireti reisi Cebrail’in oğlu Hasan, Kureyşan aşiretinden Ulkiye oğlu Hasan, Mirza Ali’nin oğlu Ali hakkında verilen idam kararları 15 Kasım’da apar topar infaz edildi.
Seyid Rıza ile isyanın önderi konumundaki 11 kişi 18 Kasım 1937’de Elazığ’ın Buğday Meydanı’nda asıldılar.
Seyid Rıza’nın cesedi sonradan bir ziyaret yeri olmasını önlemek için yakılarak, külleri de bilinmeyen bir yere gömüldü. Dönemin Emniyet Müdürü olan daha sonra da Adalet Partisi Dışişleri Bakanlığı yapan İhsan Sabri Çağlayangil Seyid Rıza’nın idamını anılarında şöyle anlatmaktadır:
Meydan doluymuşçasına, boşluğa şöyle seslendi: ‘Evladı Kerbalayıh. Bı hatıyh. Ayıptır, zulümdür, cinayettir’, dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingene’yi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını yaptı.
(Anılarım, Syf.51-52)
Fakat bazı iddialara göre Seyid Rıza son sözlerinde ayrıyeten “75 yaşındayım, şehit oluyorum. Dersim mağlup oluyor, kahrolsun zalimler! Kahrolsun kahpe ve yalancılar.” demiştir ve Çağlayangil bunu bilinçli olarak yazmamıştır.
… Aradan aylar geçti, Seyit Rıza ve çevresi yakalandı. Mahkemeleri sürüyor. İşte bu sırada Atatürk Diyarbakır’daki (Pertek olması gerekir y.n) Murat suyu üzerinde yeni yeni yapılan Singeç Köprüsü’nü açmaya gidecek. Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer Bey bana diyor ki; “Atatürk, Singeç Köprüsü’nü açmaya gidecek. Dersim hareketi bitti. Beyaz donlu altı bin doğulu Elazığ’a dolmuş, Atatürk’ten Seyit Rıza’nın hayatını bağışlamasını isteyecekler. Beyaz donluların Atatürk’ün karşısına çıkarmalarına meydan vermeyelim.” 1937 yılında resmi tatil günü Cumartesi öğleden sonra. Atatürk Pazartesi günü Elazığ’a gelecek. Bizden istenenler “asılacak asılsın” ve Atatürk’ün karşısına Beyaz Donlular çıktığı zaman iş işten geçmiş olsun. O dönemde Elazığ Valisi Şükrü Bey, Savcı Hatemi Senihi Bey, Emniyet Müdürü Sezerli İbrahim Bey, savcı yardımcısı arkadaşıydı.
Şükrü Sökmensüer, “Sivillerden Emniyet Genel Müdürlüğünün siyasi şubesinden istediklerini al. Atatürk’ün istasyondan halkevine kadar korunması da size ait” dedi. Başta Macar Mustafa olmak üzere altı kişi alıp yola çıktım. Trenle Elazığ’a vardım. Emniyet Müdürü İbrahim Bey’e gittim. Savcı için, “kural dışı bir şey yapmaz, mümkün değil.” dedi.
Savcıya gittim. Durumu kendisine anlattım. Bu konuda Adalet Bakanlığından da bir şifre aldığını, ama mahkemelerin Cumartesi tatil olduğunu, tatilde ise sonuç almanın mümkün olmadığını bana bildirdi. Ve ekledi:
“Ben de mahkemeleri etkileyemem.”
Oysa biz mahkemenin kararını Atatürk gelmeden evvel vermesini ve geldiğinde Seyit Rıza meselesinin kapanmış olmasını istiyorduk. Ben bunu halletmek için Hükümet tarafından buraya gönderilmiştim.
Savcı yardımcısı hukuktan sınıf arkadaşım. Bana, “Sen valiye söyle bu savcı rapor alsın gitsin, ben senin istediğini yaparım.” dedi. Biz mahkemenin tatil günü işlemesini ve alınacak sonucun infazını istiyorduk. Savcı, rapor aldı. Arkadaşım vekil olarak savcının yerine geçti. Mahkeme hakimini evinde buldum. Gittiğinde mahkemenin aldığı kararı yazdırıyordu. Hakimle konuştuk. Kendisi kararı daktiloya çektirmekle meşguldü. Devir, CHP devri. Herkes çekiniyor.
Hakim bana, “ Cumartesi mahkeme toplanmaz, ancak Pazartesi günü mahkemeyi toplar, kararı veririz. Salı günü de idam hükümlerini yerine getiririz,”dedi.
O zamanlar dördüncü bölgede temyiz hakkı yok.
Abdullah Paşa, sıkıyönetim kumandanı olarak kararı tasdik edecek. O da, “ yukarıdaki karar tasdik olunur” demiş, basmış boş kâğıda imzasını. Yukarıya “ Abdullah Paşa’nın idamı” diye yazsanız kendisi asılacak. Hakime dedik ki: “ Bu dediğiniz gün Atatürk geliyor. Maksat hasıl olmuyor ki.” Hakim, “başkaca bir şey yapılamaz” diyerek kestirdi attı. Ben de kendilerine sordum:
“Sizin saat 17:00’den sonra davaya devam ettiğiniz olmuyor mu?”
“Ooo, çok oluyor. Gün oluyor, dokuzlara onlara kadar çalışıyoruz,” cevabını verdi.
“Eee, sondan beş saat ihlal ediyorsunuz da baştan beş saat ihlal etseniz, olmuyor mu? Yani Pazar akşamı sahurdan sonra mahkemeyi açarız. Pazartesi günü 00.24’ten başlıyor, dedim. Hakim: Elektrikler kesiliyor, dedi. Ona da çare bulduk. Otomobil farları ile hapishaneyi aydınlatırız. Halkevi’ne lüksler koyarız. Hakim bu defa ; samiin yok, dedi. Ona da çare bulduk. Samiin de getiririz. Kaç kişi asılacak? Onu karardan önce söyleyemem, dedi. Ama ekledi: Savcı 27 kişinin idamını istedi. Biz ona göre mi hazırlığımızı yapalım? Bilemem, dedi.
Beni asmaya mı geldin?

Ceza İnfaz Kanunu her asılanın ayrı bir yerde asılmasını, asılanların birbirini görmemesini emrediyordu. Bu şartı da yerine getirmeye çalıştık. Her meydana dört sehpa kurduk. Vali bir de çingene cellat buldu. Gece 12:00'de hapishaneye gittik. Farlarla çevreyi aydınlattık. Mahkemenin 72 sanığı var. Sankıları aldık. Mahkemeye götürdük. Çingene de geldi. Adam başına on lira istedi. “Peki” dedik. Sanıklar Türkçe bilmiyor. Mahkeme kararı açıklandı. Yedi kişi ölüm cezasına çarpıtırılmış, sanıklardan bazıları beraat etmiş, bazıları da çeşitli hapis cezaları almıştı. Kararlar okununca hakim ilamda idam lafını kullanmadığı ve ölüm cezasına çarpıtırılmaktan bahsettiği için verilen hükmü iyi anlamadılar. “İdam Tünne” diye bir vaveyle koptu. Biz Seyit Rıza’yı aldık. Otomobilde benimle polis Müdürü İbrahim’in arasına oturdu. Jeep jandarma karakolunun yanındaki meydanda durdu. Seyit Rıza, sehpaları görünce durumu anladı:
-Asacaksınız, dedi ve bana döndü:
-Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?
Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüzyüze geliyorum. Bana güldü. Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi.
Son sözünü sorduk.
-Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz, dedi.
Bu sırda Fındık Hafız asılıyordu. Asarken iki kez ip koptu. Ben Fındık Hafız asılırken, Seyit Rıza görmesin diye pencerenin önünde durdum. Fındık Hafız’ın idamı bitti. Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza, meydan insan doluymuş gibi sesizliğe ve boşluğa hitap etti:
-Evladı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir, dedi.
Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi. Oğlu yaşında bir subayı öldürecek kadar katı yürekli olan bir insanın bu mukadder akibetine acımak zor. Ama ihtiyarın bu cesaretini takdir etmekten kendimi alamadım. Asabım çok bozuldu. Emniyet Müdürüne;
-Ben üşüdüm, otele gidiyorum, dedim.”
Seyit Rıza ile birlikte İdam Edilen Diğer Direnişçiler:
1.Seyit Rıza oğlu Resik Hüseyin 2.Şexanlı Aşiret Reisi Seyd Hüsen 3.Yusufun Aşiretinin Reisi Kamer’in oğlu Fındık 4.Demanan Aşiretinin Reisi Cebrail’in oğlu Hasan 5.Kureyşan Aşiretinden Ulkiye oğlu Hasan 6. Mirza Ali’nin oğlu Ali
“Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun.” (Seyit Riza) …. Kaynaklar: • İhsan Sabri Çağlayangil, Anılarım • Nuri Dersimi , Kürdistan Tarihinde Dersim • Nuri Dersimi, Hatıratım • Seyid Kekil, Hiris Heşt ve Munzur Kan Ağlarken • 38 Katliamı Tanıklarının anıları
Kaynak: YD: Avrupa
|
|
Pazartesi, 23 Kasım 2009 17:30 tarihinde güncellendi |
|
|