|

Asi olan Munzur Nehri’ni ehlileştirmek için oluşturmaya çalıştıkları bir göl. Hüzünlü bir efkarla doldukça dolan o masmavi göle baktıkça bu coğrafyanın acılarına tanıklık eder gibiyim. Bir zamanlar yerlerinden, yurtlarından zorla sürülen insan siluetleri canlanıyor gözümde.
Coşkun bir nehrin akışına alışmış balıkların can çekişleri, yerlerinden edilmiş insanların hazin hikayelerine ne kadar da benziyor. Ağaçlar, kim bilir gölgelerinde kaç aşka tanıklık etmişlerdi. Şimdilerde onlar da gövdelerine kadar su altında. Yollar. Bizleri, bu büyülü, bu kutsal topraklardan ne kadar uzaklaştırsa da yeniden taşımasını bilen o yollar sular altında. Toprağımız, taşımız sular altında. Birileri masmavi bir göl hediye edecek diye.
Ve o masmavi göl gittikçe yaklaşıyor en kutsal bildiğimiz değerlerimize. Gole Çetu’ya yaklaşıyor. Ne dileklerimiz sular altında kalacak biliyor musunuz? Genç kızlarımızın, yaşlı nenelerimizin kutsal bilip ağaçlara bağladığı ne bembeyaz dilekler sular altında kalacak. Dualarımız, beddualarımız sular altında kalacak. Sonra bir gün uyanıp baktığımızda tanıyamayacağız bu şehri.
Munzur’u ağır ağır yitiriyoruz haberiniz var mı? Dileklerimizi, ilk aşklarımızı unutuyoruz. Ve unutmak bir insanın kendine; kalbine yapabileceği en büyük kötülüktür. O nehir, kaç yorgun gecenizde ses oldu yalnızlığınıza. Bir ana kucağı gibi ne ninniler fısıldadı kulağınıza. Munzur’u unutmayın.
Şimdilerde öyle bir Kızılderili hüznü çöküyor ki kalbime, bedenimin bütün kılcallarına. Çünkü biliyorum ruhum bir Kızılderili kadar tutkun bu doğaya. Ben bu nehirlerin çağıltısıyla büyümüşüm.
Derelerle, tepelerle, toprakla konuşarak emeklemişim. Başımı kaldırdığımda milyarlarca yıldızlı gökyüzünü haykırmışım sevdamı da yalnızlığımı da. Bu nasıl bir mantıktır, hangi kar hırsıdır, hangi inançtır, insanı tutkun, aşık olduğu doğadan koparmaya çalışan.
Kimdir kalbimin asi damarına kelepçe takarak onu bir göle çeviren? O kadar doluyum ki. Kalbimin bentleriyle birlikte Munzur’a kurulmuş bentleri de parçalayarak akmak istiyorum. Göç başladı dostlar. Yeni bir göç, yola düşeni, el sallayanı belli olmayan bir göç. Sılamızı gurbete dönüştüren bir göç başladı.
Ve bu göç, bu kervan bir kere düştü mü yola, ne sarı sonbaharı hissedeceksiniz Pülümür ve Munzur Vadisi’nde ne de baharın coşkusunu yaşayacaksınız. Ben şimdilerde o nehri kalbimin en coşkulu yanına koyup öylesine akıyorum. Kalbimin, beynimin; bedenimin masmavi de olsa durgun bir göle dönüşmesini kabul etmiyorum.
Yetmiyor sözcüklerim anlatmak istediklerimi anlatmaya. Dünya Ana’yı tanıyor musunuz? Kutsal bildiği topraklardan sürülen o anayı. Cenneti ve cehennemi de görmüş o kadın bakın ne diyor size:
“Biz cenneti de gördük cehennemi de, Daha dün gibi aklımda çocukluğum, Yediğimiz ekmek te içtiğimiz su da tertemizdi, Havada gül kokusu vardı o zamanlar, Ne zaman ki süngülendi bebekler, Ve ben kör olası gözlerimle gördüm, Ne zaman ki sürüldük o Diyar-u Jar ülkesinden, dilini bilmediğimiz bu yaban ellere, İste; o zaman başladı bizim için cehennem, Simdi bu yanası İstanbul’da, beton duvarların arasında, kimse duymaz ki sesimi, Bazen çıkıyorum Kartal ın tepesine, geceleri ayla konuşuyorum, ne yapayım! soruyorum ona; nereye gidiyor bu dünya?"
Bence herkes de oturup düşünmeli ve sormalı: Biz nereye gidiyoruz ve Munzur niye hiçbir yere gitmiyor?
|