30 Mart Kızıldere Katliamı PDF Yazdır E-posta
@ARINGI
Yazar @ARINGI   
Cuma, 22 Ağustos 2008 22:28

30-mart

Bundan 37 yıl önce, 30 Mart 1972'de, ülkemizde ve bütün dünyada gözler bir Karadeniz köyüne, KIZILDERE'ye çevriliydi.

KIZILDERE DİRENİŞİ UNUTULMAYACAK!

 

Mahir Çayan ve arkadaşlari, korkunç bir takip altında Ankara'dan Karadeniz'e geçmişlerdi. Burada, Deniz Gezmiş ve iki arkadaşının idamını önlemek için Ünye Radar Üssü'nde görevli emperyalizmin 3 ajanını rehin alarak Niksar'ın bir dağ köyü olan Kızıldere'ye sığınmışlardı.Günlerdir ülkemizde bütün devlet kuvvetleri, devlete karşı gelen, devlete isyan eden bu  insanlarin peşine düşmüştü. Devlete karşı

gelinemeyeceğini kanıtlamak gerekirdi. Bütün devlet kuvvetleri seferber edildi. Eski "devletlu" İsmet Paşa'ya çağrılar yaptırıldı. Mahir Çayan ve arkadaşlarını bulabilmek için yüzlerce insan işkenceye çekildi. Ülkenin her yanında tam bir savaş hali sürdürülüyordu...
Takipler alabildiğine sıklaştırıldı. Büyük şehirlerde yıldırım harekatları düzenlendi. Her ev, her oda didik didik aranmaya çalışıldı. Sokağa çıkma yasağı kondu. Beş kişiden fazlasının birlikte gezmesi suç sayıldı.

Nihayet, Mart ayının son günlerinde Mahir Çayan ve arkadaşlarının Karadeniz Bölgesi'nde olduklan tespit edildi. Mahir Çayan ve arkadaşlarını bulabilmek için yüzlerce insan gözaltına alındı. İlkokullar işkencehane olarak kullanıldı. İşkence, aleni, ortalıkta yapılıyordu. Karakollardan yükselen çığlık sesleri duyulmaktaydı. Hamile kadınlar işkence altına yatırılıyordu. Halkın umutsuz tepkilerinden bile çekinen, korkan egemen sınıflar, toplarıyla, tanklarıyla, komando birlikleriyle, generalleriyle, MİT paşalarıyla üşüştüler Karadeniz bölgesine. Ve muhbirlerinin ve cümle teknik olanaklarının yardımıyla halkın on yiğit savaşçısının Kızıldere köyünde olduğunu öğrenebildiler.

Mübalağasız, ordularıyla kuşattılar Niksar bölgesini. Kızıldere köyü savaş alanı oldu. Köy evinde 10 yiğit ve evin çevresinde sayısız asker, bu koşullarda bir çatışmaya girdi. 30 Mart 1972 akşamı, bütün teleksler, bütün rotatifler, dünya radyolarının hepsi aynı haberi iletiyordu; KIZILDERE’DE 10 KİŞİ KATLEDİLDİ!

Oligarşinin, tankı, topu, bazukası, paşası, maşası el birliğiyle, bu köy evinde kuşattıkları halkın 10 yiğit savaşçısını imha etmeyi nihayet becerebilmişlerdi.

10'lar, "biz buraya teslim olmaya değil, ölmeye geldik" diyorlardı. Ve öyle oldu. Teslim olmadılar. Direndiler. Öldüler.

30 Mart 1972, bundan böyle, devrimcilere yol gösteren bir direnme savaşının alevlendiği gün oldu. Faşizme karşı teslimiyetsiz bir mücadele anlayışına sahip olduklarından KIZILDERE DİRENİŞİ'ni gerçekleştirdiler. Üç yiğit devrimciyi, Deniz'i, Yusuf'u, Hüseyin'i ipe çekerek nelere kadir olduğunu kanıtlama çabasında olan oligarşinin, halk yığınlarına gözdağı verip devrimcileri yıldırmak arzusuyla tutuşan oligarşinin katliamına karşı direndiler. Yoldaşlarının kurtarılması uğruna kendilerini feda etmekten geri kalmadıklannı kanıtladılar.

10'lar, Kızıldere'de oligarşinin baskı ve tenkil politikasına, azgın sömürüsüne karşı çıktıkları için öldürüldüler. Devrim uğruna teslim olmayı değil, direnerek ölmeyi savundukları için öldürüldüler.

KIZILDERE DİRENİŞİ, yaşanılan günlerde, bir rastlantı, bir istisna değildi. Daha önceden Hüseyin Cevahir ve Ulaş Bardakçı, Koray Doğan hunharca katledilmişlerdi. Daha sonraları, Deniz, Yusuf ve Hüseyin oligarşinin cellatları tarafından öldürüldü. İbrahim Kaypakkaya işkencehanelerde faşizme karşı yiğitçe direndi ve öldürüldü. Kızıldere katliamı ise bütün bu dönem boyunca halk yığınlarına uygulanan eziyetin bir parçasıydı. Ve bu direniş, halk yığınlarının hoşnutsuzluğunun en çarpıcı, en somut örneğinden başka bir şey değildi.

Bütün bu olup bitenler, 12 Mart askeri darbesi ile başlayan karanlık günlerde yaşandı. Kızıldere'de halkın evlatlarının niçin hunharca katledildiğinin, bütün 12 Mart açık faşizmi döneminde onlarca yurtseverin neden kurşunlandığının, işkencehanelere, zindanlara atıldığının ve emekçi halkın azgınca sömürüldüğünün cevabı bu ünlü faşist muhtıranın veriliş amacında saklıdır. Fabrika önlerinde kurşunlanan grev gözcüleri, jandarma dipçiğinin altında inleyen yoksul köylüler, milli zulmün katmerlisine uğrayan, horlanan Kürt ulusu bu muhtıranın yalnızca sömürücülere hizmet ettiğini gördü ve yaşadı.

12 Mart dönemi boyunca hakim sınıflar daha fazla semirdi, emekçi yığınları daha fazla sömürdü.

Evet, niçin ihtiyaç duyulmuştu 12 Mart muhtırasına?

Çünkü, 1971'e gelindiğinde, oligarşinin muteber temsilcisi Tağmaç'ın deyişiyle sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aşmıştı. Halk yığınlarının mücadelesinin boyutları, kendiliğinden bir niteliğe sahip olmasına rağmen, hakim sınıfların sömürülerini disipline etme çabaları karşısında önemli bir engel teşkil edebiliyordu. Bütün örgütsüzlüğüne ve dağınıklığına rağmen, halkın mücadelesi oligarşinin oldukça telaşa kapılmasına yetmişti. Toplumsal huzursuzluk had safhaya ulaşmıştı. Üstelik, proleter devrimcilerin bu toplumsal huzursuzluğu örgütleme doğrultusundaki girişimleri oligarşi açısından bardağı taşıran son damla oldu. Bu bakımdan, 12 Mart askeri darbesi, sosyal uyanışın oligarşi lehine durdurulması yolunda atılmış bir adımdı.

Öte yandan, ülke ekonomisinin çarpık gelişimine tekabül eden çelişkili ve zoraki bir ittifak olan oligarşik diktatörlüğün sorunları, yalnızca yükselen halk muhalefeti de değildi. 12 Mart muhtırası oligarşi içindeki çatışmalara da bir çözüm olmak zorundaydı. Oligarşinin değişik kanatları, halkın yükselen muhalefeti karşısında birleşirken, sömürüden pay alma kavgasında birbirlerine düşmüşlerdi.

Bu kavga, oligarşiyi meydana getiren unsurların farklılığından kaynaklanıyordu. İktidardaki hakim ittifak, bir yanda emperyalizmin doğrudan uzantısı olan tekelci burjuvazi ve öte yanda toprak ağalarının ve tefeci tüccarların en irilerinin oluşturduğu kesimler tarafından meydana gelmişti. Aralarındaki bu ortaklık, zoraki bir ortaklıktı. Herbirinin tek başına cılızlığından ve emperyalizmin sömürüsünün karakterinden dolayı birlikte olmaları, sömürü sofrasını paylaşmada kendi aralarında dalaşmalarını engellemiyor, tersine körüklüyordu. Çünkü tekelci burjuvazinin nihai amacı tek başına iktidar olmaktı. Bu koşullarda, dışa bağımlı ve cılız tekelci burjuvazi ile oligarşi içinde temsil edilen tekel dışı unsurlar arasında nispi bir uzlaşma sözkonusuydu.

Bunlardan, emperyalizmle ta başından bütünleşmiş olan tekelci burjuvazi, oligarşinin bel kemiğini oluşturur. Ve oligarşi içindeki siyasi sürtüşmeler, esas olarak, tekelci burjuvazinin ekonomideki sömürü payını tekel dışı unsurlar aleyhine artırma çabasından kaynaklanır. Ne varki, tekelci burjuvazi diğer unsurları tamamen tasfıye etme şansına sahip olamadığından, süreç içinde, kendisinin daha çok paya sahip olduğu yeni bir uzlaşma aramaktaydı.

1971'lere gelindiğinde, teşvik tedbirleri, finansman kanunları, vb. girişimlerde, tekelci buıjuvazi kendi dışındaki unsurların tasfiyesine yönelik adımlar atmıştı. Böylece, oligarşi içindeki sürtüşmeler önemli boyutlar kazanmış ve hakim sınıflar gerçekten yönetemez bir duruma düşmüşlerdi. Tekelci burjuvazi, oligarşi içindeki uzlaşmanın, kendi lehine yeniden kurulmasını arzulamaktaydı. Ve 12 Mart askeri darbesi, nispi bir istikrarın sağlanması amacıyla oligarşi içindeki bu nispi uzlaşmanın yeniden kurulmasına hizmet etmişti.

İşte 12 Mart, sömürenler açısından, kimin daha fazla sömüreceğinin de bir kavgasıdır. Bu kavganın bir sömürü kavgası olduğunu ve kabağın her durumda sömürülenlerin başında patlayacağını unutmamak gerekir. Oligarşi içindeki çekişme yamyamların kendi aralarındaki çekişmedir. Kaynayan 12 Mart kazanının içinde pişen, emekçi halklardan başkası değildi. Didik didik edilen, etleri parçalanan, emekçilerdi; kurşunlanan, zindanlarda çürütülen, halkın öncüleriydi. 12 Mart ne getirdi, ne götürdü sorusunun en kısa cevabı budur...

12 Mart tüm halkımıza açlık, zulüm, baskı, pahalılıktan başka birşey getirmedi. Bütün bu dönem, faşizmin azgınca saldırdığı, kan içtiği bir açık terör dönemidir.

Grevler yasaklanıyor, direnenler, zindanlara tıkılıyordu. Ülke, işkencehanelerin karanlığında ve darağaçlarının gölgesinde sıkıyönetimle yönetiliyordu. Halkların kurtuluşu yolunda mücadele eden devrimciler katlediliyor; yurtseverleri, hapislerde çürütmek, ipe çekmek için mahkemeler kuruluyordu.

Bu dönem boyunca, ATAŞ'ta, MKE'de, Ereğli Kömür İşletmelerinde ve daha birçok işyerlerinde sayısız grevler ertelendi, yasaklandı. İşsizliğin, pahalılığın ölümle, katliamla birlikte kolkola gezdiği ülkede, emekçilerin en hayati hakları bir kalemde silindi. Örneğin, 1970'de 111 olan grev sayısı 1971'de 78'e düştü. Faşizmin en yoğun olduğu; 1972-73'de grev sayısı 48 ve 55'e kadar düştü. Faşizmin açık uygulamasıyla yarı yarıya azaldı grevler. Emekçilerin en doğal hakları gaspedildi. Yani hakim sınıfLar, vatan-millet-sakarya edebiyatı ile, devletin yüce çıkarlarını koruma çığlıkları ile ücretleri artırmanın, sosyal hakları elde etmenin yollarını tıkadılar.

"Ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütünüz" diye Kürt ulusuna katliamlar uyguladılar, onların yaşama hakkına tecavüz ettiler. Bölücülük iddiasıyla Kürt demokratlarının yüzlercesini zindanlara tıktılar.

Memurların, öğretmenlerin sendikalaşma hakları ellerinden alındı. Okullar birer medreseye çevrildi; yoksul köylülerin toprak istekleri jandarma dipçiğiyle bastırıldı. Küçük üretici, geçimini bile sağlayamadığı taban fiyatlarla susturuldu. Yine bu dönemdeki ücretlerdeki gelişmeye bakmak bile, çarkın kimin için döndüğünü ve bu çarkın kimlerin hakkını öğüttüğünü anlamak için yeterlidir. 1970 yılında 35.3TL olan gerçek işçi ücretleri, 1971'de 33.7 TL'ye ve 1972'de 33.3 TL'ye kadar düşürüldü. Emekçilerin yediği ekmeğin bir parçasına, içtiği çorbanın bir tasına açıktan el konuldu. Bir yandan baskı ve zulüm, öte yandan işsizlik, pahalılık emekçi yığınların üzerine bütün ağırlığıyla çöktü.

Oligarşi, kana, paraya doymak bilmiyordu. Halkın iliğini, kemiğini sömürdükçe azgınlaştı. Azgınlaştıkça saldırdı. Kısacası 12 Mart döneminin bilançosu, halkın yaşam düzeyini düşürerek tekelci burjuvaziye mali kaynak yaratmak; baskı ve terörü artırarak halkın muhalefetini yıldırmak ve sessizce boyun eğmesini sağlamak; her türden zulüm ve sömürüyü katmerleştirmek diye özetlenebilir...

Ve bir de, nispi durgunluk dönemlerinde, halkın çıkarlarının en keskin savunuculuğunu yüklenenlerin, gerçek savaş günlerinde çirkin yüzlerini açığa çıkarması bakımından önemlidir, 12 Mart dönemi: Kendisini "işçi partisi" diye gösterenler, sıkıyönetim kapan deyince kapanan, teslim ol deyince teslim olan bir trajedinin şarlatan oyuncuları oldular. İhbarcılık ettiler. Karşı-devrimci saflara geçip devrimcilere küfrettiler. Teslim olmayı reddedenleri maceracılıkla, anarşistlikle suçladılar. Oligarşi ile aynı tempoda, onun gönüllü borazanlığını yaptılar. Kimileri de bir köşede oturup olup biteni seyretti, karanlık günlerin kendiliğinden geçmesini beklemeyi yeğledi.

Velhasıl, yoksul halkımız ve devrimciler 12 Mart dönemi boyunca bir kez daha gördü ateşi ve ihaneti. Belki, 12 Mart'ın dönekleri dönekliklerini unuttular, unutuldu sandılar. Ama halkımız kendisine ihanet edenleri unutmadı; kendi kurtuluş savaşçılarını hiç mi hiç unutmadı.

Bunun içindir ki, beş yıl sonra yeniden anarken, diyoruz ki,12 Mart'ın zulmü unutulmayacak!

Kızıldere Direnişi unutulmayacak!

Kızıldere Direnişi, Devrimci Hareketimizin yenilgisine rağmen, yenilginin ortasında dimdik duran bir anıttır.

Hakim sınıfların karanlık yüreklerinde bir korkudur.

Halkların ezik yüreklerinde, biraz hüzün, ama daha çok bir ışık, bir umut kaynağıdır.

Evet, 30 Mart 1972, oligarşinin sarhoş generallerinin zafer çığlıkları attığı bir gündü. Yiğit savaşçıların cesetleri üzerinde tepindikleri bir gündü. Ama ayıldıklarında kirli kanlarını donduran bir gerçekle karşılaştılar:

Birde çok olup çokta bir olan, hepsi birer Mahir, hepsi birer Saffet; Hüdai, Nihat, Ahmet, Ertan, Ömer, Cihan, Sabahattin, Kazım olan halkın diğer evlatlarını hatırlamak zorundaydılar.

Ne bazukaları, topları, ne de idam sehpaları yetmezdi çünkü hepsini teker teker, onar onar yok etmeye; ve bu coşkun seli durdurmaya. Karşılarında, her köyün bir KIZILDERE olmaya namzet oIduğu, her devrimcinin 10'lar arasına katılmaya can attığı korkutucu bir süreç ve bunun sonucunda devrimci mücadelenin er veya geç başarısı vardı.

Ve 10'lar, Kızıldere'de bazukaların yaktığı, yıktığı köyevinin küllerine gömülmedi. 10'lar halkın kalbine, devrimcilerin bilincine gömüldüler.

10'lar öldüler.

Devrimci Hareketimiz yenildi.

Ama hiçbir şey bitmedi.

Daha 30 Mart sabahında, Ahmet Atasoy'un karısı Dürdane Kadın, işkencehanede zulmün en katmerlisinin, sancının en onurlusunun meyvesini verdi. Kurtuluş doğdu. Kurtuluş şimdi beş yaşında. Kurtuluş büyüyor. Kurtuluş büyüyecek.

Daha 30 Mart sabahında, devrimci hareketin militanları bir kez daha hınçla bilendiler. Devrimci Hareketimiz yenilgiden bu yana beş uzun yıl yaşadı. Devrimci Hareket büyüyor. Devrimci Hareket büyüyecek.
KIZILDERE DİRENİŞİ UNUTULMAYACAK!

Cuma, 11 Eylül 2009 22:14 tarihinde güncellendi
 
38 Dersim Sürgünleri.. PDF Yazdır E-posta
@ARINGI
Yazar @ARINGI   
Cuma, 22 Ağustos 2008 22:02

Dersim_1938_Surgunleri_

“Na Zalimu Ma Surgin Kerdime Axx Surgine Na Welati”
Lauka Welat Welati)

-Bu zalimler Bizi Surgun Etmisler Ahh Watan Surgunu-

(Dersim Lideri Seyit Riza uzerine soylenen bir  Dersim agidindan)

Dersimin yuksek dag koylerinde evlere yeni yeni giren “alamanci”teyiplerden Silo Qizin ince kemani ve yurekleri dagliyan o yanik Lauke (agit) sesi yankilaniyordu.

Evlere coken huzun insanlarin yureklerine agitlar kahir ve keder ile damliyordu.

Hangi kapiyi calsan bir “38” surgunu hikayesi vardir bu sehirde, hangi evin duvarina baksan bir olum bir sorgun bir Dersim 38 janosidi hikayesi asilidir bu sehirde.

Bu Sehrin evlerinin duvarlari ve insanlarin yurekleri bu agir yuku hep tasirlar, nerden hangi yoldan bu sehre gelinse mutlaktir yolunuz Dersim “38” cikar, kacmak kurtulus degildir bu sehirde, bunu en iyi biz biliriz, kacmak inkardi ve jenosidi isleyen isgalci turklere teslimiyetti kacmayi deniyenler de oldu  -denendi cokca- olmadi.

 

Surgun Dersimin kutsal topraklarindan kopmaktir, topraktan kopmak ince bir olumdur gunlere, aylara , yillara yayilmis bazan iyi huylu bir kanser gibi uzun surer olum bazan aninda olur insan ama olum mutlaktir. turk devletinde nereye gitseniz mutlak bir “38” Dersim surgunune raslarsiniz onlar icin Dersim uzakta yanan bir isiktir her zaman Dersime olan savdalari agir bir yuktur bazan, bazan ruhlarini rahatlatmak icin bir umittir, umit yasamak icin gereklidir, umitin var olabilmesi icin Dersimin yasamasi ve fikriyatinin gelismesi vaz gecilmez bir yoldur, yol bizim  gidilen “binbarektir”gidilmesi lazimdir.

 

Topraktan kopmak, topraga buyuk askti surgunde, aclik ve susuzluk vardi surgunde, surgunde insanlarimiz kendi ardil nesillerine su ve ekmek yerine Dersimin ruyasini yediriyorlardi, buna macburdular yapmasaydilar olum yakindi ve ruhta olum fiziki olumden beterdi.

 

Surgun Dersimliler icin Kerbelaydi, Kerbela basi kesilen imamlar ise col ise yanliz kalmis inanmislarin davasi ise, iste Dersim Kerbela degilde neydi? Kafirlerin inanmislara zulmu ise kerbela, o halde Dersim Kerbela degilde neydi? Dersimliler kendi yollari ve vatanlari icin sehit ediliyorduysa ve baslari kesiliyorduysa zulmun sahipleri turkler kafir degilde neydi Dersimde, yezitin ordulari degilde neydi turkler ?

 

Asagidaki Fotografin Hikayesi:

 

“Bir Fotograf Bin Kelimedir”

 

Fotograf icin Yazilacak hic bir kelime yeterli gelmiyecektir

Ancak okumak isteyen fotografin kendisini okumalı.

Cuma, 11 Eylül 2009 22:15 tarihinde güncellendi
 
Dersim'in Tarihi, Turistik ve Doğal Güzellikleri PDF Yazdır E-posta
@ARINGI
Yazar @ARINGI   
Cuma, 22 Ağustos 2008 20:34

munzur1111

Dersim'de başta akarsular, şelaleler ve gözeler olmak üzere kuzeydeki dağların zirvelerindeki çok.

Tunceli'deki akarsular arasında Munzur Suyu ve Peri Suyu, bol su taşıdıklarından debileri itibariyle özellikle bahar aylarında rafting sporu için çok elverişli imkanlara sahiptir.

Bu iki akarsu sadece il ve bölge ölçeğinde değil ülke genelinde rafting için elverişli koşullar sunan az sayıda akarsular arasında sayılabilir.

Munzur Suyu, Pülümür Çayı, Peri Suyu, Mercan ve Tahar Çaylarının bol, berrak ve temiz sularında çok çeşitli balıklar yaşamaktadır. Başta alabalık olmak üzere Tunceli için önemli bir ekonomik değer olan balık varlığı, sportif balıkçılık için de potansiyel oluşturur. Alabalık, balık popülâsyonu içinde yöreye özgü kırmızı benekli endemik türü ve lezzeti ile turizm açısından da önem taşımaktadır. Munzur Suyunda alabalık, kepenez ve dargın balığından başka güneyde suyun ısındığı kesimlerde yayın balığı yaşamaktadır.

 

İldeki diğer akarsularda alabalık, kepenez ve çay balığı bulunmaktadır. Munzur Suyu Vadisi Ovacık'ın kuzeyinde Munzur Dağlarının üzerindeki Ziyaret Tepenin eteklerinden doğan ve merkez ilçede Pülümür Çayı ile birleşerek Keban Baraj Gölüne dökülen Munzur Suyu, il sınırları içerisinde çok uzun bir yol kat etmektedir. Çok sayıda dere ile beslenen ve yer yer derin boğazlar içerisinde oldukça hızlı akan Munzur Suyunun Ovacık-Tunceli arasında kalan kısmı, akarsuyu doğuran gözelerden başlayarak, vadi boyunca gerek bitki örtüsü ve yabanıl yaşam, gerekse farklı doğa peyzajı açısından çok zengin veriler sunmaktadır.

 

Su sıcaklığı kış aylarında 0 - 4 derece, yaz aylarında 18-20 derece olan berrak ve temiz Munzur Suyu başta kırmızı benekli alabalık olmak üzere balık varlığı açısından oldukça zengindir. Munzur Suyunun debisi çok düzenli olmamakla birlikte Aşağı Torunoba-Sarıtaş-Halbori Gözeleri arasındaki yaklaşık 20 Km.'lik kısmı, rafting sporuna elverişli potansiyele sahiptir.

 

2000 Yılında Munzur Suyu, rafting sporu açısından bir ekip tarafından incelenmiş ve olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Munzur Suyu yatağının ve vadinin genişlediği yerlerde doğal bitki örtüsüyle, vadinin dar ve derin olduğu yerlerde dik yamaçlardaki ilginç kaya oluşumları ve yer yer rastlanan kanyonları ve şelalelerle, değişik manzaralar sunmaktadır. Bu kanyonlar arasında özellikle Halbori Gözelerinin yaklaşık 3-4 km. kuzeyinde Munzur Suyuna karışan Laç Deresinin oluşturduğu ve doğuda Pülümür Çayına kadar uzanan kanyon çok etkileyicidir.

 

Ovacık-Yeşilyazı dolaylarında ve Munzur Gözelerinden 1.5 km. aşağıda Munzur Suyunun iki yanında yer yer bölgenin karakteristik ağacı olan huş meşceresi bulunur. Ülkemizde ender bulunan ağaç türlerinden olan huş, akarsu kıyılarında güzel gövde yapmakta ve bitki örtüsü zenginliğine önemli bir katkı sağlamaktadır. Munzur Suyunun yukarı çığırı,bu yöreye özgü bir tür olan kırmızı benekli alabalığın yetişmesine çok elverişlidir.

 

Munzur Suyu, Mercan Deresi ve bu akarsulara karışan küçük derelerde yaşayan alabalık, Munzur Gözelerinin 1-2 Km. güneyinden başlayarak 80 Km.'lik bir su alanına yayılmıştır. Alabalık, yöreye özgü endemik türleri ve lezzetiyle ekonomik bir değer oluşturmanın yanı sıra turizm için de önemli bir potansiyel yaratmaktadır.

 

Pülümür Çayı Vadisi Avcı Dağlarının eteklerinden doğan ve Tunceli merkezinde Munzur Suyuna katılan Pülümür Çayı, kar sularıyla ve çok sayıda dere ile beslendiği için suyu boldur. Tunceli-Pülümür karayolunun yaklaşık 20 Km. kuzeyinden başlayarak Pülümür'e kadar genelde dar ve dik bir vadide akan çayın iki tarafı zengin orman örtüsünün yanı sıra şelaleler, kayalık yamaçlar ve kanyonlardan oluşan vadi doğal veriler bakımından oldukça zengindir.

 

Kutudere-Kırmızıköprü arasında Pülümür Vadisinin derinleştiği kesimlerde, sık sık vadi yamaçlarından akarak Pülümür Çayına ulaşan çok sayıda şelaleye rastlanmaktadır.

 

Bunlar arasında Zenginpınar (Zağge) Şelalesi ve Ağlayan Kayalar sularının bolluğu, doğal çevre ve peyzaj bakımından öne çıkmaktadır. Vadi boyunca yer yer rastlanan dik yamaçlı çıplak kayalıklar, doğal peyzaj, manzara özellikleri ve çeşitli doğa sporları açısından çok çekici veriler sunmaktadır.

 

Kutudere mesire yerine varmadan birkaç Km. önce Pülümür Çayının doğu yamacında Papaz Dağı olarak bilinen kesim, Nazimiye yol ayırımından sonra çayın iki tarafındaki kayalık kesimler, Alacık-Kırmızıköprü arasındaki kayalıklar ve Ağlayan Kayaların karşı yamaçları ile Gelin Odalarının bulunduğu yamaçlar, doğa yürüyüşleri, kaya tırmanışı ve yamaç paraşütü gibi doğa sporlarına yönelik potansiyele sahiptir. Pülümür Çayının,

 

Kırmızıköprü'nün güneyinde kalan kısmı, balık varlığı açısından zengin olup, sportif balıkçılık için uygundur. Pülümür Çayının suyunun bol almasına karşın debisi rafting için yeterli görülmemektedir. Pülümür Vadisi boyunca bitki örtüsü ve diğer doğal verilerin çok zengin olması piknik, kamping gibi rekreasyon etkinlikleri için önemli potansiyeller yaratmaktadır.

 

Peri Suyu Vadisi Tunceli'nin doğu sınırını oluşturan Peri Suyu, güneybatı yönünde akarak Keban Baraj Gölüne dökülmektedir. Peri Suyu Vadisinin Tunceli'ye sınır oluşturduğu kesimlerde çok dar ve dik olmamakla birlikte orman varlığı ve doğal çevre özellikleri bakımından zengindir.

 

Kar sularıyla beslendiği için yaz aylarında da suyu bol olan Peri Suyunun Dedebağ-Bağın Kaplıcasının kuzey ve güney kesimlerinde vadinin dar ve kıvrımlı, suyun coşkun ve debisinin güçlü olduğu 3-4 km.'lik kısmı, rafting açısından elverişli potansiyele sahiptir. Bağın kaplıcalarının bulunduğu kesimde dar bir vadide akan Peri Suyunun iki tarafındaki kayalık yamaçların oluşturduğu doğal peyzaj, görsel açıdan çekici olduğu kadar kaya tırmanışı gibi sporlar açısından da cazip niteliklere sahiptir.

 

İlde kaplıca turizmine yönelik en önemli potansiyel olan Bağın Kaplıcasının ve 200 metre güneyde Elazığ yakasında yer alan Golan Kaplıcasının olması, Peri Suyunun bu kesiminde turizm olanaklarını çeşitlendirmektedir. Bağın Kaplıcasının birkaç yüz metre kuzeyinde Peri Suyu kenarında, geniş bir çevreye hâkim bir tepe üzerinde Bağın Kalesi yer almaktadır. Kaplıca ve kale arasındaki vadi yamaçları, hem bitki örtüsü, hem manzara açısından, hem de doğa yürüyüşleri bakımından çekici bir güzergâh oluşturmaktadır. Peri Suyu, sportif balıkçılık açısından da uygun olanaklara sahiptir. Mercan Deresi Vadisi Avcı Dağlarının batı yamaçlarından doğan Mercan Deresi, Ovacık ilçe merkezinin doğusunda Munzur Suyuna karışmaktadır. Mollaalilerin kuzeyinde, Munzur Dağları ve Avcı Dağlarının arasında dik ve derin bir vadide akan Mercan Deresi, yüksek dağlardan beslendiği için suyu boldur. Berrak ve temiz sularında yaşayan alabalıkları meşhurdur.

 

Sportif balıkçılık için elverişli olan Mercan Deresinin büyük bir kısmı Munzur Vadisi Milli Park sınırları içerisinde kalmaktadır. Bitki örtüsü bakımından çok zengin olan Mercan Vadisinin kuzey kesimleri doğa yürüyüşleri, orman varlığı bakımından zengin olan güney kesimleri piknik ve kamping etkinlikleri için uygun potansiyeller taşımaktadır.

 

Munzur Dağlarının, Mercan Vadisine inen yamaçlarında yer alan Kırk Merdiven Şelaleleri, dar ve küçük bir vadide akan birkaç şelaleden oluşmaktadır. Suyun bolluğu, doğal çevre ve peyzaj özellikleriyle ilginç ve çekici görsel zenginlikler sunan Kırk Merdiven Şelaleleri, Ovacık kuzeyinde yaylalara çıkan güzergâh üzerinde ilk durak yerlerinden biridir. Tahar Çayı Vadisi Kırklar Dağından doğan ve Kırklar Çayından beslenen Tahar Çayı, Çemişgezek ilçesinin batısından geçerek Keban Baraj Gölüne dökülmektedir.

 

Yüksek dağlardan beslenmediği için, taşıdığı su miktarı kaynak sularına ve mevsim yağışlarına bağlı kalmaktadır. Tahar Çayı Vadisi bitki örtüsü bakımından oldukça zengindir. Çay kenarlarında çok çeşitli ağaç türlerinin oluşturduğu doğal bitki örtüsü, piknik yapmak ve kamp kurmak için elverişli bir ortam yaratmaktadır. Ayrıca çayın genişlediği ve suyun durgunlaştığı kesimlerde yaz aylarında yüzmek olanaklıdır. Tahar Çayının ilçe merkezinin kuzeyinde kalan kesimleri ve Keban Baraj Gölüne yakın kesimleri, sportif balıkçılık yönünden uygun yerlerdir.

 

GÖLLER

 

Doğal Göller Munzur Dağları ile bu sıranın alt birikimlerini oluşturan Mercan, Avcı, Karasakal Dağları üzerinde ve Bağırpaşa Dağının doruklar bölgesinde, buzul yataklarının ve çöküntü alanlarının suyla dolması sonucunda oluşmuş küçük buzul gölleri ve krater gölleri vardır. Turizm açısından önem taşıyan bu göller Karagöl, Koçgölü, Şer Gölü, Dilincik Gölü, Çimli Gölü, Mercan Gölleri, Katır Gölleri ve Buyer Baba Gölleridir. Baraj Gölleri Keban Baraj Gölü, Çemişgezek,Pertek ve Mazgirt ilçelerinin 51 köyünün kısmi arazilerini kaplamıştır. Bu gölün Tunceli yakasında Pertek ve Çemişgezek ilçelerinin Elazığ'a ulaşımını sağlayan feribot iskeleleri vardır.

 

675 Km2'lik bir alana sahip baraj gölünün yöre iklimi üzerinde olumlu etkileri olmuştur. Keban Baraj Gölüne açılan vadi boylarında ve çöküntü alanlarında iklimin ilin orta ve kuzey kesimlerine göre daha yumuşak hissedilmesi ve bahar mevsiminin daha belirgin olması, göl kıyılarını piknik, kamping gibi rekreasyon etkinlikleri için daha uygun hale getirmektedir. Baraj gölünün Çemişgezek, Göktepe ve Akpazar kesimleri ise sportif balıkçılık için elverişli doğal ortama sahiptir. Ayrıca baraj gölü yüzme gibi etkinliklerin yanı sıra başta rüzgar sörfü olmak üzere çeşitli su sporları için de önemli bir potansiyel yaratmaktadır.

 

MUNZUR VADİSİ MİLLİ PARKI

 

Tunceli-Ovacık arasında uzanan Munzur Vadisinde, 42.000 Hektarlık bir alan 1971 yılında Milli Park olarak ilan edilmiştir. Türkiye'nin en büyük milli parklarından biri olan "Munzur Vadisi Milli Parkı", Tunceli kent merkezine 8 Km. uzaklıkta başlayıp, vadi boyunca Munzur Dağlarına kadar uzanmaktadır. Kuzeyde 3300 metreye kadar yükselen Munzur Dağları, Mercan ve Munzur Suyu vadileri tarafından parçalanmıştır. Bu bölgenin milli park olarak ilan edilmesinde etken olan veriler, başta akarsu kaynakları ve gözeler olmak üzere zengin doğal veriler, endemik bitki türleri ve yöreye özgü hayvan türleri ile zenginleşen bitki örtüsü ve yaban hayvan varlığıdır.

 

Munzur Suyu ve Mercan Deresinde yaygın ve yoğun olarak bulunan yöreye özgü nadir alabalık türleri ile çengel boynuzlu ve bezuvar adlarıyla bilinen iki tür dağ keçisi ile av kuşlarından ur kekliği yabanıl yaşamın yöreye özgü değerlerini oluşturmaktadır. Milli parkın kuzeyinde, Munzur Dağlarının üzerinde 2000-3000 metrelik zirvelerde yer alan krater gölleri, Ovacık düzlüğünde kaynayan gözeler ve kanyonlar ile vadi boyunca dökülen şelaleler parkın doğal değerlerini zenginleştirmektedir. Milli parkın her köşesinden eşsiz doğal görünüm ve tüm yabanıl yaşam kolaylıkla izlenebilmektedir.

 

Bu özellikleriyle Munzur Vadisi, gerek rekreasyonel etkinlikler, gerekse doğa araştırmaları için turizme yönelik çok önemli potansiyel taşımaktadır. Bitki örtüsü bakımından çok zengin olan Munzur Vadisi Milli Parkı florasında, 1518 çeşitli bitki kayıtlı olup, bunlardan 43 çeşidi Munzur Dağlarına, 227 çeşidi Türkiye'ye endemik türlerden oluşmaktadır. Munzur Dağlarından başka hiçbir yerde bulunmayan endemik bitkiler arasında Çan Çiçeği, Erzincan Kirazı, Bindebirdelik Otu, Munzur Kekliği, Munzur Düğün Çiçeği, Dağ Çayı, Munzur Dağı Oltu Otu ve Menekşe sayılabilir.

 

Ovacık ilçesiyle Munzur gözelerinden 1.5 km. aşağıda Munzur Suyunun iki yanında bölgenin karakteristik ağacı olan huş meşceresi bulunmaktadır. Ülkemizde ender bulunan ağaç türlerinden olan huş, bu bölgede su kenarında güzel gövde yapmakta ve bölgenin florasına önemli bir katkı sağlamaktadır. Milli Parkta hâkim ağaç türü meşe ve çeşitli türleridir. Tepeler ve yamaçlarda kayalık olmayan yerler meşe ormanları ile kaplıdır. Vadi tabanında ve su boylarında karışık olarak karaağaç, akağaç, kızılağaç, dişbudak, çınar, asma, huş, ceviz, yabani fındık, kavak, söğüt ve çalı türlerinden oluşan zengin bir bitki örtüsü bulunmaktadır. Alt flora, meşelerin koru niteliğinde olduğu yerlerde zengin durumdadır.

 

Dağların sarp ve dik yamaçları tamamen çıplaktır. Munzur Vadisi Milli Parkında doğal çevre yaban hayvanları için elverişli bir ortam sunmaktadır. Çengel boynuzlu keçi ve bezuvar isimli iki tür dağ keçisi ile av kuşlarından ur kekliği gibi yaban hayvanları bu yöreye özgü ilginç ve nadir türlerdir. Munzur Vadisi ve çevresi av hayvanları bakımından oldukça zengin sayılır.

 

Milli Parkta kurt, tilki, sansar, ayı, vaşak, su samuru, porsuk, sincap, tavşan, yaban domuzu ve yaban keçisi bulunmaktadır. Mağaralarda ve kaya kovuklarında yaşayan boz ayı, Munzur yaban hayatının önemli büyük memelilerinden biridir. Bölgenin diğer büyük memelileri orman içerisindeki kayalıklarda yaşayan vaşak, yaban domuzu ve kurt'tur.

 

Kuş türleri bakımından da oldukça zengin olan Milli Parkta yırtıcı kuşlardan kartal, akbaba, doğan, şahin, atmaca, kerkenez, delice, çaylak nadir türlerden ise kaya kartalı bulunmaktadır. Gece yırtıcılarından puhu, baykuş ve yarasa yaygın türlerdendir. Milli Parkta bulunan diğer kuş türleri arasında keklik, çil keklik, toy, mezgeldek, turna, bıldırcın, çulluk, üveyik, tahtalı ve kaya güvercinleri, bazı ördek türleri ve ender olarak da kaz bulunmaktadır. Munzur Suyu Vadisinde çeşitli av hayvanları için bir koruma ve üretme alanı vardır.

 

Munzur Suyu, Mercan Deresi ve çevresindeki akarsularda yaşayan bol miktarda alabalık, yöre için önemli bir ekonomik değer oluşturmaktadır. Munzur Gözelerinden başlayarak 80 Km.'lik bir su alanına yayılmış olan alabalık, Tunceli ekonomisi için olduğu kadar, ülkemiz için de çok önemli bir doğal servettir. Bölgede sert karasal iklim hüküm sürdüğünden, milli parktan faydalanmak için en uygun zaman Haziran ve Eylül arasındaki dönemlerdir. Milli Park alanındaki doğal veriler, kamp kurma, piknik yapma, sportif balıkçılık ve doğa yürüyüşleri gibi günübirlik etkinliklerin yanı sıra çeşitli su ve doğa sporları (rafting, dağcılık v.b.) için de çok elverişli potansiyele sahiptir.

 

MESİRE YERLERİ

 

Munzur (Ovacık) Gözeleri Ovacık Gözeleri, Tunceli kent merkezine 80 Km., Ovacık ilçe merkezine 17 Km. uzaklıkta yer almaktadır. Munzur Dağlarının eteklerinden yaklaşık 200-300 metrelik alanda, karstik kaynaktan irili ufaklı 40 göz halinde fışkıran beyaz köpüklü buz gibi sular, yamaçlardan aşağılara doğru küçük şelaleler oluşturarak akmakta ve Munzur Suyunun oluşturmaktadır. Karstik kayaların, gözelerin ve Munzur Suyunun bir arada oluşturduğu doğal çevre eşine ender rastlanan özellikleri ve görsel değerleriyle il ve bölge ölçeğinde önemli bir rekreasyon ve turizm odağı olma potansiyeli taşımaktadır. Yöre halkının en yoğun kullandığı mesire yerlerinden biridir. Munzur Gözeleri, sularından çıkarılan lezzetli alabalıklarıyla ünlüdür.

 

Ancak yerel olanaklarla yapılmış birkaç beton masa, oturaklar, çocuk oyun alanı ile bir lokantadan başka herhangi bir tesis yoktur. Munzur Gözelerinin kuzey kesiminde bulunan ağaçlandırma alanına 2000 yılında çam, ladin, huş ve akasya fidanları dikilmiştir. Gözeler ile Munzur Suyu arasında kalan kısımlarda yürütülen çevre düzenleme çalışmaları kapsamında beton setler, küçük havuzlar, yürüme yolları, oturma mekanları ve köprüler yapılmıştır.

 

Halbori Gözeleri, Tunceli-Ovacık yolu üzerinde, kent merkezine yaklaşık 20 Km. uzaklıkta, Munzur Suyu kenarında, derin ve kayalık bir vadinin içerisinde yer almaktadır.

 

Halbori Gözeleri, çok soğuk kaynak sulara sahip bir dinlenme ve mesire yeri olup, oldukça yoğun kullanılmaktadır.

Ancak, beton masa ve oturaklar dışında hiçbir tesis bulunmamakla birlikte doğal yapısını ve güzelliğin korumaktadır. Zenginpınar (Zağge) Şelalesi ve Mesiresi Tunceli-Pülümür karayolu kenarında, Tunceli kentine yaklaşık 40 Km. uzaklıkta yer alan Zenginpınar Şelalesi, vadi yamaçlarından oldukça dik bir eğimde çok kuvvetli akarak yolun altından Pülümür Çayına ulaşmaktadır. Zenginpınar Şelalesi, gerek bitki örtüsünün zenginliği gerekse vadinin çarpıcı derinliği ile çok etkileyici doğal verilere sahiptir. Pülümür Çayı ve vadinin karşı yamaçlarındaki sık orman örtüsü, doğal çevre ve manzara zenginliklerini artıran unsurlardır. Ulaşımın kolay olması nedeniyle piknik amaçlı olarak çok yoğun kullanılan yerlerin başında gelmektedir. Şelale alanında taş-beton setler ve merdivenler oluşturularak oturma mekânları düzenlenmiştir. Pülümür Vadisi ve bitki örtüsünün bir arada oluşturduğu doğal çevre özellikleri bakımından çok çekici bir yer olan Zenginpınar Şelalesi ve Mesire Yeri piknik, doğa yürüyüşü gibi günübirlik turizme yönelik olarak önemli potansiyele sahiptir.

 

Dereova Şelalesi Gelin Pınarı olarak ta bilinen şelale, il merkezine 46 Km., Nazimiye ilçe merkezine 11 Km. uzaklıkta, Dereova Köyündedir. 20 metre yükseklikten 3 kaynaktan yaygın bir şekilde dökülen sular, Pülümür Çayının kollarından biri olan ve çok derin bir vadide akan dereye karışmaktadır. Şelale hem çevresine serinlik katmakta, hem de yaz ve kış aylarında çok etkileyici ve farklı bir manzara sunmaktadır. Kışın şelale sularının donmasıyla oluşan sarkıt ve dikitler, eşsiz bir manzara meydana getirmektedir. ?elalenin çevresi çok dik eğimli olup bodur meşe ormanları ile kaplıdır. Dereova Köyüne giden yol, yer yer virajlıdır.

 

Dereova Şelalesine birkaç km. kala 2-3 metreye kadar daralan keskin virajlı ham bir yol kullanılmakta ve ulaşım çok sıkıntılı olmaktadır. Şelale ve çevresi doğal nitelikleriyle piknik, doğa yürüyüşü gibi günübirlik etkinlikler için önemli bir potansiyel taşımakla birlikte, yakın çevresinde turizme ve rekreasyona yönelik başka kaynakların olmaması, ulaşımın zor olması, arazinin çok eğimli olmasından dolayı bir takım tesisler ve otopark düzenlemeleri için uygun alanların olmaması, Dereova Şelalesinin turizm amaçlı olarak kullanımını kısıtlamaktadır. Kutudere Mesire Yeri Tunceli-Pülümür karayolu üzerinde, il merkezine yaklaşık 30 Km. uzaklıkta ve Pülümür Çayı kenarında yer alan Kutudere Mesire Yerinin içinden aynı zamanda küçük bir dere geçmektedir. Su gözelerinin de bulunduğu Kutudere, ulaşım kolaylığı, kaliteli içme suyu ve doğal güzellikleri ile yaz aylarında yöre halkı tarafından en yoğun kullanılan piknik alanlarından biridir. Ağaç varlığı ve çeşitliliği açısından zengin bir bitki örtüsü olan Kutudere Mesire yerinde bulunan işletmelerde yaz aylarında yeme-içme hizmeti sunulabilmektedir. Burada bulunan derenin taş yığılmak suretiyle önünün kesilmesiyle oluşan gölcükte insanlar yüzme imkânı da bulmaktadırlar. Diğer Mesire Yerleri Tunceli-Elazığ karayolu üzerinde, il merkezine 8 Km. uzaklıktaki Dinar Deresi çevresi, Munzur Suyu ve Mercan Deresinin birleştiği bölge, Pülümür Çayı ile Yastık Deresinin birleştiği bölge, Pertek Feribot İskelesi çevresi, Keban Baraj Gölü kıyıları, zengin bitki örtüsü ve doğal güzellikleri ile mesire yeri ve çeşitli rekreasyon etkinlikleri için cazip alanlardır.

 

 

KAPLICA VE İÇME KAYNAKLARI

 

Tunceli ilinde merkez ilçe, Mazgirt, Nazımiye ve Pülümür ilçelerinde bilinen 4 kaplıca vardır. Ancak, kaplıcalarda konaklamaya yönelik birkaç tesis dışında sağlık turizmine hizmet verecek hiçbir tesis yoktur. Mevcut konaklama tesisleri ise yöre halkının gereksinimlerini karşılayacak kapasite ve nitelikte değildir. Dedebağ (Bağın) Kaplıcası Mazgirt İlçesi, Dedebağ Köyündeki kaplıca, ilçe merkezine 65 Km. uzaklıkta, Peri Suyu kenarındadır. III. öncelikli kaplıca sınıfına giren Bağın Kaplıcasında tek kaynaktan çıkan suyun akım değeri 5 lt/sn, sıcaklığı 35 oC, PH değeri 5.0'dır. Kaplıca suyu kalsiyum sülfatlı, sodyum sülfatlı ve klorür bikarbonatlı sular grubundandır. Banyo uygulamalarına elverişli olan bu sular, romatizmal hastalıklar, kırık-çıkık sekelleri ve kadın hastalıkları tedavisinde olumlu etki yapmaktadır. Kaplıca alanında, tek katlı olarak yapılan 30 yataklı konaklama tesisi ile bir yeme-içme tesisi ve çay bahçesi bulunmakta olup halen bu alanda inşaat çalışmaları devam etmektedir. Peri Suyu kenarında dik bir yamaç üzerinde yer alan kaplıca alanının çevresi bitki örtüsü bakımından çok zayıf olmakla birlikte, Peri Suyunun iki yamacındaki dik kaya yamaçları, doğal peyzaj açısından çok etkileyicidir. Anafatma Kaplıcası Tunceli-Ovacık karayolu üzerinde, il merkezine yaklaşık 7 Km. uzaklıkta bulunan kaplıcanın bulunduğu yerde bir dinlenme ve yeme-içme tesisi vardır.

 

Tek kaynaktan çıkan suyun akım değeri 3 lt/sn, sıcaklığı 25 oC, PH değeri 6.5'tir. 2500-3000 m2'lik bir alanı kaplayan kaplıcadan sadece yöre halkı yararlanmaktadır. Aşağı Doluca (Harik) Kaplıcası Nazımiye İlçesi, Aşağı Doluca Köyünde Vadi içerisinde yer alan kaplıcanın çevresinde küçük ağaçlardan oluşan ormanlık alan bulunmaktadır. İlçe merkezine 16 Km. uzaklıktaki kaplıcanın tek kaynaktan çıkan suyunun akım değeri 2 lt/sn, sıcaklığı 39 oC, PH değeri 5.0'dır. Harik Kaplıcasında bir konaklama tesisi vardır. Kalsiyum sülfatlı ve sıcak sular grubundan olan kaplıca suyunun romatizmal hastalıklar, kırık-çıkık sekelleri ve kadın hastalıkları tedavisinde banyo olarak kullanılması uygun görülmektedir. Karaderbent Köyü Kaplıcası Pülümür İlçesi, Karaderbent Köyünde bulunan kaplıca ilçe merkezine 13 Km. uzaklıktadır. Kaplıca suyunun akım değeri 0.2 lt/sn, sıcaklığı 25 oC, PH değeri 6.0'dır. Sütlüce (Harçik) İçmecesi Merkez ilçe sınırları içerisinde, Tunceli-Erzincan karayolu kenarında, il merkezine 4 km. uzaklıktadır. İki kaynak halinde olan suyun akım değeri 2.4 lt/sn, sıcaklığı 24.5 oC'dir. Maden suyu olarak kullanılabilecek nitelikte olan bu radyoaktif kaynak değerlendirilmediği için doğada akıp gitmeğtedir. Diğer Kaplıca ve İçmeler Tunceli'de bu kaplıca ve içmeler dışında, merkez ilçede Dikilitaş Maden Suyu, Mazgirt yöresinde Ilıcak Maden Suyu ve Pülümür yöresinde Pülümür Maden Suyu vardır. Bunların akım değeri ortalama 2 lt/sn dolayındadır. Sıcaklıkları 17.5 oC ile 18 oC olan bu kaynaklarda henüz hiçbir tesis bulunmamaktadır.

 

DAĞ, KIŞ SPORLARI VE YAYLA TURİZMİ OLANAKLARI

 

Tunceli ilinin, fiziki coğrafyası dağ ve kış sporları, yayla ve doğa turizmi açısından önemli potansiyele sahiptir. Dağlık kesimlerde 800-2000 metreler arasındaki orta yükselti kuşağı, genellikle sağlıklı iklim tanımına uygun yerler olarak kabul edilmektedir. 2000-3000 metre yükselti kuşağı ise sürekli olmayan günübirlik yaşama ortamı olarak tanımlanmakta ve insan sağlığı için olumlu özellikler göstermektedir. Bu bölgelerdeki ilginç jeolojik oluşumlar, ma?aralar, akarsu kaynakları, krater gölleri, flora-fauna ile manzara özellikleri, doğa yürüyüşleri, kamping, kara avcılığı gibi birçok faaliyetler için çekici olduğu kadar ilde dağ, yayla, doğa ve kış sporları turizminin geliştirilmesi için uygun veriler oluşturur.

 

DAĞ VE KAYAK TURİZMİ

 

Tunceli topraklarında Doğu Torosların uzantısı olarak batı-doğu yönünde uzanan Munzur Dağları ve Avcı Dağları, il topraklarının kuzeybatı ve kuzey kesiminde doğal sınır oluşturmakta, kuzeydoğusunda ise Bağırpaşa Dağı yer almaktadır. En yüksek noktası, Avcı Dağlarının üzerindeki 3463 metre yükseklikteki Akbaba Tepesidir. Orta ve güney kesimlerinde yaklaşık, 1500-2000 metre yükseklikte dizilen tepeler vardır.

 

Bu tepelerin başlıcaları Mazgirt'in doğusundaki Kırklar Dağı, Hozat'ın güneydoğusundaki Topatan Tepe ve Merkez ilçe-Ovacık arasındaki Karaoğlan Dağıdır. Birbirlerinden derin ve dar vadilerle ayrılan ve tek tek yükselen bu dağlar, sık sayılabilecek meşe ormanlarıyla kaplıdır, eteklerde ise ardıç topluluklarına rastlanır. Tunceli'de dağlar, turizm açısından akarsulardan sonra en önemli potansiyeli oluşturmaktadır. Karasal iklimin hüküm sürdüğü Tunceli'de kışlar çok soğuk ve yağışlı olup uzun sürmektedir.

Munzur Dağları, Avcı Dağları ve Bağırpaşa Dağının 1800-2000 metreden yüksek kesimlerinde doğal koşullar nedeniyle ağaç yetişmediği için bu kesimler tamamen çıplak olup yılın altı ayı karlar altındadır. Bu dağların zirveleri sürekli kar ve buzlarla kaplıdır.

 

Ovacık iklim verilerine göre Aralık-Nisan ayları arasında 129-253 cm arasında değişen kar kalınlığı, ilçenin dağlık kesimlerinde 5 ay boyunca kış sporlarının yapılmasına olanak sağlamaktadır. Zirvelerde yaklaşık 3500 metreye kadar ulaşan Munzur Dağları ve Ovacık ilçesinin güneyindeki meşelik tepeler ile ilin kuzeydoğusundaki Bağırpaşa Dağı kayak turizmi ve dağ turizminin geliştirilmesi için elverişli olanaklar sunmaktadır. Tunceli'nin dağlık kesimlerinde suya karşı değişik dirençteki kalkerli kayaçların zamanla oyulmasıyla oluşan yüzlerce mağara, Munzur Dağlarının çeşitli yerlerine serpilmiş doğal korunaklardır. Bu mağaralar, turizm açısından da önem taşımaktadır.

 

YAYLA TURİZMİ

 

Tunceli topraklarının % 25'ini oluşturan platolar, ilin orta ve kuzey kesimlerinde yayla turizmine yönelik potansiyel yaratmaktadır. Bitki örtüsü, doğal çevre değerleri, manzara olanakları, ulaşım durumu ve diğer turizm kaynaklarına yakın olma unsurları bir arada değerlendirildiğinde, yayla turizmi potansiyeli açısından merkez ilçede Gözen Köyü, Sarıtaş, Gökçek, Karagöl ve Alacık Yaylaları; Pülümür ilçesinde Sağlamtaş, Karagöl, Yelekli, Dereboyu, Dağbek ve Çakırkaya Yaylaları; Ovacık ilçesinde Koyungölü, Burnak, Eğripınar, Paşadüzü, Gözeler ve Mollaaliler Yaylaları  öne çıkmaktadır.

 

Cuma, 11 Eylül 2009 22:05 tarihinde güncellendi
 
Radyo-Ovacik PDF Yazdır E-posta
AYDIN
Yazar Kazim Dilekçi   
Perşembe, 26 Haziran 2008 16:05

kazim.jpgOvacık Radyo, Türkiye ve Kuzey Kürdistan kentlerinin yanı sıra Avrupa’nın birçok kentinde oluşturduğu ağ ile internet üzerinde yayın yapıyor.

Radyo Ovacık, 2006 yılının Mayıs ayında Ovacık, İstanbul ve Avrupa’nın birçok şehrinde gerçekleşen tartışmalar ve bilgi alışverişi sonucu kuruldu. İnternet üzerinden, ‘Flatcast’ isimli radyo istasyonu aracılığı ile www.radyo-ovacik.org isimli internet sitesi üzerinden günde 20 saat süreyle yayın yapıyor. Son aylarda dinleyici oranının hızla yükselmesi sonucunda radyo yetkilileri daha güçlü bir server arayışı içine girmişler. Radyo yetkilisi Kazım Dilekçi, “Bu gibi teknik çalışmalardan dolayı sınırlı bir süre içerisinde bizi www.radyo-ovacik.org sitesi üzerinden takip edebileceksiniz” bilgisini verdi.

Gün geçtikçe yaygınlaşan Ovacık Radyo için, Dersim-Ovacık, İstanbul, İzmir gibi Türkiye ve Kuzey Kürdistan kentlerinin yanı sıra Avrupa’nın birçok şehirlerinde duyarlı bir aktif çalışma ağı gelişti. Yarı profesyonel bir ekibin çalıştığı Ovacık Radyo, sadece sohbet ve müzik ile sınırlı kalmıyor. Klasik yayıncılığı aşan radyoda, forum, günlük haber köşesi, makale, edebiyat, bilim ve araştırma, video, şiir ve fotoğraf köşeleri de bulunuyor. Radyonun forum köşesindeki yazışmalar sıkı bir denetimden geçiyor. Radyo yetkilileri ‘Youtube’den esinlererek ‘Ovacik Tube’ isimli görüntü, film, belgesel ve benzeri kayıt izleme ve dinleme köşesi de oluşturmuş. Ovacık Radyo’nun sorumlusu Kazım Dilekçi ile radyo yayını ve medyanın etkilerini konuştuk.

Mekan bazında dağınık ve büyük bir çalışma ekibi ile nasıl düzenli bir radyo yayını yapabiliyorsunuz?

Bu çalışmalarımızın hepsi gönüllülük temelinde yapılmaktadır. Radyo kuruluşumuz ayrıca herhangi bir maddi kazanç elde etmediği için şu an toplam 16 DJ’den oluşan çalışma arkadaşlarımızı maalesef maaşa bağlıyamıyoruz. Böylece günlük özel ve mesleki yaşamının yanında zaman ayırabilen arkadaşlarımız yayını devralarak sürdürüyor. Bir e-posta ağı oluşturduk ve irtibatlar bu ağla kuruluyor.

Niçin böylesi bir radyo kuruluşuna ihtiyaç duydunuz?

Radyomuzun iki temel amacı vardır. Birinci amacımız gelişen bu iletişim çağında Dersimli olupta gönüllü veya zorunlu Dersim bölgesi dışında yaşamakta olan bir göç halkını bu gibi iletişim araçları ile buluşturmak, tanıştırmak ve ülke bağını koparmaması için yöresel ve bölgesel gelişmeler hakkında haberdar ederek, bilgilendirerek ortak bir yapı oluşturmaktır.

İkinci bir amacımız yok olmaya yüz tutmuş bir kültürü, bir dili ve geleneği, örf ve adetleri ile beraber bir yaşam tarzını canlı tutmaya, yaşatmaya, Türkçe ve Kürtçe (Kurmanci ve Zazaki) dillerinde eşit bir oranda yayın yapmaya dikkat ediyoruz. Bunun içinde özel bir hedefimiz Kürtçe’nin bir lehçesi olan, kısırlaştırılmış ve terim bazında daraltılmış, Türkçe, Arapça, Kurmanci gibi diğer dil ve lehçeler ile zorunlu kaynaşmış Zazacayı takrar hayata dönüştürmektir. Tabii ki dinleyicilerimiz arasında Dersim bölgesinin dışında, İç Anadolu veya Ege bölgesinde yaşamakta olan demokrat kesimden insanlarımız da bulunuyor. Dinleyici oranımız da, istatistiklerimiz de bunu belgeliyor.

Sohbetimizde ‘Dersim’ ve ‘Ovacık’ terimleri fazlasıyla geçiyor. Özellikle Avrupa’da Dersim, Munzur ve benzeri isimler ticari amaçlı kullanılıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Genel anlamda kendi çevremize bakarsak isim bulma konusunda insanlarımız kulağa ve göze iyi hitap edecek kelimeler, terimler, kavramlar, imgeler kullanmaya dikkat ederler. Örneğin birçok muhalif kesim ‘dağ’, ‘ateş’, ‘güneş’, ‘rüzgar’ isimlerini kullanıyor. Bu terimler ruha hitap eden, güç temsil eden terimlerdir. ‘Dersim’, ‘Fırat’, ‘Munzur’, ‘Harput’, ‘Amed’ ve benzeri isimler bunlara dahildirler. Ayrıca Dersimli insanın yılların asimilasyon politikalarına karşı ‘Dersim’ teriminden vazgeçmemesi ve bunu gurur ile, onur ile savunmasına niçin karşı gelelim ki? Bazı çevreler bunu abartılmış olarak değerlendirebilirler. Ben bunu ulusal kimliğimize bağlı bir ihtiyaç olarak görüyorum. Özel durumumuza bakarsak, bizim Ovacık Radyosu olarak böylesi bir çaba ve lüksümüz yoktur. Birbirinden binlerce kilometre uzağa savrulmuş bölge insanımıza bir şeyler verebilmek, bir alanda birleştirmek, onu dili ile, kültürü ile, gelenekleri ile ve kimliği ile biraraya getirebilmek için uğraşıyoruz.

Son yıllarda görsel medyanın, radyo ve yazılı basının dünyanın her alanında ve toplumun her kesiminde etkisi arttı..

. Medya insanları istediği şekilde yönlendirebiliyor. Medya sektörü insanların ekonomik ve benzeri ciddi sorunlarından uzak, dünyayı tanımaktan uzak, ulusal bilinçten uzak tutabilecek bir güce sahiptir. Özellikle popüler kültürün yaygınlaşması, ticari sektörün ve özel sermayenin yönlendirilmesi ve siyasi tercihin sınırlanması konusunda ön rol almaktadır. Günümüzde boyalı basın dediğimiz olgu bireylerin kariyerini bir günde yokedebilecek bir güce sahiptir.

Egemen sistemlere muhalif basın yayın organlarının etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu konuyu sadece manevi ve siyasi değil, maddi yönü ile de ele almak gerekiyor. İlk önce şunu açık görmek gerekiyor. Muhalif basın yayını sırtını dayayabileceği bir maddi kaynağı, söz yerindeyse bir ‘dayısı’ yoktur. Bundan dolayı çok fazla yaygınlaşamıyor, çok fazla olanaklardan faydalanamıyor, o ülkeye veyahut o bölgeye damgasını vuracak bir açılıma geçemiyor, giremiyor. Buna karşın egemen güçlerin şansları daha fazladır, çünkü maddi olanakları daha fazladır. Ve bunun yanında egemen sistemin yıllardır insanların beyinlerine sokmak istediği globalleşmeye ve aynı zamanda bireyciliğe yönlendirme politikaları başarılı olmuştur. Bunun sonucunu - ki bunu üzülerek söylüyorum- muhalif basın yayın organlarına karşı olan kitlesel ve toplumsal dayanışma ve ilgiden görüyoruz.

Teknolojik gelişmelerle birlikte insanlarda sanal paylaşımlar gelişti. Bu tehlikeli değil mi?

Dünyayı evinize getiren, bilim, iletişim ve tanıtım kaynağı olan sanal dünya diğer yandan sizi bağımlılığa sürükleyebiliyor. Yani şunu istemiyoruz: İnsanlarımız sanal dünyaya saplanıp kalmasınlar. Örneğin bazı insanlarımız mesleki, eğitimsel veya bilimsel görevlerini aksatarak radyomuzun internet forumuna bağımlı bir şekilde takılıyorlar. Bu doğru değildir. Herşeyde olduğu gibi burda da sınırlı bir ölçünün olması gerekiyor. Zaten espiri bazında bir dönem internet sitemizde ikinci başlık olarak ‘Dikkat! Radyo Ovacık bağımlılık yapar’ diye bir uyarı yayınlamıştık. Bu duyuru espiride kalsın. İlginiz ve sohbetiniz için teşekkürler.

Kazım Dilekçi:

1971 Dersim-Ovacık doğumlu olan Kazım Dilekçi, uzun yıllar Grup Munzur’da bağlamacı ve solist olarak görev yaptı. Dilekçi, 1995 yılında Almanya’ya geldi ve Rüsselsheim şehrine yerleşti. Almanya’nın Wiesbaden ve Hanau şehirlerinde serbest meslekte çalışmakta olan Dilekçi, sosyal ve siyasi faaliyetleri yanında gençlere ücretsiz bağlama kursu veriyor.

NİHAL BAYRAM

 

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Salı, 27 Ekim 2009 12:46 tarihinde güncellendi
 
BaşlangıçÖnceki123456SonrakiSon



Sayfa 6 - 6