Hata
  • XML Parsing Error at 1:30. Error 18: unknown encoding
Dersim'de 1937-1938'de ne oldu? PDF Yazdır E-posta
@ARINGI
Yazar @ARINGI   
Cumartesi, 14 Kasım 2009 23:10

seyit-riza

CHP'li Onur Öymen'in gafıyla Dersim olayları yeniden gündeme geldi. Peki 1937-38'de ne olmuştu? 22 yıl önce Nokta dergisinde yayınlanan 'Dersim dosyasını Bianet yeniden yayınladı


Nokta Dergisi'nin 1987'de yayımladığı "Dersim 1937-1938/ Yarım Yüzyıl Sonra" dosyasını bugünün gündemine denk düşmesi nedeniyle "İlk kez açıklanan belgeler", "İsmet İnönü'nün Lozan'da okuduğu bildiri", "ABD, Demirel'e Federe Kürdistan Önerdi", "Demirel Koçaş'ı yalanlıyor", "Hedef doğrudan Dersim idi", "Dış basından", "Parlamenter gözüyle" başlıklı çerçeveleriyle birlikte aynen yayımlıyoruz.

"Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti bakımından mutlaka lazımdır...

Okul açmak, yol yapmak, refah sebeplerini sağlayacak fabrikalar kurmak, kendilerini meşgul etmeye yarayan çeşitli sanayi işleri sağlamak, özet olarak yurt sahibi yapmak veya uygarlaştırmak suretiyle ıslaha çalışmak hayalden başka bir şey değildir."

Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, İçişleri Bakanlığı'na raporunu sunduğunda Dersim olaylarına doğru bir adım daha atılmış oluyordu. Bir süre sonra Dersim'in adı Tunceli'ye dönecek, adına özel yasalar çıkarılacak, ardından da kanlar dökülecekti. Tam yarım yüzyıl önceydi bütün bunlar. Ve yarım yüzyıl boyunca konuşulmayacaktı. O kadar ki...

Muhsin Batur, 1985 yılında yayınlanan "Anılar ve Görüşler" adlı kitabında şunları yazıyordu. "Günlerden bir gün alayımıza emir geldi... Tren yoluyla Elazığ'a intikal edilecek, bir süre orada eğitim gördükten sonra o zamanlar Dersim denilen bölgeye gideceğiz. Tren yolculuğumuz 40 kişinin paylaştığı kapalı yük vagonlarında pek ilkel ve zor koşullar altında gerçekleşti. Elazığ'ın biraz uzağında Harput'un eteklerinde çadırlı ordugâh kurduk ve bir müddet sonra ilk durak Pertek olmak üzere harekete geçtik ve iki ayı aşkın bir süre özel görev yaptık. Okuyucularımızdan özür diliyor ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum..."

Muhsin Batur, yaşadıklarını kendisine saklamıştı. Pek çok başkaları gibi... "Bir şeyler", önemli bir şeyler olmuştu 50 yıl önce. Oysa bugün genç kuşaklar, neredeyse Dersim adını bile bilmiyordu. Bugünü anlamanın anahtarı olan "dün" unutulmuştu.

Ve yarım yüzyıl sonra Nokta "dün"ün kapısını açıyordu. İngiliz arşivlerinde bugüne dek karanlıkta kalan belgeler ve mektuplar; Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı'nın kamuoyuna yansımayan "Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar" adlı belgesel yayını; o günlerin canlı tanıkları... Bütün bunlar bir manzarayı gözler önüne seriyordu: Dersim isyanı... 1937 baharından 1938 baharına iki tenkil harekâtı. Binlerce ölü, onbinlerce sürgün..

Her şey köprüyle...
"37 geldiği zaman bir köprü meselesinden geldi. İki ya da üç kişi köprüyü yaktılar. Cehaletten çoban mı yaktı, başkası mı yaktı bilemezsin yani... Belli değil, yani bilmezlikten yaktılar. Ondan sonra başladı. Olay büyüdü..."

Kureşanlı 60 yaşındaki Veli Çelik'in anlattığı bu köprü olayı, Genelkurmay belgelerinde şöyle geçiyordu: "İlk olay, Pah bucağı ile Kahmut bucağını birbirine bağlayan Harçik deresi üzerindeki tahta köprünün 20/21 Mart 1937 gecesi Demenan ve Haydaranlılar tarafından yıkılması ve köprü ile Kahmut arasındaki telefon hattının tahrip edilmesiyle başladı."

Köprü bir kıvılcımdı. Avusturya veliahdının öldürülmesi Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasında ne ölçüde etkense, köprünün yakılması da Dersim olaylarını başlatmada o ölçüde etkendi.

Evet, köprü yıllarca için için yanan bir ateşi canlandırmıştı. Dersimlilerin asker ve vergi vermeyi reddetmeleriyle somutlaşan bir ateşti bu. Dersim bir sancıydı... Tunceli Kanunu, 1935 yılında böyle bir ortamda çıkarılmıştı. Kanuna göre, vali ve komutan, bakanların bütün yetkilerine sahip olacak; kaymakamlıklara muvazzaf subaylar, belediyelere başkanlar atayabilecek; ilçe ve bucakların merkezlerini değiştirebilecek; gerekli gördüklerini il dışına çıkartabilecekti. Asıl önemlisi hukuk alanındaki düzenlemelerdi. Bu kanunla Tunceli'de yapılacak yargılamalara da özel yöntemler getiriliyordu.

Gazeteci Naşit Uluğ, "Tunceli Medeniyete Açılıyor" adlı kitabında, yapılanları "mazinin kötülüklerini tasfiye" olarak yorumluyor ve şöyle diyordu:

"Doğu illerimizdeki kötülüklerin başında memleketin emniyet ve asayişini tehdit eden hıyanet ve şekavet ocakları vardı. Halkı esir gibi kullanan derebeylik ve toprak ağalığının yanında, bunların daha korkuncu olarak aşiret sistemi geliyordu. Bu sistem, Kemalist rejim muvacehesinde fiili bir isyan ve itaatsizlikten farklı görünmüyordu."

"Meğer askeri yolmuş..."
70 yaşındaki Şükrü Baykara Nokta'ya anlatıyordu: "1937'de önce yol yapıldı. Öğrendik ki meğer askeri yol yapılıyormuş. O zaman ben 19-20 yaşındaydım... Olaylar öyle hızlı oldu ki, iki-üç gün içinde sildi süpürdüler."

Önce yol gelmişti Dersim'e, ardından da uçaktan atılan bildiriler. 4 Mayıs 1937 tarihini taşıyordu bildiriler ve Genelkurmay yayınına göre "Türkçe, Osmanlıca harflerle, mahalli lisanda" yazılmıştı: "Sizi ayaklandırmaya çalışan zavallıları Cumhuriyet hükümetine teslim ediniz veyahut onlar kendileri teslim olmalılar. Bu takdirde cümleniz masum kalacaksınız. Teslim edilenler veya kendiliğinden teslim olanlar dahi Cumhuriyetin adil muamelesinden başka hiçbir şey görmeyeceklerdir. Aksi takdirde, yani dediklerimizi yapmazsanız, her tarafınızı sarmış bulunuyoruz. Cumhuriyetin kahredici orduları tarafından mahvedileceksiniz."

Bildirilerle aynı tarihi taşıyan Bakanlar Kurulu'nun gizli bir kararında da şöyle deniyordu:

"Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar veremeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür."

Dersim'de adım adım tarih yaratılıyordu. Tarihi yaşayanlardan biri Mehmet Kangutan'dı. 1937'de 11 yaşındaydı Kangutan ve o günleri Nokta'ya bugün şöyle anlatacaktı:

"Abdullah (Alpdoğan) Paşa buraya geldiği zaman hem adli hem idari bütün yetkilere sahipti. İstese adam öldürebilirdi... Bütün aşiret reislerine emir çıkardı. Dedem Karabali aşiretinin reisi olduğu için oha da emir çıkardı: Herkes aşiretin silahlarını göndersin, fes yasak... Dedem belki yüz-yüz elli tüfeği katırlara odun yükler gibi yükledi, gönderdi. Herkes şapka giydi. Tüccarlarda şapka kalmadı. Ve adam yol yapmaya başladı. Atatürk'ün hastalığı zamanındaymış... Abdullah Paşa üç şey istiyordu: Askere gideceksiniz, verginizi vereceksiniz, birbirinizin malına göz koymayacaksınız... Abdullah Paşa'nın bu icraatına rağmen tek tük hadiseler oluyordu. Tabii bunlar büyük bir katliamı icap ettirmiyordu."

Silah meselesi Genelkurmay belgelerinde de yer alıyordu. Dersim havalisini teftişle görevlendirilen Diyarbakır Valisi Cemal Bey'in İçişleri Bakanlığı'na sunduğu şu raporla: "Üç-beş şahıs müstesna, ağalar ve reisler ve dahil bütün Dersimliler son derece fakirlik ve zaruret içinde çırpınmaktadırlar. Soygunculuk hareketlerinin sebebi, yaşamak hissi ve endişesidir... Her Dersimli, hayatını, malını korumak kaygusu ile silahlı bulunmak zorunluluğunda kalmıştır..."

Gerek Cemal Bey'in raporu gerekse öteki istihbarat ve değerlendirme, hükümeti bir sonuca götürüyordu: "Dersim'in ıslahatı zaruridir."

Genelkurmay yayınında şu satırlara yer veriliyordu: "Tunceli Kanunlarının uygulanmasında ilkin, Dersim'e hâkim olmak esası dikkate alındığı için Kahmut, Sin, Karaoğlan, Amutka, Danzik, Haydaran gibi bucak merkezlerinde birer karakol tesisi ve binalarının inşaasına başlanmıştı.

"Bu iş; çok uzun zamandan beri hükümet memuru ve nüfuzu görmeyen aşiret reisi ve ağalarının hoşuna gitmemiş ve özellikle Kalan'da yeni bir ilçe teşkili bunların kuşkularını büsbütün artırmıştı. Bu arada Suriye'den Tunceli bölgesine giren bazı Ermenilerin Koçkirili Ali Şir'in etrafta yaptığı menfi propagandanın halk üzerindeki etkisi de büyüktü. Bu durum dolayısıyla Yukarı Abbas uşağı aşireti reisi Seyit Rıza; Haydaran, Demenan, Yusufan, Kureyşan aşiretlerine adamlar göndermek suretiyle bunların hükümet aleyhine ittifakını sağlamış oldu."

Bu ittifakın gözle görünür ilk sonucu köprünün yakılması olarak gelmişti. Bunun üzerine, bölgeye ilginin artırılmasına karar verilmişti: "Son olay ve alınan haberler gösteriyordu ki, hükümetin Tunceli içerisine adım adım girişi, çıkarları bozulan bazı kimseleri sıkmakta, çıkarılan Orman Kanunu, dağ köylerinde keçilerinin aç kalacağı korkusunu doğurmakta ve bunlara benzer birtakım zararlı propagandalarla halk kışkırtılmakta idi. Bu durum dolayısıyla önümüzdeki ilkbaharda gerek Tunceli içinde ve gerekse çevresindeki illerde sarkıntılık ve çapulculuk hareketlerinin artacağı ihtimali karşısında Tunceli içinde ve çevresinde kuvvetli bulunmak lazımdı."

Kanlı bahar
1937 yılında ilkbahar Dersim'e böyle koptu kopacak bir fırtınayla birlikte gelmişti. Dağ taş silah aranıyor, silah toplanıyordu. Karakolların sayısı artmıştı. Ve...

Genelkurmay yayınının 382. sayfasında anlatılıyordu: "Hemen hemen her gün eşkıyanın şu veya bu karakola baskın yapacağı haberleri alınıyordu. Birkaç kez Elazığ'da bulunan uçak bölüğünce; eşkıyanın toplandığı yerler, özellikle bu ayaklanmayı görünürde perde arkasından yönettiği bilinen Seyit Rıza'nın evi ve civarı havadan bombalandı.

Her gün biraz daha şiddetini artıran kaynaşmaya rağmen henüz ciddi bir hareket olmamıştı.

Nihayet bir gün (26 Nisan 1937) Sin bucağının Hozat'la irtibatının dağ yolu ile yapılmasını sağlamak maksadı ile açılan ve mevcudu 36 sabit jandarmadan ibaret olan Askisor karakolu saat 20.00'den itibaren 100 kadar eşkıya tarafından kuşatıldı. Alınan diğer haberlerden de anlaşıldığına göre; bu gece eşkıyanın gruplar halinde Sin ve Kahmut bölgelerine baskın yapmaları bekleniyordu.

Bir gün önce Uzuntarla bölgesinde toplandığı haber alınan eşkıya 26/27 Nisan gecesi saat 23.00'te 80 kişilik bir kuvvetle Harçik suyunun doğusunda ve Pah kuzeyinde bulunan 9'uncu Seyyar Jandarma Taburu Süvari Bölüğü'ne taarruza başladı ve sabaha kadar eşkıya ile bölük arasında çok yakın mesafede ve çok şiddetli müsademe devam etti. Bölük bu saldırıyı ancak iki mangası ile karşılayabilmişti."

Hükümet kararlıydı. İsyan bastırılacak, Dersim "tedip", yani terbiye edilecekti. İlk kadın pilot Sabiha Gökçen'in uçağından atılan bu ilk bombalar kararlılığın göstergesiydi. Ama fırtına da kopmuştu. Artık tedip de yetmiyordu. Onun yerini, sözlüklerin "Düşman ya da zararlı kimseleri topluca ortadan kaldırma" diye tanımladığı "tenkil" almıştı. Bakanlar Kurulu kararlarında "tenkil"den söz ediliyor, Genelkurmay'ın arşivine tenkil raporları yağıyordu: "Bu hava taarruzunda özellikle Sabiha Gökçen Hanım'ın attığı 50 kiloluk bir bomba Keçizeken köyünden kuzeye doğru kaçan asi grubuna olduk­ça ağır bir zayiat verdirdiği yapılan gözetlemeden anlaşılıyordu."

Mehmet Kangutan da belleğindeki arşive yazmıştı tanık olduklarını: "Bir ara dediler ki yukardan kırıp geliyorlar. Tabii anamız gözü açık biri. Beni, ağabeyimi çıkarttı köyden... Gelmişler köye, toplamışlar tarlalarda. Biz tepenin arkasındaydık. Ordan mitralyöz seslerini duyuyorduk. Bizim köy ateşlendiği zaman, konağımız büyüktü, o konağı yaktıkları zaman ağlama tuttu beni. Biz karşıdan görüyorduk. İnsanlar da öldürüldükten sonra köyde insan hemen hemen kalmadı, ama biraz kaçan vardı."

Aynı sıralarda, yani 1937 Haziran sonlarında manzarayı Genelkurmay şöyle yorumluyordu: "Devam eden tarama faaliyetinde birçok asi köyleri yakılıyor, sıkıştırılan eşkıya grupları ile yapılan müsademelerde oldukça ağır zayiat verdiriliyor ve çok sayıda büyük baş hayvan, koyun ve keçileri toplanarak mahalli kaymakamlıklara teslim ediliyordu."

Genelkurmay'a gönderilen raporlarda benzeri cümlelere gittikçe daha sık rastlanır olmuştu. Bu raporlarda Seyit Rıza'nın adı da çok sık geçiyordu. "Temmuz 1937 sonlarında Tunceli'nin 1937 itaatsizliğine katılmış olan bütün aşiretlerin bölgelerinde, inilmemiş dere, çıkılmamış dağ ve taranmamış hiçbir yer kalmamıştı. Sarf edilen bütün gayretlere rağmen Seyit Rıza ve avenesi henüz ele geçirilememişti."

"Generalissimo"
Aynı günlerde Seyit Rıza, İngiliz Dışişleri Bakanlığı'na bir mektup yazıyordu. Seyit Rıza, "Dersim Generali" diye imza attığı ve elli yıl sonra ilk kez Nokta ile gün ışığına çıkan bu mektupta, İngiliz hükümetinden yardım istiyordu. Ne var ki, umduğunu bulamayacaktı. İngiliz Dışişleri Bakanlığınca İstanbul'daki İngiliz Konsolosluğu'na gönderilen bir yazıda şöyle deniyordu: "Eğer Türk hükümetine, mektubun tarafımızdan dikkate alınmadığı gayri resmi olarak bildirilirse iyi olur."

Bu ilginç yazının tarihi de ilginçti. İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın yazısı 5 Ekim 1937 tarihini taşıyordu.

Oysa Seyit Rıza bu yazıdan yaklaşık bir ay önce, 10 Eylül günü tutuklanmıştı. Anlaşılan bu kez İngiliz politikası, "bekle ve dengenin kimden yana döneceğini gör" biçiminde gelişmişti.

İngilizlerin gözlediği denge, Seyit Rıza'nın aleyhine bozulmuştu. Abasan aşiretinin başı Seyit Rıza, tutuklanmıştı. Kimi kaynaklara göre bu tutuklanma, "teslim olma" sonucunda gerçekleşmişti. Kimi kaynaklara göre ise, Seyit Rıza hükümetin "barış görüşmesi" çağrısına uyarak Erzincan'a gitmiş ve ele geçmişti.

Seyit Rıza'nın öyküsü yargılanıp 18 Kasım 1937 tarihinde sona eriyordu. Seyit Rıza, küçük oğlu Reşik Hüseyin, yeğeni Yusufhan aşireti reisi Kamber, Kureyşan aşireti reisi Seyit Hüseyin'in de aralarında bulunduğu on kişiyle birlikte asılmıştı. Bu, aynı zamanda 1937 harekâtının sonuydu. Başbakan İsmet İnönü, idamlar dolayısıyla yaptığı açıklamada, "Dersim meselesini ortadan kaldırdık, son verdik. Dersim müşkilesinden kurtulduk. Dersim'i her türlü askeri hareketlerle temizledik" diyordu.

Ancak, "mesele" ortadan kalkmamıştı. 1938'e yine huzursuzluklarla girilmişti. Gazeteci Naşit Uluğ, şöyle anlatıyordu: "Azgınlık bu sefer Kalan mıntıkasında başladı. Kalanlılara bundan önce uslu oturduklarından dokunulmamıştı. Henüz imar ve temdin çalışmaları kendi bölgelerine erişmemiş olan Kalanlılar, ağaların ve Seyit'lerin tahrikine uyarak Diztaş karakoluna tecavüz ettiler. Kış gelmişti, dağlar karla örtülmüştü, yollar henüz bitirilmemişti, harekâta yazın devam edilmek üzere kış geçirildi. Havalar açılınca asker Kalan mıntıkasına girdi."

Bir başka "bahar"
Dersim'de yine hazırlık vardı. Yine bahar bekleniyordu. Ama bu kez hazırlıklar daha sistemli, tedbirler daha yoğundu. Başbakan da artık Celal Bayar'dı. Gerek 1937, gerekse 1938 harekâtını "yakinen" izleyen gazeteci Naşit Uluğ şunları aktarıyordu kitabında:

"Kamutay 1938 yaz tatiline girerken o zamanki Başbakan Celal Bayar, iç meseleler arasında Dersim'e de temas ederek, 'Bu yıl Dersim denilen işi kat'i surette tasfiye etmek için devletin bir tedbiri daha olduğunu ve ordumuzun Dersim havalisinde vazife alacağını ve umumi bir tarama hareketiyle bu meseleyi kökünden söküp atacağını söylemişti."

1938 harekâtı için her şey hazırdı. Öyle ki, harekâtın artık basılı bir "kılavuz kitabı" bile vardı. 1938 yılında Elazığ Turan Matbaası'nda Tunceli Vali ve Kumandanlığı tarafından bastırılan kitapçığın adı şöyleydi: "Tunceli bölgesinde yapılan eşkıya takibi hareketleri, köy arama ve silah toplama işleri hakkında kılavuz."

Dam nasıl yakılır?
Kılavuz, bir tenkil hareketi için gerekli tüm bilgileri içeriyordu. Örneğin, "köyde eşkıya araması" bölümünün 6. maddesinde "Silah atan köy yakılmalıdır" denilirken, 7. maddesinde bu işin nasıl yapılacağı anlatılıyordu: "Damlar taş ve topraktan ibaret olup yalnız tavan ve direkleri ve ağaç dalları vardır. Bunları yakmak güçtür. Ancak dam üstünden bir kısım toprak atılarak ağaçlar meydana çıkarılır. Toplanacak odun ve çalılar burada yakılmak suretiyle bina ateşe verilir. Oda kapısından içeriye odun yığarak ateşleme sureti ile genişletilir."

Kılavuzun "silah toplama" bölümünde de şu "bilgiler"e yer veriliyordu: "Silah teslime mecbur etmek için kadın ve çocukların toplanarak hükümete teslim edileceğini söylemek çok kere iyi netice verir. Bu gibilerin damlarını yakmak faydalıdır."

O günleri yaşayanlardan Şükrü Baykara'nın "kıran kırana" diye tanımladığı bir çatışma başlamıştı artık Tunceli'de. Genelkurmay yayınında, bu çatışmalardan 21 Temmuz 1938 günü Laç deresi civarında cereyan edeni şöyle anlatılıyordu:

"Haydutların sığındığı, ağızları mazgallı taş duvarlarla kapatılmış mağaralar, cesur askerlerimiz tarafından kuşatılmış, top ve makineli tüfek ateşinden başka 25'inci Alay'dan gönderilen istihkâm müfrezesi tarafından tahrip kalıpları atılmak suretiyle mağaralar tahrip edilerek içindekiler öldürülmüş, can havli ile dışarıya fırlayanlar da ateşle imha edilmişti. Böylece tarama sahası içindeki mağaralarda toplam olarak 216 haydut imha edilmiş, ayrıca 12 haydut cesedi Munzur suyu üzerinde görülmüştü."

Genelkurmay yayınının bundan sonrasında tarihler, mevki isimleri ve ölü sayıları birbirini izliyordu: "Haydutlardan 20 kadar ceset... Tayyare filosunun bombalı taarruzunda haydutlardan 40'tan fazla zayiat... Kaçmak isteyen 49 kişinin imhası... Dört köyden 395 haydudun ölü olarak ele geçirilmesi..."

Ve bir örnek: "Mameki Dağ Tugayı bölgesinde bir kuvvetimiz Çat Köyü'ne ateş baskını yaptı. Bu baskına haydutlar şiddetle karşı koydularsa da Çat Köyü'ndeki kalabalık, perişan bir halde bağrışma ve feryatlar içinde kaçıştılar. Bu müsademede haydutlar 15'i silahsız olmak üzere 70 kadardı. Müsademe sırasında 20 kadarı imha edildi."

Doğal olarak raporlara, belgelere yalnızca rakamlar ve kuru bilgiler yansıyordu. 80 yaşındaki Menez Akkaya ise, Nokta'ya anlattıklarıyla canlı bir tablo çiziyordu:

"Ben o zaman genç kızdım. Bizim köye askerler birkaç kez geldi gittiler. Bir şey yapmadılar bize. Türkçe bilmediğimiz için ne dediklerini anlamıyorduk. Daha sonra bir gün yine geldiler. Bütün köy halkını topladılar. 200-300 kişi vardı. Kadın, çoluk çocuk hepsi oradaydı. Hepimizi Değirmentaş'ın oraya götürdüler. Bize, silahlarımızı toplayıp serbest bırakacağız diyorlardı. Ama bizi çay kıyısına götürüp öldürdüler. Kocamı da öldürdüler. Biz üç kişi kurtulduk. Ben ağaca yapıştım, öyle kurtuldum. Günlerce aç susuz ölülerin yanında kaldık. Öyle olmuştu ki, korku diye bir şey kalmamıştı

1938 fırtınası Eylül sonunda diniyordu. Ardında binlerce ölü bırakarak. Genelkurmay yayınına bakılırsa, ölü sayısı 4 binden az değildi. Gerçi bu, Kurtuluş Savaşı boyunca 9 bin kişinin şehit olduğu düşünülünce oldukça büyük bir rakamdı, ama yine de "kesine yakın" olduğu söylenemezdi. Çünkü ölü sayıları genellikle yuvarlak hesaplarla veriliyor ve örneğin "tarama bölgesi içinden ölü ve diri 7954 kişi çıkarılmıştır" gibi, ölü sayısının bilinemeyeceği ifadeler kullanılıyordu.

Aralarında, özel olarak gönderilen Muhafız Alayı'nın bulunduğu yaklaşık 50-60 bin kişilik askeri kuvvet artık çekilmeye başlamıştı, Tunceli'den.

İsyan bitmiş, ölen ölmüştü. Kalan sağlar ise... Onlar için Bakanlar Kurulu, "Tunceli halkından ve yasak bölgelerin içinden ve dışından 5-7 bin kişinin Batı illerine nakil ve iskânı" kararını almıştı.

Ve İngiltere'nin Trabzon Konsolosu, Dersim olaylarıyla ilgili olarak Ankara'daki Büyükelçiliği'ne gönderdiği son raporunu şu değerlendirmeyle sonuçlandırıyordu: "Artık söylenen şu: Türkiye'de Kürt sorunu bitmiştir."


* Nokta Dergisinin 28 Haziran 1987 tarihli yıl 5, sayı 25'te "Dersim 1937-1938/ Yarım Yüzyıl Sonra" başlıklı dosyası Ayşenur Arslan, Hıdır Göktaş, Nadire Mater, Mahmut Övür ve Seral Özzeybek imzalarını taşıyor.

 
1938'de Dersim'de 2009'da Meclis'te: CHP... PDF Yazdır E-posta
@ARINGI
Yazar @ARINGI   
Cumartesi, 14 Kasım 2009 22:45

dersim38

1938’de Dersim’de neler oldu? Kaç bin Dersimli haksız yere öldürüldü? Kaç bin çocuk anasız babasız Anadolu’nun değişik yörelerine gönderildi?  Bu katliamı kim yaptı? Sorumlusu kimdi? Resmi tarih kitaplarında bu bilgiyi bulamazsınız. Sivil tarih kitaplarında, tarafsız araştırma kitaplarında aramanıza bile gerek yoktur. Biraz meraklıysanız internetteki ‘Dersim’ başlıklı sitelere kısacık bir göz atarak gerçeğin ne olduğunu, o tarihte neler yaşadığını anlayabilirsiniz.
Dersim konusunda, önce Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen konuştu, ardından CHP Genel Başkanı Deniz Baykal. Dersim sitelerine baktığınızda o dönemde yapılan katliamın CHP’nin tek parti iktidarında gerçekleştirildiğini, devletin bütün sorumlularının katliamın planlanmasında görev aldığını görebilirsiniz. Arada bir kopukluk olmadığını, CHP’nin bugünkü yöneticilerinin o gün yapılanları bugün aynı anlayışla savunduklarını fark edebilirsiniz.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Meclis’in açılışında, 1 Ekim’de yaptığı konuşmanın ardından Deniz Baykal şunları söylemişti: “Sen hayal içindesin, şehit vermeden, para harcamadan bu işi çözemezsin.” Yani ‘aynen devam’ diyordu. Yani Dersim’de benimsenen şiddetin devamını  öneriyordu. Onur Öymen ‘analar ağlamasın çözüm üretelim’ denmesine öfkelenmişti, bakın neler söyledi: “Analar ağlamasın diye pazarlığa kalkışıyorsunuz. Dersim’de analar ağlamadı mı?”
Deniz Baykal, dün Meclis’te konuşurken: “Herkesin etnik kimliği onun şerefidir” diyor ve sonra ilave ediyor: “Kürtçeyi seçmeli ders olarak okutmaya kalkamazsınız, Türkiye’yi bölersiniz.” Etnik kimliği şerefli olan Kürt de diyor ki, “Ben anadilimi unutmak, anadilimden kopmak istemiyorum. Devletimin bana bu konuda yardımcı olmasını istiyorum. Anadilimde okuyup yazabilecek bir eğitim için devletin çözüm bulmasını bekliyorum.”
***
Deniz Baykal, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a şöyle bir çağrıda bulundu: “Türküm diye göğsünü gere gere bağır.” Akıl alır gibi değil. Meclis, Kürt sorununa çözüm ararken, ana muhalefet lideri Deniz Baykal, Başbakan’a ben senden daha fazla Türk’üm diyerek manevi baskı yaratmaya çalışıyor. Başbakan’ın Türkiye’deki farklı etnik grupların varlığına vurgu yapmasından rahatsızlığını dile getiriyor.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal hükümetle böylesine bir milliyetçi yarışa girmekten nasıl bir yarar umuyor? Baykal, belli ki umudunu sorunun çözümü sırasında oluşabilecek milliyetçi tepkilere bağlamış. Bu şekilde oy oranını birkaç puan artırırım diye düşündüğü anlaşılıyor.
Şunu kabul edelim: CHP, çözümü güç ve netameli Kürt sorununu bir parçalanma siyaseti olarak kullanmaya karar vermiş. Yani toplumda gerginlik yaratmak onlara cazip geliyor. Ancak bu kez de yanılıyor Baykal. Çünkü sorunun çözümü artık bir ihtiyaç olarak, bir tarihsel kaçınılmazlık olarak Türkiye’nin önüne gelip dayatmış durumda.
AK Parti’nin tarihsel gelişmeye uygun olarak bu sorunun çözümünden yana hareket etmesi, muhalefet partileri tarafından sanki iktidar için bir zaaf gibi algılanıyor. İşte bu yanlış algılama, muhalefet partilerini statükoyu savunmaya götürüyor. Gerçeğe karşı anlamsız bir direnişe götürüyor.
***
Meclis’in Kürt meselesini böylesine kapsamlı bir şekilde tartışması büyük bir olaydır. Ahmet Türk’ün, Kürtlerin yıllardır yaşadığı haksız devlet baskısını büyük bir duyarlıkla dile getirmesi ve bunları Meclis’in çatısı altında dile getirmesi önemli bir adımdır.
CHP ve MHP yöneticileri ne derlerse desinler, Kürt sorununun demokrasi içinde çözümü, barış içinde çözümü için tarihi bir adım atıldı. Meclis’in bu meseleyi demokrasi amacıyla, daha fazla hak ve hukuk için ele alması yeni bir durumdur. İyi bir durumdur.
CHP, tek parti dönemindeki ‘devletçi-despotik’ geleneğini, yeniden köpürttü. Onur Öymen’in Dersim’i bir uyarı olarak hatırlatması tesadüf değildir. Baykal önderliğinde CHP 1930’ların tek parti politikasına geri döndü. Ancak aradan 70-80 sene geçti.
Dünya farklı bir yerde, Türkiye farklı bir yerde.
CHP’de demokrasiyi savunan, Kürt kimliği konusunda duyarlı olan milletvekillerinin, seçmenlerin bu duruma nasıl razı olduklarını da doğrusu merak ediyorum.
NOT: Dünkü yazımda Alevi katliamı yapan Kuyucu Murat Paşa’nın, Yavuz Selim’in veziri olduğunu yazmıştım. Kuyucu Murat Paşa, Yavuz Selim’in ölümünden çok sonra 1600’lü yıllarının başında Padişah I .Ahmet döneminde vezirlik yapmıştır. Düzeltir, okurlarımdan özür dilerim.

 
Mapushaneden öyküler-1 ÇAY MOLASI PDF Yazdır E-posta
@ARINGI
Yazar @ARINGI   
Pazartesi, 26 Ekim 2009 07:05

demir_isci

Sincan F Tipi Cevaevi'nde tutuklu bulunan Murat Güneş'in kaleminden emek öyküleri..
Otelin alt katı ana baba günü gibiydi. İşçiler sabah kahvaltılarını yapıyorlardı. Tabii buna kahvaltı denirse, hepi topu bir lokmaydı çünkü. Bir kısmı oturmuş, bir kısmı da ayaktaydı. Henüz uykularından sıyrılamamışlardı ve suratları beş karıştı. 

Bu otel, işçilerin çalıştığı fabrika tarafından belli bir süreliğine kapatılmıştı. İşçiler ekip ekip farklı şehirlerden gelerek bu otele yerleşmişlerdi. Her ekip değişik bir iş yapmak için gelmişti buraya.
 
İşçiler çaylarını içerlerken ortalıkta gezinip duran formen birden, “Haydi arkadaşlar! Haydi, herkes otobüse. Yolumuz uzun, anca gideriz. Haydi, haydi, kaldırın gövdenizi!” diye bağırdı ellerini şaplatarak.

Kısa boylu, sarışın ve kurnaz yüzlü bir adamdı. Saçları, ne kadar tarasa da elektrik çarpmış gibi dik dik duruyordu. Sırtındaki kalın paltosunun içinde gövdesini öne doğru yaylanarak yürüyordu. Baktı hiçbir hareket yok, bir iki kez daha ellerini şaplattı. Uyarısına işçilerin çoğu oralı olmadı. O da işçilerin arasında bir tur daha attı ve birkaç kez daha o bet sesiyle seslendi. “Ee haydi! Daha ne oyalanıp duruyorsunuz? Otobüs kapıda bizi bekliyor! Haydi bakalım, haydi!”
 
İşçiler yavaş yavaş yerlerinden kalkmaya, dış kapıya doğru yürümeye başladılar. Hiç acele etmiyorlardı. Sabah sabah formenin bağırıp çağırmasına öfkelenmiş, homurdanıp duruyorlardı.

“Şu çayımızı içeydik bari!” dedi biri.

Bir başkası, “Verilen kahvaltı ne ki? Bunu mideye indirmek beş dakkamızı almıyor zaten. Bir de kalkmışsın çay içmemize engel oluyorsun!”

İtirazlar gittikçe artıyordu. “Her dakikamızı hesaplıyor bu herif!” diye bir ses yükseldi.

Peşi sıra bir başkası, “Mesai saatlerimizi bu kadar ince hesaplamaz! Şuna bak, tipinde meymenet yok ki, aynı conilere benziyor.” dedi.

Her kafadan bir ses çıkıyordu. Ancak bu uzun sürmedi, bir süre daha söylendikten sonra sustular. 

Formen bu konuşulanları duyuyor, ama cevap vermiyordu. Sürekli sırıtıyor, etrafına tebessümler saçıyordu. Her gün aynı taktik… Yine sağır rolü oynuyordu. Bu tür diyaloglara girmek nedense işine gelmiyordu. Şikâyetler çoğalınca hemen oradan uzaklaşıyor, oyalanmak için otel sahibiyle laflıyordu. Onunla ne konuştuğu belli değildi, ama havadan sudan şeylerden bahsettiği kesindi. Çünkü ne kahvaltıda bir değişiklik oluyordu, ne de başka bir şeyde. 

İşçilerle aynı otelde kalıyordu kalmasına ama onlarla aynı sorunları yaşadığı söylenemezdi. Onun görevi patronu için vakitten ve nakitten en iyi şekilde tasarruf etmekti. İşçilerin tüm şikâyetlerine önce bahanelerle karşılık veriyor, o da olmadı sağırları oynuyor, işçilerin öfkesi dinsin diye bekliyordu. 

Mevsim kıştı. Dışarıda ayaz bıçak gibi keskindi. Kar gece boyunca yağmış, düştüğü yerlerde kalın bir tabaka oluşturmuştu. 

Otel ana cadde üzerindeydi. Caddenin her iki yanında da beş altı katlı binalar nerdeyse birbirlerine değecek şekilde yan yana sıralanmıştı. Sanki yolun her iki tarafına da birer beton duvar çekilmiş gibiydi. Yol karla kaplıydı. Ortasında biraz önce geçen ağır tonajlı bir aracın ardında bıraktığı iki adet çizgiden oluşan bembeyaz bir çarşaf…

Otelden dışarı çıkan aniden duruyor, şöyle bir etrafına bakınıyordu. Kapının önünde bir birikme oldu. O sırada soğuk bir rüzgâr ansızın gelip yüzlerine çarptı geçti. Ürpermişlerdi. Rüzgâr bazılarının ta içine işlemiş, tüylerini diken diken etmişti. 

Öyküler

Bir işçi elindeki sigarasını sağ yanda, kaldırımın üzerinde duran çöp variline nişanlayıp fırlattı. Tam isabetti. Aynı anda varilin içinden bir kedi miyavlayarak hızla dışarı fırladı ve binanın köşesinden kayboldu gitti. Hep bir ağızdan güldüler. 

Önce biri, ardından diğeri, yolun karşı tarafında duran otobüse doğru acele adımlarla yürüdüler. Her adımlarında çıtır çıtır sesler çıkıyordu. Otobüsün kapısına hepsi birden yükleniverdi. Bunun üzerine bir sıkışma oldu, ardından kargaşa çıktı. Ama sonunda içeri attılar kendilerini. Önceden gelen üç beş uyanık ön tarafı kapmıştı. Herkes oturduktan sonra bir kısmı ayakta kaldı. Bu sorunu her gün olduğu gibi oturanlarla nöbetleşe yer değiştirerek çözeceklerdi.  

Kimisinin elinde çay vardı hala. Kimisi oturduğu yerde ekmek arası bir şeyler yiyordu. Birkaç kişi hemen sigara yaktı. Ancak birden protesto sesleri yükseldi. Sabah sabah otobüste sigara dumanı hiç iyi olmuyordu. Hemen oylama yapıldı. Sonuçta sigara yakanlar söndürmek zorunda kaldı. 

Uzun bir yol vardı önlerinde. Yine aracın kliması yanmıyordu. Nerdeyse iki hafta olmuştu işe başlayalı, ama topu topu bir kez yanmıştı. O da ilk gün. Daha sonra arızalanmış mı ne olmuşsa artık bir daha yanmamıştı. Her gün tartışma çıkıyordu bu yüzden.  

Klima yanmayınca camlar buz tutuyor, ondan sonra da ne şoför önünü görebiliyor, ne de işçiler çevreyi seyredebiliyordu. Şoför bu nedenle yanında kolonya getirmeye başlamıştı. Otobüs seyir halindeyken gönüllü bir kişi şoförün yanına gidip oturuyor, cam buzlandıkça döküyordu kolonyayı. Çok çabuk buz tutuyordu cam. Sık sık dökmek gerekiyordu kolonyayı. Camda oluşan buz, yaprak damlaları gibi çatallaşarak her yöne yayılıveriyordu. 

Şoför otobüsü yavaş yavaş sürüyordu. Şehir merkezinden çıkmak üzereyken gerilerde oturan bir işçi kalın sesiyle bağırdı:“Kaptan! Bu klima niye yanmıyor, ha?”

Şoför gövdesini kıpırdatıp dikiz aynasına bir göz attı. “Abi daha yeni tamirden çıkardım! Ben de anlamadım gitti!” diye cevap verdi.

Başka bir işçi buz gibi bir sesle, “Nasıl anlamazsın, bari yalan söyleme!” dedi.

Şoför doğru söylediğini ispat etmek için, “Yemin ederim ki her gün tamire götürüyorum!” diye karşılık verdi.

Bir başkası soğuk ve sert bir sesle araya girdi: “Sen bilmeyeceksin de kim bilecek, biz mi bileceğiz? Her gün aynı sorun, böyle olmuyor ki! Ya adam akıllı tamir ettir şunu, ya da söyleyelim aracı değiştirsinler!”

Son sözünü söylerken yan koltukta oturan formene dik dik bakmıştı. Formen eşek değil ya anlamıştı. Hemen yatıştırıcı bir ses tonuyla, “Tamam, arkadaşlar uzatmayalım!” dedi. “Yarın bir kez daha tamire sokar, ondan sonra bakarız duruma!”

Az önce konuşan işçi tekrar şoföre doğru seslendi: “Şu kolonyalara verdiğin paralarla şimdiye bu sorunu hallederdin, ama nerdeee!”
 
Şoförün söyleyecek bir şeyi yoktu. Olsa da söylemeye niyeti yoktu zaten. Hem neyi savunacaktı? Yanmıyordu işte klima. Bu yüzden genelde karşılık vermemeye çalışıyor, buna dikkat ediyordu. Yoksa her an işçilerin hışmına uğrayabilirdi.

Belki de gerçekten bir arıza vardı ve bunu yaptıramıyordu şoför. Bu işten kazanacağı parayı bu tamir işine yatıracaktı belki de. İyi de bu kışın ortasında ve buz gibi bir aracın içinde yirmi beş kilometre gitmek hiç de çekilecek gibi değildi. Bir de üstüne üstlük akşama kadar açık havada çalışmak vardı. 

İşçiler otelden ayrılır ayrılmaz başlıyordu soğukla, ayazla mücadele etmeye. Bu olumsuz koşullar karşısında organizma ne yapsın? Kendi çapında, kendi imkânlarıyla, tüm hücrelerini çalıştırarak durumu idare etmeye çalışıyordu işte. 

Orta sıralardan bir işçi, “Şu radyoyu aç da türkü dinleyelim bari!” diye seslendi.

Bir işçi dışarıyı seyredebilmek için çakmağının arkasıyla buzları kazıyordu. Şoför kanalları karıştırmaya başladı. Herkes bir düşünceye dalıp gitti. Gelecek kaygıları o kadar çoktu ki, bunları düşünmekten düş kurmaya bile fırsat bulamıyorlardı.,,,,

_________________________________________________________________

 

ÇAY MOLASI -2

Otobüs ana yoldan çıkıp fabrika yoluna saptı. Karşıda şantiye görünüyordu.

ÇAY MOLASI -2

Otobüs ana yoldan çıkıp fabrika yoluna saptı. Karşıda şantiye görünüyordu. Bir süre daha gittikten sonra fabrikayı çeviren tel örgüleri geçip şantiye binasının yan tarafında durdu. İşçiler zar zor indiler otobüsten. Her bir tarafları kazık kesilmişti. Bazılarının gözlerinden hala uyku akıyordu. Sarhoş gibi sallana sallana merdivenlerden iniyorlardı. Ancak dışarıdaki ayaz araçtan ineni hemen kendine getiriyordu. Aşağıya inen, sağa sola şöyle bir bakıyor, sonra sırtındaki gocuğun yakaları arasına başını kısıyor, elleri cepte, iki büklüm yola koyuluyordu. 

Fabrika şantiyesinin yüksek çelik binaları ve bunların arka tarafında küçük bir tepenin yamacına dizili az sayıdaki ağaçların dışında görünürde başka bir şey yoktu. Bir gün önce yağan kar, bütün çevreyi, sanki özene bezene hiç boşluk bırakmamacasına beyaza boyamıştı. Ortalık bembeyazdı. Kar pırıl pırıl parıldıyor, kaynak ışığı gibi insanın gözünü alıyordu. 

Fabrikanın arsası, önceki sahipleri olan köylülere fabrika kurulacağı söylenmeden haraç mezat satın alınmıştı. 

Arsa işi halledildikten bir yıl sonra fabrika inşası adamakıllı ilerlemiş, çelik binalar bir bir yükselmişti. Makineler, borular parça parça yerlerine monte edilmeye başlanmıştı bile. 

Birçok firma ve taşeron iş yapıyordu burada. Bu patronların aralarında mevsim koşullarından ötürü çalıştıracak daimi ucuz işçi bulamayıp, dolayısıyla iyi kar yapamayacağını anlayan ve bu nedenle de işi yarım bırakıp çaktırmadan sıvışıp gidenler oluyordu. 

Sürekli taşeron şirketlerin biri gidiyor, biri geliyordu. Şantiyede taşeron ve ekip sirkülâsyonu yaşanıyordu. Sıcak geliyor, soğuk gidiyorlardı. Özellikle izolasyon ve çatı kaplama işi yapanlarda oluyordu bu. Çünkü açık alanda ve bu soğuk havada çalışacak işçi bulmak zordu. Kış günü bu işler yapılmazdı zaten, ama…
 
İşçiler malzeme konteynırlarının bulunduğu yere doğru hızlı adımlarla yürüyorlardı. Ekipler yapıkları işlere göre kendi takımlarını buradan alıyor, sonra çalıştıkları yerlere doğru gidiyorlardı. Otobüsten inen işçilerin arasından bir grup ayrılıp takımlarını aldı ve çalıştıkları binaya doğru yöneldi. 

Bu işçiler, binanın dördüncü katında, elli metre yüksekte çalışıyordu. Bu katta, çatının üzerine demirler (makaslar) konurken iç kısma vinçle indirilmiş üç beş tonluk huniye benzer parçalar vardı. Bu hunileri asıl yerlerine montaj yapıyorlardı. Çatının üstü açıktı. Henüz kaplama döşenmemişti.  

İşte yine yeni bir günün sabah ayazında işçiler dik merdivenlerden hızlı hızlı yukarı çıkıyorlardı. Çıktıkça, soğuk etkisini ikiye katlıyordu sanki. Arada bir de kuvvetli bir rüzgâr aniden ortaya çıkıyor, katlardaki tozu toprağı havaya kaldırıp işçilerin üzerine saldırıyor, onları iliklerine kadar ürpertiyordu. 

Üç tonluk triforun çelik halatını taşıyan Hasan nefes nefese kalmış bir vaziyette en son çıkmıştı kata. Yirmi metre uzunluğunda, başparmak kalınlığında pek ağır bir halattı bu. İçlerinde en kalıplısı olduğundan kendisi sırtlamıştı halatı. Bunu çatının üzerinde uygun bir yere bağlayacaklardı. Ayrıca daha önceden getirdikleri üç tane de bir buçuk tonluk vardı. Bunlarla parçaları yerlerinden oynatıyorlar, sonra asıl yerlerine getirip bağlıyorlardı. 

Bu yükseklikte esen rüzgârla birlikte daha da keskinleşen ayaz işçilerin ta içlerine dek işlemiş, hepsini de şöyle bir silkeleyip bırakmıştı. Daha işe girişmeden her bir tarafları donmuş, tiril tiril titremeye başlamışlardı. Hemen bir ateş yakmaya karar verdiler. Her gün yakıyorlardı. Aksi taktirde bırakın iş yapmayı, bir dakika bile duramazlardı burada. 

Yukarıya çıkarlarken sağdan soldan topladıkları tahtaları, kalasları, beşeonları bir köşeye yığmışlardı. Bunları balyozla kırarak ufak parçalar haline getirdiler. Sonra üst üste yığarak oksijenle çabucak tutuşturdular. Az sonra da çatırtı sesleriyle birlikte alevler bir yükselip bir alçalarak dans etmeye başladı. Odunlardan “çat, çat” sesler çıkıyor, kıvılcımlar havada uçuşuyordu. Bu kıvılcımlar sağanak bir şekilde işçilerin üzerine saldırıyor, onları biraz da olsa ürkütüyordu. 

Kısa sürede odunlar öyle bir yandı ki, alevler nerdeyse boylarını aşıyordu. İşçiler hemen ateşin çevresinde kollarını alevlere doğru uzatıp halaya durur gibi bir halka oluşturarak ısınmaya başladılar. Bu ısınma epey sürerdi. Ateşli sohbetler edilirdi. Vücutlar iyice gevşerken sohbet de derinleşirdi. Ama sohbetin en derin yerinde hep işlerinin başlarına geçerlerdi. 

Rüzgâr ıslık çalar gibi ikide bir esiyor, demirlerin üzerindeki karları süpürerek havaya savuruyordu. Bu savrulan karlar aşağıda bir çember oluşturan ve hem ısınıp hem de sohbet eden işçilerin üstüne aheste aheste düşüyordu.

ÇAY MOLASI -3

Savrulan karlar, çember oluşturan ve hem ısınıp hem de sohbet eden işçilerin üstüne aheste aheste düşüyordu

3
 
Gürül gürül yanan ateşin başından iki işçi ayrıldı. Kolon aralarındaki bağlantı demirlerinden (aşıklardan) yukarı çıkacak ve daha önceden kolona bağladıkları triforun halatını aşağı salacaklardı. 

Kısa boylu olanı geldiği günden beri yukarıya çıkmamıştı. Bu güne dek arkadaşlarını her nasıl yaptıysa artık hep atlatmıştı. Ancak şimdi ne olduysa birdenbire çıkmaya karar vermişti. Kolonun dibinde dikkatli gözlerle bir etrafına bir yukarıya bakıyor, çıkmadan önce kendini bu işe hazırlıyordu. Aslında içindeki gizli kalmış o yükseklik korkusunu, dolayısıyla kendine güvensizliğini yenmeye çalışıyordu. 

Kıvırcık saçlı, beyaz tenli ve atletik yapılı birisiydi. Kalın elbiselerinin üzerine ne bulduysa takmıştı. Emniyet kemeri, bareti, montaj eldiveni, çapak gözlüğü ve boğazına sımsıkı doladığı atkısıyla garip bir görüntü oluşturuyordu. Cepleri de bir sürü ıvır zıvırla doluydu. Çok ağır hareket ediyor, başını çevirirken vücuduyla birlikte dönüyordu. Bu haliyle astronot gibiydi. 

Diğer işçi, onun bu haline gülmeye başladı. Ancak o, bunu duymamazlıktan geldi ve elini aşığa atarak bir hamlede sıçrayıp gövdesini yukarı çekti. Bir üst demire geçmek için sağ elini tuttuğu aşıktan çekince az kalsın düşüyordu. Hemen kollarını aşığa dolayıp öyle hareketsiz kaldı. 

Eldiveni demire yapışmış, elini çekerken de iç kısmı yırtılarak orada kalmıştı. Çıkarken aşıklara dikkat etmemişti. Oysa şimdi üzerlerinin tümden buzdan kaplı olduğunu görüyordu. 

Kıvırcık şöyle hafifçe dışa doğru eğilip aşağılara baktı. İçindeki korkunun iyice büyüdüğünü hissetti. Neredeyse panikleyip orada kitlenip kalacaktı. Artık çıkmaktan vazgeçmiş, aşağıya nasıl ineceğini düşünüyordu. Bir süre aşıka sımsıkı sarılı bir durumda kaldı. Kendini az toparladıktan sonra bir adım boyu aşağıya, sıçradığı yere geri indi ve iner inmez de derin bir nefes alıp hızlıca bıraktı. Sanki bir uçurumun kenarından düşmekten son anda kurtulmuş gibi rahatlamıştı. Bu arada bir çift göz tarafından izlendiğini fark etti ve hemen kendini toparlayıp, “Yok arkadaş ben çıkmıyorum! Ne bu yaaa? Yok, yok hiç denemeyelim, ansızın gürp diye düşüveririz aşağıya!” dedi.
 
Diğer işçi ters ters arkadaşına baktı. Bu, korkusuz ve daha atak birisiydi. Soğuk yüzü, sakin duruşu ve gözüpekliliğiyle diğerlerinden çok farklıydı. En neşeli anında bile değişmezdi bu duruşu. Biraz önce de soğuk soğuk gülmüştü zaten. Ellerini hızlı hızlı ovuşturarak bir iki adım attı ve sinirli bir sesle, “Madem çıkmayacaksın, ne diye geldin o zaman?” dedi.

Kıvırcık bu söze bozulmuş, suratını ekşitmişti.

“Ya İsmail” dedi, “aşıklar buz tutmuş, görmüyor musun?”

İsmail, “Tamam be uzatma, çekil oradan, ben çıkarım!” diye ters bir cevap verdi.

Kıvırcık, “Anlamıyor musun, tehlikeli diyorum sana!” diyerek İsmail’in kolundan tuttu.

İsmail kolunu silkeleyerek kurtardı. “Bu güne kadar aklın nerdeydi?” dedi. “Daha önce bu tehlikeyi göremiyor muydun?”

Kıvırcık, İsmail’in kolunu yine tuttu ve, “Çok tehlikeli çok!” dedi.

İsmail nerdeyse bir tokat atacaktı ki tam da bu sırada diğer işçiler gelip ikisinin arasına giriverdi. Ondan sonra tartışmaya başladılar.

Kıvırcık, “Çalışmayalım, gidelim buradan” diye tutturmuştu. “Bugüne kadarki çalıştığımız yol paramızı karşılar. Başımıza bir iş gelmeden çekip gidelim. İş mi yok, başka bir iş bakarız.” diyerek arkadaşlarını ikna etmeye çalışıyordu.
 
Ancak diğerleri bu öneriye karşı çıktı. Evlerine zır boş dönmek istemiyorlardı. Hiç değilse ceplerinde birazcık da olsa para olmalıydı. Beş parasız eve gidilir miydi? Evdekiler ne derlerdi sonra? Öyle uzun boylu yakınmaya filan gerek yoktu. En az on beş gün daha çalışmak düşüncesindeydiler. Bu nedenle tartışmaya son nokta koyuldu. Kıvırcık yukarı çıkmayacak, aşağıda duracaktı. 

Bu karardan sonra gövdeleri kalınlığındaki kolonun sağından Hasan, ardından üç beş saniye sonra da solundan İsmail yukarı tırmandı. Triforun yanına varınca yerlerine yerleşip halatı saldılar aşağıya. Tam karşı kolondaki triforun yanına da bir kişi çıktı. O da aşağıya saldı halatı. Aşağıda kalan işçi de bu halatların uçlarındaki kancaları köşede duran parçanın üzerindeki kulaklara taktı. Sonra karşılıklı ileri geri çektirerek parçayı bir öncekinin yanına yanaştırmaya başladılar. 

Çanta gibi elde taşınabilen ve yassı bir kutuya benzeyen triforun üzerinde iki kol vardı. İçinden geçen halatı biri aşağı, biri yukarı çektiriyordu. Kollar kısa olduğundan dolayı halata yük binince hareket ettirmek zorlaşıyordu. Kolaylaştırmak için yarım metrelik ince bir boruyu kola takıp öyle çalıştırıyorlardı.
 
Aslında İsmail’in çıkmasına hiç gerek yoktu. Orada iki kişi fazlaydı. Hasan’ın “Buraya ben çıkıyorum” deyip demire elini atması sonrasında hemen peşinden gitmesi gereksiz bir hareketti. Biraz önceki tartışmadan sonra kendini mecbur mu hissetmişti ne, birdenbire o da yukarı çıkıvermişti. Tekrar aşağıya indi. 

Parçayı yerine getirip alt kattan gelen karşılığına cıvatalamaya başladılar. Ancak cıvataları taktıkça parçanın ağzı sona doğru şişmeye başladı. Nerden baksan beş parmak büyük gelmişti. Bunun üzerine cıvataları söktüler. Ağzından yukarı doğru bir balyoz sapı kadar üç yerden kesmeye karar vermişlerdi. İmalat hatası vardı. Böylesi imalat hatalarını genelde montajcılar düzeltirdi. Borunun çapını düzelteceklerdi. 

Ramazan hemen oksijeni yanaştırıp şalamayı eline aldı ve çizilen yerden kesmeye başladı. Geri kalanlar da bu fırsattan yararlanıp ısınmaya gitti. 

Ramazan, kısa boylu, ince bıyıklı ve renkli gözlüydü. Az konuşur, çok yerdi. Bir oturuşta iki kişilik yemek yemesine rağmen zayıftı. Kalıbında bir değişiklik olmuyordu. Buna rağmen epeyce güçlüydü. Genelde yalnız takılır, kalabalıktan hoşlanmazdı. İşine karışanı da hiç mi hiç sevmezdi. Neredeyse günaşırı içki içerdi. Gerçi burada bu mereti içmeyen yoktu. 

Ramazan kısa sürede üç yeri de düzgünce kesti. Peşinden kaynakçı kaynak makinesini yanaştırmıştı bile. Buradaki işçiler makinelerin tümünü de kullanabiliyordu. Kesilen yerler sağlarına sollarına çakılan kamalarla birleştirilip puntalandı. Sonra kaynakçı başladı kaynak çekmeye…  

Bugünkü ilk parçayı sorunlu da olsa yerine monte etmişlerdi.

Kesim işini yapan Ramazan cebinden sigara paketini çıkartırken, “Hadi bunu kutlayalım, birer sigara tellendirelim!” dedi.

Bunun üzerine hepsi de bulundukları yerlerde sigaralarını yaktı.

Ön cephede aşıkların üzerine oturan Hasan aşağıya inmemişti. Bunu fark eden İsmail, “Sen ne yapıyorsun bu soğukta orada?” diye aşağıdan seslendi.

Hasan şöyle yandan İsmail’e bakıp, “Hiç, öyle çevreye bakıyorum!” karşılığını verdi.

İsmail herhalde Hasan’ın orada yalnız kalmasına gönlü razı olmamış olacak ki, tekrar yukarı çıktı. Hasan’ın yanına varınca, “Bu soğuk beynini dondurup çalışmaz hale mi getirdi, ne?” dedi.

Hasan epeyce uzaktaki büyük dağın karla, sisle kaplı zirvesine bakıyordu. Başını İsmail’e doğru çevirdi ve, “Hadi benimki öyle diyelim. Peki, ya senin ne işin var şimdi burada?” dedi.

“Hiç işte, seni yalnız görünce yanına çıkayım dedim.”

“Öyle görülüyor ki senin beynin de donmak üzere. Ha, ne diyorsun?”

“Hiç de bile değil, benimkisi tıkır tıkır işliyor. Hele yanaş, dişlilerin sesini duyuyor musun?”
diyerek başını Hasan’ın kulağına yanaştırdı İsmail.

Hasan gülümseyerek, “Şimdi inmeyi düşünüyordum, madem geldin, az daha duralım bari” dedi. 

Bulundukları yerden hemen tüm şantiye alanını görebiliyorlardı. Emniyet kemerlerini aşıklara takıp etrafı seyre daldılar.

Hasan, “Şu karşıdaki iri dağın adı neydi yahu? Deminden beri düşünüyorum, bir türlü çıkaramadım” dedi.

İsmail, “Nasıl bilmezsin? Erciyes Dağı o.” dedi.

“Öyle ya, Erciyes bu.” dedi.

“Burada böyle bundan başka büyük dağ yok zaten.”

“Hatırlayamadım işte, oysa dilimin ucundaydı.”

“Zirvesini görebiliyor musun, sislerin arasından nasıl da uzanmış göğe doğru.”

“Biliyor musun, işte ben oraya gidip o zirveye çıkmak isterdim.”

“Deli misin, insan orada oksijensizlikten ölür be!”

“Öyle olsa, o civarda kartal nesli tükenirdi, onlara niye bir şey olmuyor?”

“Biz kartal mıyız, hem ne yapacaksın ki orada?”


Hasan gözlerini dağdan ayırmadan bir süre sessiz kaldı. Sonra, “Şu an için oraya çıkamayacağımı biliyorum. Ama oraya çıkmayı düşünmek güzel bir şey.” dedi.

“Boş düşünce seninkisi!” dedi İsmail.

“Şimdi olmasa da eğer kafaya koymuşsam ilerde çıkarım!” diye diretti Hasan.

“Boş iş boş!” dedi yine İsmail.

Bunun üzerine Hasan, “Ulaşılmaz gibi görünene ulaşma isteğin olmadıkça oraya ulaşamazsın tabii ki.” dedi.

İsmail hafifçe gülümseyerek, “Bilmece gibi konuşmaya başladın” dedi.

Hasan da gülerek, “Hayır, gayet açık konuştum. Ama sen anlamak istemedin” dedi.

İkisi de sustu ve gözlerini şantiye alanına çevirdiler. Tam karşılarında altmış metre yüksekliğinde bir silo duruyordu. Bunun yukarı doğru gittikçe daralan konik bir çatısı vardı. Tepesine yakın bir yerden zemine kadar belli bir meyille bir bant yolu iniyordu. Bu yol, indiği yerden de yeraltına doğru yirmi metre kadar daha ilerliyordu. 

Bu bant yolunun üzerinde birbirine bağlı küçük vagonlar vardı. Vagonlar yeraltından içeri dolu olarak tepeye çıkıyor, aynı şekilde alttan geldiği yere geri gidiyordu. Ters dönerken içindekiler silonun içine dökülürdü. Ancak şu an bu bant yolu çalışmıyordu… 

Bant yolunun montajında çalışan işçileri durdukları yerden rahatça görebiliyorlardı. Onlar da kendileri gibi taşeron işçisiydi. Zaten fabrika inşa halinde olduğu için, burada fabrika işçisi yoktu. Bu bant işçileriyle karşılıklı arada sırada birbirlerine el sallar, merhabalaşıyorlardı. 

Bu arada sol tarafta, konik çatının alt kısımlarında kaplama işi yapan işçilerin el salladıklarını gördüler. Bunlarla tanışıyorlardı. Hemen aynı şekilde karşılık verdiler. Bu işçilerle aynı şehirden birlikte gelmişlerdi ve aynı otelde kalıyorlardı. Şimdi de çay işareti yapıyorlardı. Bu iyiydi, biraz olsun içlerini ısıtabileceklerdi. İkisi birden anlaşıldı işaretini çaktılar. 

O sırada Hasan, sigarasından derin bir nefes çektikten sonra aniden öksürük krizine tutuldu. Gürültülü bir şekilde öksürüyordu. Bir ara yan dönüp aşağıya bir tükürük salladı. Tükürük, kattaki arkadaşının hemen önündeki sac levhanın üstüne tak diye düştü. Daha yere düşmeden donmuştu.

Kıvırcık aşağıdan kaşlarını çatarak, “Ne bu şimdi? Az kalsın kafamı kıracaktın!” dedi.

Hasan bir kez daha tükürdükten sonra, “Ne olacak?” dedi. “Görmüyor musun, demir yüzlük! Al bir tane daha, etti mi iki yüzlük!”

Kıvırcık gülümsemeye çalışarak, “Havada donan tükürüğü de ilk burda gördüm, iyi mi?” dedi ve aynı yere bu kez kendi tükürdü.

Baktı, birkaç saniye sonra o da dondu. Bunun üzerine başını yukarı kaldırıp, “Bu ayaz yakında iç organlarımızı da dondurabilir usta! O yüzden hemen buradan gidelim!” dedi.

Hasan, bu espri karşısında umursamaz bir tavırla, “Hadi oradan sen de!” dedi. 

Hasan'la İsmail aşağı inmeye başladı. Kata iner inmez ateşin başına koşturdular. 

Bu arada, yapılan işleri kontrol etmek için katlarda gezen formenlerden birisi yukarı geldi. Sinsice birdenbire ortaya çıkmıştı. Bu, otelde kalan formen değildi. Kat kat giydiği elbiselerle olduğundan daha iri görünüyordu. Atkısını başına öyle bir dolamış ki, yüzü zor seçiliyordu. İşçilere kuru bir selam verdikten sonra katı şöyle bir turladı. Yapılan işlere bir göz attı. Kaynakları kontrol etti. Sağını solunu iyice inceledikten sonra, “Hımm! Güzel!” dedi.

Ardından işle ilgili birtakım talimatlar verdi. Sonra çekti gitti. Artık bir daha gelmezdi. Formenlerden biri günde bir ya da iki kez böyle uğruyordu. Bunlar kontrol turunu tamamladıktan sonra şantiye binasının sıcak odalarına çekilirlerdi. Ekiplerin ne kadar iş çıkarabileceklerini iyi bildiklerinden, öyle ikide bir dolaşmıyorlardı. Bu bakımdan rahattılar. İşini aksatan filan olursa hemen anlıyor, ona göre davranıyorlardı.

Katta beş dakika durmamış

tersane_isci_mola

ÇAY MOLASI -2

Otobüs ana yoldan çıkıp fabrika yoluna saptı. Karşıda şantiye görünüyordu.


Otobüs ana yoldan çıkıp fabrika yoluna saptı. Karşıda şantiye görünüyordu. Bir süre daha gittikten sonra fabrikayı çeviren tel örgüleri geçip şantiye binasının yan tarafında durdu. İşçiler zar zor indiler otobüsten. Her bir tarafları kazık kesilmişti. Bazılarının gözlerinden hala uyku akıyordu. Sarhoş gibi sallana sallana merdivenlerden iniyorlardı. Ancak dışarıdaki ayaz araçtan ineni hemen kendine getiriyordu. Aşağıya inen, sağa sola şöyle bir bakıyor, sonra sırtındaki gocuğun yakaları arasına başını kısıyor, elleri cepte, iki büklüm yola koyuluyordu. 

Fabrika şantiyesinin yüksek çelik binaları ve bunların arka tarafında küçük bir tepenin yamacına dizili az sayıdaki ağaçların dışında görünürde başka bir şey yoktu. Bir gün önce yağan kar, bütün çevreyi, sanki özene bezene hiç boşluk bırakmamacasına beyaza boyamıştı. Ortalık bembeyazdı. Kar pırıl pırıl parıldıyor, kaynak ışığı gibi insanın gözünü alıyordu. 

Fabrikanın arsası, önceki sahipleri olan köylülere fabrika kurulacağı söylenmeden haraç mezat satın alınmıştı. 

Arsa işi halledildikten bir yıl sonra fabrika inşası adamakıllı ilerlemiş, çelik binalar bir bir yükselmişti. Makineler, borular parça parça yerlerine monte edilmeye başlanmıştı bile. 

Birçok firma ve taşeron iş yapıyordu burada. Bu patronların aralarında mevsim koşullarından ötürü çalıştıracak daimi ucuz işçi bulamayıp, dolayısıyla iyi kar yapamayacağını anlayan ve bu nedenle de işi yarım bırakıp çaktırmadan sıvışıp gidenler oluyordu. 

Sürekli taşeron şirketlerin biri gidiyor, biri geliyordu. Şantiyede taşeron ve ekip sirkülâsyonu yaşanıyordu. Sıcak geliyor, soğuk gidiyorlardı. Özellikle izolasyon ve çatı kaplama işi yapanlarda oluyordu bu. Çünkü açık alanda ve bu soğuk havada çalışacak işçi bulmak zordu. Kış günü bu işler yapılmazdı zaten, ama…
 
İşçiler malzeme konteynırlarının bulunduğu yere doğru hızlı adımlarla yürüyorlardı. Ekipler yapıkları işlere göre kendi takımlarını buradan alıyor, sonra çalıştıkları yerlere doğru gidiyorlardı. Otobüsten inen işçilerin arasından bir grup ayrılıp takımlarını aldı ve çalıştıkları binaya doğru yöneldi. 

Bu işçiler, binanın dördüncü katında, elli metre yüksekte çalışıyordu. Bu katta, çatının üzerine demirler (makaslar) konurken iç kısma vinçle indirilmiş üç beş tonluk huniye benzer parçalar vardı. Bu hunileri asıl yerlerine montaj yapıyorlardı. Çatının üstü açıktı. Henüz kaplama döşenmemişti.  

İşte yine yeni bir günün sabah ayazında işçiler dik merdivenlerden hızlı hızlı yukarı çıkıyorlardı. Çıktıkça, soğuk etkisini ikiye katlıyordu sanki. Arada bir de kuvvetli bir rüzgâr aniden ortaya çıkıyor, katlardaki tozu toprağı havaya kaldırıp işçilerin üzerine saldırıyor, onları iliklerine kadar ürpertiyordu. 

Üç tonluk triforun çelik halatını taşıyan Hasan nefes nefese kalmış bir vaziyette en son çıkmıştı kata. Yirmi metre uzunluğunda, başparmak kalınlığında pek ağır bir halattı bu. İçlerinde en kalıplısı olduğundan kendisi sırtlamıştı halatı. Bunu çatının üzerinde uygun bir yere bağlayacaklardı. Ayrıca daha önceden getirdikleri üç tane de bir buçuk tonluk vardı. Bunlarla parçaları yerlerinden oynatıyorlar, sonra asıl yerlerine getirip bağlıyorlardı. 

Bu yükseklikte esen rüzgârla birlikte daha da keskinleşen ayaz işçilerin ta içlerine dek işlemiş, hepsini de şöyle bir silkeleyip bırakmıştı. Daha işe girişmeden her bir tarafları donmuş, tiril tiril titremeye başlamışlardı. Hemen bir ateş yakmaya karar verdiler. Her gün yakıyorlardı. Aksi taktirde bırakın iş yapmayı, bir dakika bile duramazlardı burada. 

Yukarıya çıkarlarken sağdan soldan topladıkları tahtaları, kalasları, beşeonları bir köşeye yığmışlardı. Bunları balyozla kırarak ufak parçalar haline getirdiler. Sonra üst üste yığarak oksijenle çabucak tutuşturdular. Az sonra da çatırtı sesleriyle birlikte alevler bir yükselip bir alçalarak dans etmeye başladı. Odunlardan “çat, çat” sesler çıkıyor, kıvılcımlar havada uçuşuyordu. Bu kıvılcımlar sağanak bir şekilde işçilerin üzerine saldırıyor, onları biraz da olsa ürkütüyordu. 

Kısa sürede odunlar öyle bir yandı ki, alevler nerdeyse boylarını aşıyordu. İşçiler hemen ateşin çevresinde kollarını alevlere doğru uzatıp halaya durur gibi bir halka oluşturarak ısınmaya başladılar. Bu ısınma epey sürerdi. Ateşli sohbetler edilirdi. Vücutlar iyice gevşerken sohbet de derinleşirdi. Ama sohbetin en derin yerinde hep işlerinin başlarına geçerlerdi. 

Rüzgâr ıslık çalar gibi ikide bir esiyor, demirlerin üzerindeki karları süpürerek havaya savuruyordu. Bu savrulan karlar aşağıda bir çember oluşturan ve hem ısınıp hem de sohbet eden işçilerin üstüne aheste aheste düşüyordu.,,

______________________________________________________________________

 

ÇAY MOLASI -3

Savrulan karlar, çember oluşturan ve hem ısınıp hem de sohbet eden işçilerin üstüne aheste aheste düşüyordu

3
 
Gürül gürül yanan ateşin başından iki işçi ayrıldı. Kolon aralarındaki bağlantı demirlerinden (aşıklardan) yukarı çıkacak ve daha önceden kolona bağladıkları triforun halatını aşağı salacaklardı. 

Kısa boylu olanı geldiği günden beri yukarıya çıkmamıştı. Bu güne dek arkadaşlarını her nasıl yaptıysa artık hep atlatmıştı. Ancak şimdi ne olduysa birdenbire çıkmaya karar vermişti. Kolonun dibinde dikkatli gözlerle bir etrafına bir yukarıya bakıyor, çıkmadan önce kendini bu işe hazırlıyordu. Aslında içindeki gizli kalmış o yükseklik korkusunu, dolayısıyla kendine güvensizliğini yenmeye çalışıyordu. 

Kıvırcık saçlı, beyaz tenli ve atletik yapılı birisiydi. Kalın elbiselerinin üzerine ne bulduysa takmıştı. Emniyet kemeri, bareti, montaj eldiveni, çapak gözlüğü ve boğazına sımsıkı doladığı atkısıyla garip bir görüntü oluşturuyordu. Cepleri de bir sürü ıvır zıvırla doluydu. Çok ağır hareket ediyor, başını çevirirken vücuduyla birlikte dönüyordu. Bu haliyle astronot gibiydi. 

Diğer işçi, onun bu haline gülmeye başladı. Ancak o, bunu duymamazlıktan geldi ve elini aşığa atarak bir hamlede sıçrayıp gövdesini yukarı çekti. Bir üst demire geçmek için sağ elini tuttuğu aşıktan çekince az kalsın düşüyordu. Hemen kollarını aşığa dolayıp öyle hareketsiz kaldı. 

Eldiveni demire yapışmış, elini çekerken de iç kısmı yırtılarak orada kalmıştı. Çıkarken aşıklara dikkat etmemişti. Oysa şimdi üzerlerinin tümden buzdan kaplı olduğunu görüyordu. 

Kıvırcık şöyle hafifçe dışa doğru eğilip aşağılara baktı. İçindeki korkunun iyice büyüdüğünü hissetti. Neredeyse panikleyip orada kitlenip kalacaktı. Artık çıkmaktan vazgeçmiş, aşağıya nasıl ineceğini düşünüyordu. Bir süre aşıka sımsıkı sarılı bir durumda kaldı. Kendini az toparladıktan sonra bir adım boyu aşağıya, sıçradığı yere geri indi ve iner inmez de derin bir nefes alıp hızlıca bıraktı. Sanki bir uçurumun kenarından düşmekten son anda kurtulmuş gibi rahatlamıştı. Bu arada bir çift göz tarafından izlendiğini fark etti ve hemen kendini toparlayıp, “Yok arkadaş ben çıkmıyorum! Ne bu yaaa? Yok, yok hiç denemeyelim, ansızın gürp diye düşüveririz aşağıya!” dedi.
 
Diğer işçi ters ters arkadaşına baktı. Bu, korkusuz ve daha atak birisiydi. Soğuk yüzü, sakin duruşu ve gözüpekliliğiyle diğerlerinden çok farklıydı. En neşeli anında bile değişmezdi bu duruşu. Biraz önce de soğuk soğuk gülmüştü zaten. Ellerini hızlı hızlı ovuşturarak bir iki adım attı ve sinirli bir sesle, “Madem çıkmayacaksın, ne diye geldin o zaman?” dedi.

Kıvırcık bu söze bozulmuş, suratını ekşitmişti.

“Ya İsmail” dedi, “aşıklar buz tutmuş, görmüyor musun?”

İsmail, “Tamam be uzatma, çekil oradan, ben çıkarım!” diye ters bir cevap verdi.

Kıvırcık, “Anlamıyor musun, tehlikeli diyorum sana!” diyerek İsmail’in kolundan tuttu.

İsmail kolunu silkeleyerek kurtardı. “Bu güne kadar aklın nerdeydi?” dedi. “Daha önce bu tehlikeyi göremiyor muydun?”

Kıvırcık, İsmail’in kolunu yine tuttu ve, “Çok tehlikeli çok!” dedi.

İsmail nerdeyse bir tokat atacaktı ki tam da bu sırada diğer işçiler gelip ikisinin arasına giriverdi. Ondan sonra tartışmaya başladılar.

Kıvırcık, “Çalışmayalım, gidelim buradan” diye tutturmuştu. “Bugüne kadarki çalıştığımız yol paramızı karşılar. Başımıza bir iş gelmeden çekip gidelim. İş mi yok, başka bir iş bakarız.” diyerek arkadaşlarını ikna etmeye çalışıyordu.
 
Ancak diğerleri bu öneriye karşı çıktı. Evlerine zır boş dönmek istemiyorlardı. Hiç değilse ceplerinde birazcık da olsa para olmalıydı. Beş parasız eve gidilir miydi? Evdekiler ne derlerdi sonra? Öyle uzun boylu yakınmaya filan gerek yoktu. En az on beş gün daha çalışmak düşüncesindeydiler. Bu nedenle tartışmaya son nokta koyuldu. Kıvırcık yukarı çıkmayacak, aşağıda duracaktı. 

Bu karardan sonra gövdeleri kalınlığındaki kolonun sağından Hasan, ardından üç beş saniye sonra da solundan İsmail yukarı tırmandı. Triforun yanına varınca yerlerine yerleşip halatı saldılar aşağıya. Tam karşı kolondaki triforun yanına da bir kişi çıktı. O da aşağıya saldı halatı. Aşağıda kalan işçi de bu halatların uçlarındaki kancaları köşede duran parçanın üzerindeki kulaklara taktı. Sonra karşılıklı ileri geri çektirerek parçayı bir öncekinin yanına yanaştırmaya başladılar. 

Çanta gibi elde taşınabilen ve yassı bir kutuya benzeyen triforun üzerinde iki kol vardı. İçinden geçen halatı biri aşağı, biri yukarı çektiriyordu. Kollar kısa olduğundan dolayı halata yük binince hareket ettirmek zorlaşıyordu. Kolaylaştırmak için yarım metrelik ince bir boruyu kola takıp öyle çalıştırıyorlardı.
 
Aslında İsmail’in çıkmasına hiç gerek yoktu. Orada iki kişi fazlaydı. Hasan’ın “Buraya ben çıkıyorum” deyip demire elini atması sonrasında hemen peşinden gitmesi gereksiz bir hareketti. Biraz önceki tartışmadan sonra kendini mecbur mu hissetmişti ne, birdenbire o da yukarı çıkıvermişti. Tekrar aşağıya indi. 

Parçayı yerine getirip alt kattan gelen karşılığına cıvatalamaya başladılar. Ancak cıvataları taktıkça parçanın ağzı sona doğru şişmeye başladı. Nerden baksan beş parmak büyük gelmişti. Bunun üzerine cıvataları söktüler. Ağzından yukarı doğru bir balyoz sapı kadar üç yerden kesmeye karar vermişlerdi. İmalat hatası vardı. Böylesi imalat hatalarını genelde montajcılar düzeltirdi. Borunun çapını düzelteceklerdi. 

Ramazan hemen oksijeni yanaştırıp şalamayı eline aldı ve çizilen yerden kesmeye başladı. Geri kalanlar da bu fırsattan yararlanıp ısınmaya gitti. 

Ramazan, kısa boylu, ince bıyıklı ve renkli gözlüydü. Az konuşur, çok yerdi. Bir oturuşta iki kişilik yemek yemesine rağmen zayıftı. Kalıbında bir değişiklik olmuyordu. Buna rağmen epeyce güçlüydü. Genelde yalnız takılır, kalabalıktan hoşlanmazdı. İşine karışanı da hiç mi hiç sevmezdi. Neredeyse günaşırı içki içerdi. Gerçi burada bu mereti içmeyen yoktu. 

Ramazan kısa sürede üç yeri de düzgünce kesti. Peşinden kaynakçı kaynak makinesini yanaştırmıştı bile. Buradaki işçiler makinelerin tümünü de kullanabiliyordu. Kesilen yerler sağlarına sollarına çakılan kamalarla birleştirilip puntalandı. Sonra kaynakçı başladı kaynak çekmeye…  

Bugünkü ilk parçayı sorunlu da olsa yerine monte etmişlerdi.

Kesim işini yapan Ramazan cebinden sigara paketini çıkartırken, “Hadi bunu kutlayalım, birer sigara tellendirelim!” dedi.

Bunun üzerine hepsi de bulundukları yerlerde sigaralarını yaktı.

Ön cephede aşıkların üzerine oturan Hasan aşağıya inmemişti. Bunu fark eden İsmail, “Sen ne yapıyorsun bu soğukta orada?” diye aşağıdan seslendi.

Hasan şöyle yandan İsmail’e bakıp, “Hiç, öyle çevreye bakıyorum!” karşılığını verdi.

İsmail herhalde Hasan’ın orada yalnız kalmasına gönlü razı olmamış olacak ki, tekrar yukarı çıktı. Hasan’ın yanına varınca, “Bu soğuk beynini dondurup çalışmaz hale mi getirdi, ne?” dedi.

Hasan epeyce uzaktaki büyük dağın karla, sisle kaplı zirvesine bakıyordu. Başını İsmail’e doğru çevirdi ve, “Hadi benimki öyle diyelim. Peki, ya senin ne işin var şimdi burada?” dedi.

“Hiç işte, seni yalnız görünce yanına çıkayım dedim.”

“Öyle görülüyor ki senin beynin de donmak üzere. Ha, ne diyorsun?”

“Hiç de bile değil, benimkisi tıkır tıkır işliyor. Hele yanaş, dişlilerin sesini duyuyor musun?”
diyerek başını Hasan’ın kulağına yanaştırdı İsmail.

Hasan gülümseyerek, “Şimdi inmeyi düşünüyordum, madem geldin, az daha duralım bari” dedi. 

Bulundukları yerden hemen tüm şantiye alanını görebiliyorlardı. Emniyet kemerlerini aşıklara takıp etrafı seyre daldılar.

Hasan, “Şu karşıdaki iri dağın adı neydi yahu? Deminden beri düşünüyorum, bir türlü çıkaramadım” dedi.

İsmail, “Nasıl bilmezsin? Erciyes Dağı o.” dedi.

“Öyle ya, Erciyes bu.” dedi.

“Burada böyle bundan başka büyük dağ yok zaten.”

“Hatırlayamadım işte, oysa dilimin ucundaydı.”

“Zirvesini görebiliyor musun, sislerin arasından nasıl da uzanmış göğe doğru.”

“Biliyor musun, işte ben oraya gidip o zirveye çıkmak isterdim.”

“Deli misin, insan orada oksijensizlikten ölür be!”

“Öyle olsa, o civarda kartal nesli tükenirdi, onlara niye bir şey olmuyor?”

“Biz kartal mıyız, hem ne yapacaksın ki orada?”


Hasan gözlerini dağdan ayırmadan bir süre sessiz kaldı. Sonra, “Şu an için oraya çıkamayacağımı biliyorum. Ama oraya çıkmayı düşünmek güzel bir şey.” dedi.

“Boş düşünce seninkisi!” dedi İsmail.

“Şimdi olmasa da eğer kafaya koymuşsam ilerde çıkarım!” diye diretti Hasan.

“Boş iş boş!” dedi yine İsmail.

Bunun üzerine Hasan, “Ulaşılmaz gibi görünene ulaşma isteğin olmadıkça oraya ulaşamazsın tabii ki.” dedi.

İsmail hafifçe gülümseyerek, “Bilmece gibi konuşmaya başladın” dedi.

Hasan da gülerek, “Hayır, gayet açık konuştum. Ama sen anlamak istemedin” dedi.

İkisi de sustu ve gözlerini şantiye alanına çevirdiler. Tam karşılarında altmış metre yüksekliğinde bir silo duruyordu. Bunun yukarı doğru gittikçe daralan konik bir çatısı vardı. Tepesine yakın bir yerden zemine kadar belli bir meyille bir bant yolu iniyordu. Bu yol, indiği yerden de yeraltına doğru yirmi metre kadar daha ilerliyordu. 

Bu bant yolunun üzerinde birbirine bağlı küçük vagonlar vardı. Vagonlar yeraltından içeri dolu olarak tepeye çıkıyor, aynı şekilde alttan geldiği yere geri gidiyordu. Ters dönerken içindekiler silonun içine dökülürdü. Ancak şu an bu bant yolu çalışmıyordu… 

Bant yolunun montajında çalışan işçileri durdukları yerden rahatça görebiliyorlardı. Onlar da kendileri gibi taşeron işçisiydi. Zaten fabrika inşa halinde olduğu için, burada fabrika işçisi yoktu. Bu bant işçileriyle karşılıklı arada sırada birbirlerine el sallar, merhabalaşıyorlardı. 

Bu arada sol tarafta, konik çatının alt kısımlarında kaplama işi yapan işçilerin el salladıklarını gördüler. Bunlarla tanışıyorlardı. Hemen aynı şekilde karşılık verdiler. Bu işçilerle aynı şehirden birlikte gelmişlerdi ve aynı otelde kalıyorlardı. Şimdi de çay işareti yapıyorlardı. Bu iyiydi, biraz olsun içlerini ısıtabileceklerdi. İkisi birden anlaşıldı işaretini çaktılar. 

O sırada Hasan, sigarasından derin bir nefes çektikten sonra aniden öksürük krizine tutuldu. Gürültülü bir şekilde öksürüyordu. Bir ara yan dönüp aşağıya bir tükürük salladı. Tükürük, kattaki arkadaşının hemen önündeki sac levhanın üstüne tak diye düştü. Daha yere düşmeden donmuştu.

Kıvırcık aşağıdan kaşlarını çatarak, “Ne bu şimdi? Az kalsın kafamı kıracaktın!” dedi.

Hasan bir kez daha tükürdükten sonra, “Ne olacak?” dedi. “Görmüyor musun, demir yüzlük! Al bir tane daha, etti mi iki yüzlük!”

Kıvırcık gülümsemeye çalışarak, “Havada donan tükürüğü de ilk burda gördüm, iyi mi?” dedi ve aynı yere bu kez kendi tükürdü.

Baktı, birkaç saniye sonra o da dondu. Bunun üzerine başını yukarı kaldırıp, “Bu ayaz yakında iç organlarımızı da dondurabilir usta! O yüzden hemen buradan gidelim!” dedi.

Hasan, bu espri karşısında umursamaz bir tavırla, “Hadi oradan sen de!” dedi. 

Hasan'la İsmail aşağı inmeye başladı. Kata iner inmez ateşin başına koşturdular. 

Bu arada, yapılan işleri kontrol etmek için katlarda gezen formenlerden birisi yukarı geldi. Sinsice birdenbire ortaya çıkmıştı. Bu, otelde kalan formen değildi. Kat kat giydiği elbiselerle olduğundan daha iri görünüyordu. Atkısını başına öyle bir dolamış ki, yüzü zor seçiliyordu. İşçilere kuru bir selam verdikten sonra katı şöyle bir turladı. Yapılan işlere bir göz attı. Kaynakları kontrol etti. Sağını solunu iyice inceledikten sonra, “Hımm! Güzel!” dedi.

Ardından işle ilgili birtakım talimatlar verdi. Sonra çekti gitti. Artık bir daha gelmezdi. Formenlerden biri günde bir ya da iki kez böyle uğruyordu. Bunlar kontrol turunu tamamladıktan sonra şantiye binasının sıcak odalarına çekilirlerdi. Ekiplerin ne kadar iş çıkarabileceklerini iyi bildiklerinden, öyle ikide bir dolaşmıyorlardı. Bu bakımdan rahattılar. İşini aksatan filan olursa hemen anlıyor, ona göre davranıyorlardı.

Katta beş dakika durmamış

ÇAY MOLASI -4

Her şey soğuktu burada. Yemek soğuktu, masa soğuktu, oturdukları banklar soğuktan buz tutmuştu.


Öğleyin paydos edip yemek için aşağıya indiler. Aşağıda yemekhane diye tabir edilen derme çatma bir sac barakanın önünde bekleşen kalabalığın en arkasına geçip sıraya girdiler. Bu baraka şantiyenin tam ortasındaydı. Havada ufak bir yumuşama belirtisi bile yoktu. İşçiler soğuktan gerilmiş yüz ifadeleriyle sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. 

Baraka çok küçük olduğu için hepsinin bir arada yemek yemesi olanaksızdı. Yemeğini yiyen hemen kalkıyor, yerine anında bir başkası oturuyordu. Yaklaşık on kez devir dayım yapmak zorundaydılar. 

Nihayet sıra Hasanlara gelmişti. Yemeklerini alıp az bekledikten sonra bir masaya geçip oturdular. Verilen iki kap yemekti. Daha masaya koyar koymaz yemekler donmuş, üzerlerinde kalın bir yağ tabakası oluşmuştu. 

Her şey soğuktu burada. Yemek soğuktu, masa soğuktu, oturdukları banklar soğuktan buz tutmuştu. Burada insanlar da soğuk, hatta buz gibiydi. Yüzü gülen bir tane adam bile yoktu. Hepsinin de suratları beş karış gerilmiş durumdaydı. 

Hasanlar verilen bu kötü yemekleri yeyip yememe kararsızlığı içinde bocalarken tam karşılarındaki masada oturan kaplamacıları gördüler. Bak bunlar sıcak insanlardı işte. Karşılıklı kaş göz baş işaretleriyle selamlaşarak birbirlerine gülümsediler. Sonra ne olduysa birdenbire topluca masadan kalktılar. Kendi kendilerine söylenip duruyorlardı. Yemeklerini götürüp çöpe attılar. Hasanların yanından geçerlerken ustabaşı olanı masaya doğru hafifçe eğilerek, “Gözüm, yenmez bu yemek! Çayı ocağa koymuştuk, hemen gelin bekliyoruz.” dedi.

Hasan, “Birazdan oradayız!” dedi. 

Kaplamacılar uzaklaşır uzaklaşmaz yemekleri kaşıklamaya başladılar. Daha ilk kaşıklarında bıyıkları, sakalları hep yağ içinde kalmıştı. Bir tek İsmail yemeğine hiç dokunmamıştı. Öyle tabağın üzerinde yüzen yağ adacıklarını izliyor, arada bir de bunları kaşığıyla dürtüyor, ters çeviriyor ve bir araya topluyordu. Diğerleri birkaç kez daha kaşık sallayıp yemeği bıraktı. Sonra masadan kalktılar ve doğruca köşedeki çöp varilinin yanına giderek kalan yemekleri içine boca ettiler. 

Diğer masalarda da benzer şeyler oldu. Tavır her gün aynıydı. Patronlara defalarca söylemelerine rağmen bir türlü düzelmemişti bu yemek işi. Her gün kuru ekmekle karınlarını doyurmak zorunda kalıyorlardı. Sinirlenen patronlara ağız dolusu sövüyordu. Burada küfürün bini bir paraydı. Ama bundan öteye geçilmiyordu. Protestonun bütün hepsi bu kadardı. İçten içe öfkeleniyorlar, dıştan dışa sövüyorlardı sadece… 

Hasanlar yenmeyen bu yemekten sonra kaplamacıların yanına, konik çatının altına, ellerinde kalan ekmeği yiye yiye gittiler. 

İçerisi daire şeklinde ve çok genişti. Yan duvarların yüksekliği on metre kadardı. Çelik kapı bu duvar bitiminden başlıyor ve tepeye kadar yatay olarak çıkıyordu. Çatının üzerinde henüz üç tur sac döşenebilmiş ve bu turların ikisi de yarım bırakılmıştı. Gündüz içeriye aydınlık girsin diye her iki sırada bir de şeffaf sac konmuştu. Burada üç ayrı ekip çalışıyordu. Henüz işin başında sayılırlardı. Ancak bu hava koşullarında sac döşemek çok zordu. Hatta çalışmak bile doğru değildi burada. 

Kaplamacılar duvar dibinde yığılı tuğlalardan kendilerine bir köşe yapmışlardı. Gelenleri gördüklerinde ayağa kalkıp selamlaşarak tokalaştılar. Hasanlar tuğla yığınından altlarına birer tuğla çekti ve diğerlerinin aralarına sıkıştılar. 

Bir tuğlanın içini kırıp rezistans teli döşeyerek ocak işini çözmüşlerdi. Kenarda, üzerinde bardakların dizili durduğu tahta parçalarından yapılmış uyduruk bir masa vardı. Bir tenekede yaktıkları ateş tam ortalarında duruyordu. 

Bir işçi, elektrota taktığı yarım ekmeğini tavuk kızartır gibi ateşin üzerinde evirip çeviriyordu. Arada bir de ekmekten bir parça kopartarak ağzına atıyor, iştahlı iştahlı ağzını şapırdatarak çiğniyor, yan gözle de ocağın üzerindeki çaydanlığı kesiyordu. 

Ortalık mis gibi ekmek kokmuştu.

Ekmeğin kızartılışını dikkatle izleyen Ramazan dayanamayarak, “Kardeş ver şundan bir lokma! Ağzım sulandı yahu!”dedi.

Ardından uzatılan ekmek parçasını alıp anında midesine indiriverdi. Sonra iç çekerek, “Ekmeklerimizi keşke yemeseydik!” dedi. “Burada kızartıp öyle yerdik!”

Ramazan'la göz göze gelen Hasan gülümseyerek başını salladı. O sırada Aslan Usta yerinde kıpırdanıp çaydanlığa yakın duran arkadaşına dönerek, “Doldur şu çayları be gülüm! Daha ne bekliyorsun?” dedi.

Çaylar doldurulurken Hasan ellerini ateşe uzatıp öne doğru eğildi ve “Ne rezalet bir yemekti değil mi Aslan abi?” dedi.

“Her zamanki gibi berbattı!”
diye cevap verdi. Aslan Usta.

“Burada doğru düzgün sıcak bir yemek yiyemeyeceğiz galiba”


“Sadece yemek değil gözüm, çalışma koşulları da çok berbat!”

“Doğru diyorsun Aslan abi!”

“İşimiz zor yani gözüm!”


Bu arada çaylar dağıtıldı. Sohbet ve sıcak çay iyi gidiyordu.

Derken dört kaplama işçisi izin isteyip yanlarından ayrıldı ve çatıya çıktı. Çatı çok dik olduğu için üzerinde rahat çalışamıyorlardı. Bu yüzden bir sac boyu yukarıdan çok sayıda ip halat bağlayıp aşıkların üzerinden aşağıya doğru sallandırmışlardı. İşçiler ancak bunlara tutunarak çalışabiliyordu. 

Aşağıdakiler ikinci kez demlenen çayın son bardaklarını içiyorlardı. O kötü yemek sonrası içilen çay iyi gelmiş, yüzleri biraz olsun gülmüştü. Hasanlar da çalıştıkları binaya gideceklerdi artık. Aslan ustayla konuşarak ayağa kalktılar. Çaylardan son yudumlarını çekiyor, son sözler söyleniyordu. 

O sırada yukarıda bir sac kırıldı. Hemen ardından da bir çatırtı koptu. Aşağıdakiler bu sese başlarını kaldırdıkları anda, çatıdaki işçilerden biri tam önlerine bir ipten kayarak küt diye düştü. Birkaç saniye öylece işçiler bakakaldılar. Ellerindeki bardaklar havada asılı kalmış, zaman durmuştu sanki. 

İşçi şeffaf saca basmış ve oradan düşmüştü. Bu saclar ufak bir basınçla kırılıveriyordu. Nitekim üzerindeki ağırlığa dayanamayarak çatırtıyla kırılmış, işçinin ayakları altından kayıp gitmişti. 

Hasanlar işçinin yardımına koştu. Baktılar, adam sağlam. Düşerken ellerinden bırakmadığı ip az da olsa hızını kesmiş, yaşamını kurtarmıştı. Ancak ipi sıkıca tutmaya çalışırken ve sürtünmeden dolayı her iki parmakları parçalanmış, kemikleri etlerden fırlamıştı. 

Az sonra yaralı işçi şoktan çıkmış, kendine gelmişti. Arkadaşlarının yardımıyla yattığı yerden ayağa kalktı. Acıdan arada bir bağırıp çağırıyor, ellerini sallayıp duruyordu. Çevresinde bir kalabalık toplanmaya başlamıştı. Duyan ne olduğunu öğrenmek, kendi gözleriyle görmek için geliyordu.

Bir işçi, “Araba, araba!” diye bağırdı. “Araba getirelim hemen!”

Aslan Usta araba lafını duyar duymaz hızla, kaşla göz arasında şantiye idare binasına gitmişti. Biraz sonra da bir araba ile dönmüştü.
 
Olay yerine toplanan işçiler çatıdan düşenin yaralı olarak kurtulduğunu öğrendikten sonra rahatlamıştı sanki. Bazı guruplar işlerinin başına geri dönmüştü bile. Bazıları da orada dolanıp durmaya, kazayı konuşmaya ve tartışmaya başladı. 

Bu arada yaralı işçinin ellerini kaba saba sarmaladıktan sonra arabaya bindiler. Araba hareket etti. Biraz sonra da gözden kayboldu gitti. Yol, şehir merkezine dek epey uzundu. Bu nedenle yaralı işçi epeyce bir acıya katlanmak zorunda kalacaktı. 

Patronlar her nasıl olduysa arabayı vermişti. Çoğu zaman bunu bile yapmıyor, kaza olduğu an ortalıkta görünmüyorlardı. Kim bilir, belki de ölü olur diye yaşanacak öfke patlamasından korkuyorlardı. Ancak ölen olmadığını öğrendikten sonra rahatlamış, kaza yerine gelmişti. 

Şantiyede doktur yoktu. Revir diye adlandırdıkları kıytırık bir barakada sadece küçük basit yaraların pansumanları yaptırılabilirdi o kadar. Bunu da genelde yaralanan işçi kendisi yapıyordu zaten. 

Burada, daha ciddi bir yaralanma olayında yaşama şansın yok denecek kadar azdır. Ölmesen de çok kötü bir biçimde sakat kalman işten bile değildir. Kaza sırasında ölmediysen, hastaneye varana dek bu uzun yolda kan kaybından ölme olasılığın yüksektir. Çünkü ilk müdahale için gerekli ve zorunlu hiçbir şey şantiyede yoktur. Olması gerekirken yoktur işte! 

Kaza sonrası toplanan kalabalık yaralı işçi gidince dağıldı, herkes işinin başına döndü.

ÇAY MOLASI -3

Savrulan karlar, çember oluşturan ve hem ısınıp hem de sohbet eden işçilerin üstüne aheste aheste düşüyordu

3
 
Gürül gürül yanan ateşin başından iki işçi ayrıldı. Kolon aralarındaki bağlantı demirlerinden (aşıklardan) yukarı çıkacak ve daha önceden kolona bağladıkları triforun halatını aşağı salacaklardı. 

Kısa boylu olanı geldiği günden beri yukarıya çıkmamıştı. Bu güne dek arkadaşlarını her nasıl yaptıysa artık hep atlatmıştı. Ancak şimdi ne olduysa birdenbire çıkmaya karar vermişti. Kolonun dibinde dikkatli gözlerle bir etrafına bir yukarıya bakıyor, çıkmadan önce kendini bu işe hazırlıyordu. Aslında içindeki gizli kalmış o yükseklik korkusunu, dolayısıyla kendine güvensizliğini yenmeye çalışıyordu. 

Kıvırcık saçlı, beyaz tenli ve atletik yapılı birisiydi. Kalın elbiselerinin üzerine ne bulduysa takmıştı. Emniyet kemeri, bareti, montaj eldiveni, çapak gözlüğü ve boğazına sımsıkı doladığı atkısıyla garip bir görüntü oluşturuyordu. Cepleri de bir sürü ıvır zıvırla doluydu. Çok ağır hareket ediyor, başını çevirirken vücuduyla birlikte dönüyordu. Bu haliyle astronot gibiydi. 

Diğer işçi, onun bu haline gülmeye başladı. Ancak o, bunu duymamazlıktan geldi ve elini aşığa atarak bir hamlede sıçrayıp gövdesini yukarı çekti. Bir üst demire geçmek için sağ elini tuttuğu aşıktan çekince az kalsın düşüyordu. Hemen kollarını aşığa dolayıp öyle hareketsiz kaldı. 

Eldiveni demire yapışmış, elini çekerken de iç kısmı yırtılarak orada kalmıştı. Çıkarken aşıklara dikkat etmemişti. Oysa şimdi üzerlerinin tümden buzdan kaplı olduğunu görüyordu. 

Kıvırcık şöyle hafifçe dışa doğru eğilip aşağılara baktı. İçindeki korkunun iyice büyüdüğünü hissetti. Neredeyse panikleyip orada kitlenip kalacaktı. Artık çıkmaktan vazgeçmiş, aşağıya nasıl ineceğini düşünüyordu. Bir süre aşıka sımsıkı sarılı bir durumda kaldı. Kendini az toparladıktan sonra bir adım boyu aşağıya, sıçradığı yere geri indi ve iner inmez de derin bir nefes alıp hızlıca bıraktı. Sanki bir uçurumun kenarından düşmekten son anda kurtulmuş gibi rahatlamıştı. Bu arada bir çift göz tarafından izlendiğini fark etti ve hemen kendini toparlayıp, “Yok arkadaş ben çıkmıyorum! Ne bu yaaa? Yok, yok hiç denemeyelim, ansızın gürp diye düşüveririz aşağıya!” dedi.
 
Diğer işçi ters ters arkadaşına baktı. Bu, korkusuz ve daha atak birisiydi. Soğuk yüzü, sakin duruşu ve gözüpekliliğiyle diğerlerinden çok farklıydı. En neşeli anında bile değişmezdi bu duruşu. Biraz önce de soğuk soğuk gülmüştü zaten. Ellerini hızlı hızlı ovuşturarak bir iki adım attı ve sinirli bir sesle, “Madem çıkmayacaksın, ne diye geldin o zaman?” dedi.

Kıvırcık bu söze bozulmuş, suratını ekşitmişti.

“Ya İsmail” dedi, “aşıklar buz tutmuş, görmüyor musun?”

İsmail, “Tamam be uzatma, çekil oradan, ben çıkarım!” diye ters bir cevap verdi.

Kıvırcık, “Anlamıyor musun, tehlikeli diyorum sana!” diyerek İsmail’in kolundan tuttu.

İsmail kolunu silkeleyerek kurtardı. “Bu güne kadar aklın nerdeydi?” dedi. “Daha önce bu tehlikeyi göremiyor muydun?”

Kıvırcık, İsmail’in kolunu yine tuttu ve, “Çok tehlikeli çok!” dedi.

İsmail nerdeyse bir tokat atacaktı ki tam da bu sırada diğer işçiler gelip ikisinin arasına giriverdi. Ondan sonra tartışmaya başladılar.

Kıvırcık, “Çalışmayalım, gidelim buradan” diye tutturmuştu. “Bugüne kadarki çalıştığımız yol paramızı karşılar. Başımıza bir iş gelmeden çekip gidelim. İş mi yok, başka bir iş bakarız.” diyerek arkadaşlarını ikna etmeye çalışıyordu.
 
Ancak diğerleri bu öneriye karşı çıktı. Evlerine zır boş dönmek istemiyorlardı. Hiç değilse ceplerinde birazcık da olsa para olmalıydı. Beş parasız eve gidilir miydi? Evdekiler ne derlerdi sonra? Öyle uzun boylu yakınmaya filan gerek yoktu. En az on beş gün daha çalışmak düşüncesindeydiler. Bu nedenle tartışmaya son nokta koyuldu. Kıvırcık yukarı çıkmayacak, aşağıda duracaktı. 

Bu karardan sonra gövdeleri kalınlığındaki kolonun sağından Hasan, ardından üç beş saniye sonra da solundan İsmail yukarı tırmandı. Triforun yanına varınca yerlerine yerleşip halatı saldılar aşağıya. Tam karşı kolondaki triforun yanına da bir kişi çıktı. O da aşağıya saldı halatı. Aşağıda kalan işçi de bu halatların uçlarındaki kancaları köşede duran parçanın üzerindeki kulaklara taktı. Sonra karşılıklı ileri geri çektirerek parçayı bir öncekinin yanına yanaştırmaya başladılar. 

Çanta gibi elde taşınabilen ve yassı bir kutuya benzeyen triforun üzerinde iki kol vardı. İçinden geçen halatı biri aşağı, biri yukarı çektiriyordu. Kollar kısa olduğundan dolayı halata yük binince hareket ettirmek zorlaşıyordu. Kolaylaştırmak için yarım metrelik ince bir boruyu kola takıp öyle çalıştırıyorlardı.
 
Aslında İsmail’in çıkmasına hiç gerek yoktu. Orada iki kişi fazlaydı. Hasan’ın “Buraya ben çıkıyorum” deyip demire elini atması sonrasında hemen peşinden gitmesi gereksiz bir hareketti. Biraz önceki tartışmadan sonra kendini mecbur mu hissetmişti ne, birdenbire o da yukarı çıkıvermişti. Tekrar aşağıya indi. 

Parçayı yerine getirip alt kattan gelen karşılığına cıvatalamaya başladılar. Ancak cıvataları taktıkça parçanın ağzı sona doğru şişmeye başladı. Nerden baksan beş parmak büyük gelmişti. Bunun üzerine cıvataları söktüler. Ağzından yukarı doğru bir balyoz sapı kadar üç yerden kesmeye karar vermişlerdi. İmalat hatası vardı. Böylesi imalat hatalarını genelde montajcılar düzeltirdi. Borunun çapını düzelteceklerdi. 

Ramazan hemen oksijeni yanaştırıp şalamayı eline aldı ve çizilen yerden kesmeye başladı. Geri kalanlar da bu fırsattan yararlanıp ısınmaya gitti. 

Ramazan, kısa boylu, ince bıyıklı ve renkli gözlüydü. Az konuşur, çok yerdi. Bir oturuşta iki kişilik yemek yemesine rağmen zayıftı. Kalıbında bir değişiklik olmuyordu. Buna rağmen epeyce güçlüydü. Genelde yalnız takılır, kalabalıktan hoşlanmazdı. İşine karışanı da hiç mi hiç sevmezdi. Neredeyse günaşırı içki içerdi. Gerçi burada bu mereti içmeyen yoktu. 

Ramazan kısa sürede üç yeri de düzgünce kesti. Peşinden kaynakçı kaynak makinesini yanaştırmıştı bile. Buradaki işçiler makinelerin tümünü de kullanabiliyordu. Kesilen yerler sağlarına sollarına çakılan kamalarla birleştirilip puntalandı. Sonra kaynakçı başladı kaynak çekmeye…  

Bugünkü ilk parçayı sorunlu da olsa yerine monte etmişlerdi.

Kesim işini yapan Ramazan cebinden sigara paketini çıkartırken, “Hadi bunu kutlayalım, birer sigara tellendirelim!” dedi.

Bunun üzerine hepsi de bulundukları yerlerde sigaralarını yaktı.

Ön cephede aşıkların üzerine oturan Hasan aşağıya inmemişti. Bunu fark eden İsmail, “Sen ne yapıyorsun bu soğukta orada?” diye aşağıdan seslendi.

Hasan şöyle yandan İsmail’e bakıp, “Hiç, öyle çevreye bakıyorum!” karşılığını verdi.

İsmail herhalde Hasan’ın orada yalnız kalmasına gönlü razı olmamış olacak ki, tekrar yukarı çıktı. Hasan’ın yanına varınca, “Bu soğuk beynini dondurup çalışmaz hale mi getirdi, ne?” dedi.

Hasan epeyce uzaktaki büyük dağın karla, sisle kaplı zirvesine bakıyordu. Başını İsmail’e doğru çevirdi ve, “Hadi benimki öyle diyelim. Peki, ya senin ne işin var şimdi burada?” dedi.

“Hiç işte, seni yalnız görünce yanına çıkayım dedim.”

“Öyle görülüyor ki senin beynin de donmak üzere. Ha, ne diyorsun?”

“Hiç de bile değil, benimkisi tıkır tıkır işliyor. Hele yanaş, dişlilerin sesini duyuyor musun?”
diyerek başını Hasan’ın kulağına yanaştırdı İsmail.

Hasan gülümseyerek, “Şimdi inmeyi düşünüyordum, madem geldin, az daha duralım bari” dedi. 

Bulundukları yerden hemen tüm şantiye alanını görebiliyorlardı. Emniyet kemerlerini aşıklara takıp etrafı seyre daldılar.

Hasan, “Şu karşıdaki iri dağın adı neydi yahu? Deminden beri düşünüyorum, bir türlü çıkaramadım” dedi.

İsmail, “Nasıl bilmezsin? Erciyes Dağı o.” dedi.

“Öyle ya, Erciyes bu.” dedi.

“Burada böyle bundan başka büyük dağ yok zaten.”

“Hatırlayamadım işte, oysa dilimin ucundaydı.”

“Zirvesini görebiliyor musun, sislerin arasından nasıl da uzanmış göğe doğru.”

“Biliyor musun, işte ben oraya gidip o zirveye çıkmak isterdim.”

“Deli misin, insan orada oksijensizlikten ölür be!”

“Öyle olsa, o civarda kartal nesli tükenirdi, onlara niye bir şey olmuyor?”

“Biz kartal mıyız, hem ne yapacaksın ki orada?”


Hasan gözlerini dağdan ayırmadan bir süre sessiz kaldı. Sonra, “Şu an için oraya çıkamayacağımı biliyorum. Ama oraya çıkmayı düşünmek güzel bir şey.” dedi.

“Boş düşünce seninkisi!” dedi İsmail.

“Şimdi olmasa da eğer kafaya koymuşsam ilerde çıkarım!” diye diretti Hasan.

“Boş iş boş!” dedi yine İsmail.

Bunun üzerine Hasan, “Ulaşılmaz gibi görünene ulaşma isteğin olmadıkça oraya ulaşamazsın tabii ki.” dedi.

İsmail hafifçe gülümseyerek, “Bilmece gibi konuşmaya başladın” dedi.

Hasan da gülerek, “Hayır, gayet açık konuştum. Ama sen anlamak istemedin” dedi.

İkisi de sustu ve gözlerini şantiye alanına çevirdiler. Tam karşılarında altmış metre yüksekliğinde bir silo duruyordu. Bunun yukarı doğru gittikçe daralan konik bir çatısı vardı. Tepesine yakın bir yerden zemine kadar belli bir meyille bir bant yolu iniyordu. Bu yol, indiği yerden de yeraltına doğru yirmi metre kadar daha ilerliyordu. 

Bu bant yolunun üzerinde birbirine bağlı küçük vagonlar vardı. Vagonlar yeraltından içeri dolu olarak tepeye çıkıyor, aynı şekilde alttan geldiği yere geri gidiyordu. Ters dönerken içindekiler silonun içine dökülürdü. Ancak şu an bu bant yolu çalışmıyordu… 

Bant yolunun montajında çalışan işçileri durdukları yerden rahatça görebiliyorlardı. Onlar da kendileri gibi taşeron işçisiydi. Zaten fabrika inşa halinde olduğu için, burada fabrika işçisi yoktu. Bu bant işçileriyle karşılıklı arada sırada birbirlerine el sallar, merhabalaşıyorlardı. 

Bu arada sol tarafta, konik çatının alt kısımlarında kaplama işi yapan işçilerin el salladıklarını gördüler. Bunlarla tanışıyorlardı. Hemen aynı şekilde karşılık verdiler. Bu işçilerle aynı şehirden birlikte gelmişlerdi ve aynı otelde kalıyorlardı. Şimdi de çay işareti yapıyorlardı. Bu iyiydi, biraz olsun içlerini ısıtabileceklerdi. İkisi birden anlaşıldı işaretini çaktılar. 

O sırada Hasan, sigarasından derin bir nefes çektikten sonra aniden öksürük krizine tutuldu. Gürültülü bir şekilde öksürüyordu. Bir ara yan dönüp aşağıya bir tükürük salladı. Tükürük, kattaki arkadaşının hemen önündeki sac levhanın üstüne tak diye düştü. Daha yere düşmeden donmuştu.

Kıvırcık aşağıdan kaşlarını çatarak, “Ne bu şimdi? Az kalsın kafamı kıracaktın!” dedi.

Hasan bir kez daha tükürdükten sonra, “Ne olacak?” dedi. “Görmüyor musun, demir yüzlük! Al bir tane daha, etti mi iki yüzlük!”

Kıvırcık gülümsemeye çalışarak, “Havada donan tükürüğü de ilk burda gördüm, iyi mi?” dedi ve aynı yere bu kez kendi tükürdü.

Baktı, birkaç saniye sonra o da dondu. Bunun üzerine başını yukarı kaldırıp, “Bu ayaz yakında iç organlarımızı da dondurabilir usta! O yüzden hemen buradan gidelim!” dedi.

Hasan, bu espri karşısında umursamaz bir tavırla, “Hadi oradan sen de!” dedi. 

Hasan'la İsmail aşağı inmeye başladı. Kata iner inmez ateşin başına koşturdular. 

Bu arada, yapılan işleri kontrol etmek için katlarda gezen formenlerden birisi yukarı geldi. Sinsice birdenbire ortaya çıkmıştı. Bu, otelde kalan formen değildi. Kat kat giydiği elbiselerle olduğundan daha iri görünüyordu. Atkısını başına öyle bir dolamış ki, yüzü zor seçiliyordu. İşçilere kuru bir selam verdikten sonra katı şöyle bir turladı. Yapılan işlere bir göz attı. Kaynakları kontrol etti. Sağını solunu iyice inceledikten sonra, “Hımm! Güzel!” dedi.

Ardından işle ilgili birtakım talimatlar verdi. Sonra çekti gitti. Artık bir daha gelmezdi. Formenlerden biri günde bir ya da iki kez böyle uğruyordu. Bunlar kontrol turunu tamamladıktan sonra şantiye binasının sıcak odalarına çekilirlerdi. Ekiplerin ne kadar iş çıkarabileceklerini iyi bildiklerinden, öyle ikide bir dolaşmıyorlardı. Bu bakımdan rahattılar. İşini aksatan filan olursa hemen anlıyor, ona göre davranıyorlardı.

Katta beş dakika durmamıştır...

_______________________________________________________________________

ÇAY MOLASI -4

Her şey soğuktu burada. Yemek soğuktu, masa soğuktu, oturdukları banklar soğuktan buz tutmuştu.


Öğleyin paydos edip yemek için aşağıya indiler. Aşağıda yemekhane diye tabir edilen derme çatma bir sac barakanın önünde bekleşen kalabalığın en arkasına geçip sıraya girdiler. Bu baraka şantiyenin tam ortasındaydı. Havada ufak bir yumuşama belirtisi bile yoktu. İşçiler soğuktan gerilmiş yüz ifadeleriyle sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. 

Baraka çok küçük olduğu için hepsinin bir arada yemek yemesi olanaksızdı. Yemeğini yiyen hemen kalkıyor, yerine anında bir başkası oturuyordu. Yaklaşık on kez devir dayım yapmak zorundaydılar. 

Nihayet sıra Hasanlara gelmişti. Yemeklerini alıp az bekledikten sonra bir masaya geçip oturdular. Verilen iki kap yemekti. Daha masaya koyar koymaz yemekler donmuş, üzerlerinde kalın bir yağ tabakası oluşmuştu. 

Her şey soğuktu burada. Yemek soğuktu, masa soğuktu, oturdukları banklar soğuktan buz tutmuştu. Burada insanlar da soğuk, hatta buz gibiydi. Yüzü gülen bir tane adam bile yoktu. Hepsinin de suratları beş karış gerilmiş durumdaydı. 

Hasanlar verilen bu kötü yemekleri yeyip yememe kararsızlığı içinde bocalarken tam karşılarındaki masada oturan kaplamacıları gördüler. Bak bunlar sıcak insanlardı işte. Karşılıklı kaş göz baş işaretleriyle selamlaşarak birbirlerine gülümsediler. Sonra ne olduysa birdenbire topluca masadan kalktılar. Kendi kendilerine söylenip duruyorlardı. Yemeklerini götürüp çöpe attılar. Hasanların yanından geçerlerken ustabaşı olanı masaya doğru hafifçe eğilerek, “Gözüm, yenmez bu yemek! Çayı ocağa koymuştuk, hemen gelin bekliyoruz.” dedi.

Hasan, “Birazdan oradayız!” dedi. 

Kaplamacılar uzaklaşır uzaklaşmaz yemekleri kaşıklamaya başladılar. Daha ilk kaşıklarında bıyıkları, sakalları hep yağ içinde kalmıştı. Bir tek İsmail yemeğine hiç dokunmamıştı. Öyle tabağın üzerinde yüzen yağ adacıklarını izliyor, arada bir de bunları kaşığıyla dürtüyor, ters çeviriyor ve bir araya topluyordu. Diğerleri birkaç kez daha kaşık sallayıp yemeği bıraktı. Sonra masadan kalktılar ve doğruca köşedeki çöp varilinin yanına giderek kalan yemekleri içine boca ettiler. 

Diğer masalarda da benzer şeyler oldu. Tavır her gün aynıydı. Patronlara defalarca söylemelerine rağmen bir türlü düzelmemişti bu yemek işi. Her gün kuru ekmekle karınlarını doyurmak zorunda kalıyorlardı. Sinirlenen patronlara ağız dolusu sövüyordu. Burada küfürün bini bir paraydı. Ama bundan öteye geçilmiyordu. Protestonun bütün hepsi bu kadardı. İçten içe öfkeleniyorlar, dıştan dışa sövüyorlardı sadece… 

Hasanlar yenmeyen bu yemekten sonra kaplamacıların yanına, konik çatının altına, ellerinde kalan ekmeği yiye yiye gittiler. 

İçerisi daire şeklinde ve çok genişti. Yan duvarların yüksekliği on metre kadardı. Çelik kapı bu duvar bitiminden başlıyor ve tepeye kadar yatay olarak çıkıyordu. Çatının üzerinde henüz üç tur sac döşenebilmiş ve bu turların ikisi de yarım bırakılmıştı. Gündüz içeriye aydınlık girsin diye her iki sırada bir de şeffaf sac konmuştu. Burada üç ayrı ekip çalışıyordu. Henüz işin başında sayılırlardı. Ancak bu hava koşullarında sac döşemek çok zordu. Hatta çalışmak bile doğru değildi burada. 

Kaplamacılar duvar dibinde yığılı tuğlalardan kendilerine bir köşe yapmışlardı. Gelenleri gördüklerinde ayağa kalkıp selamlaşarak tokalaştılar. Hasanlar tuğla yığınından altlarına birer tuğla çekti ve diğerlerinin aralarına sıkıştılar. 

Bir tuğlanın içini kırıp rezistans teli döşeyerek ocak işini çözmüşlerdi. Kenarda, üzerinde bardakların dizili durduğu tahta parçalarından yapılmış uyduruk bir masa vardı. Bir tenekede yaktıkları ateş tam ortalarında duruyordu. 

Bir işçi, elektrota taktığı yarım ekmeğini tavuk kızartır gibi ateşin üzerinde evirip çeviriyordu. Arada bir de ekmekten bir parça kopartarak ağzına atıyor, iştahlı iştahlı ağzını şapırdatarak çiğniyor, yan gözle de ocağın üzerindeki çaydanlığı kesiyordu. 

Ortalık mis gibi ekmek kokmuştu.

Ekmeğin kızartılışını dikkatle izleyen Ramazan dayanamayarak, “Kardeş ver şundan bir lokma! Ağzım sulandı yahu!”dedi.

Ardından uzatılan ekmek parçasını alıp anında midesine indiriverdi. Sonra iç çekerek, “Ekmeklerimizi keşke yemeseydik!” dedi. “Burada kızartıp öyle yerdik!”

Ramazan'la göz göze gelen Hasan gülümseyerek başını salladı. O sırada Aslan Usta yerinde kıpırdanıp çaydanlığa yakın duran arkadaşına dönerek, “Doldur şu çayları be gülüm! Daha ne bekliyorsun?” dedi.

Çaylar doldurulurken Hasan ellerini ateşe uzatıp öne doğru eğildi ve “Ne rezalet bir yemekti değil mi Aslan abi?” dedi.

“Her zamanki gibi berbattı!”
diye cevap verdi. Aslan Usta.

“Burada doğru düzgün sıcak bir yemek yiyemeyeceğiz galiba”


“Sadece yemek değil gözüm, çalışma koşulları da çok berbat!”

“Doğru diyorsun Aslan abi!”

“İşimiz zor yani gözüm!”


Bu arada çaylar dağıtıldı. Sohbet ve sıcak çay iyi gidiyordu.

Derken dört kaplama işçisi izin isteyip yanlarından ayrıldı ve çatıya çıktı. Çatı çok dik olduğu için üzerinde rahat çalışamıyorlardı. Bu yüzden bir sac boyu yukarıdan çok sayıda ip halat bağlayıp aşıkların üzerinden aşağıya doğru sallandırmışlardı. İşçiler ancak bunlara tutunarak çalışabiliyordu. 

Aşağıdakiler ikinci kez demlenen çayın son bardaklarını içiyorlardı. O kötü yemek sonrası içilen çay iyi gelmiş, yüzleri biraz olsun gülmüştü. Hasanlar da çalıştıkları binaya gideceklerdi artık. Aslan ustayla konuşarak ayağa kalktılar. Çaylardan son yudumlarını çekiyor, son sözler söyleniyordu. 

O sırada yukarıda bir sac kırıldı. Hemen ardından da bir çatırtı koptu. Aşağıdakiler bu sese başlarını kaldırdıkları anda, çatıdaki işçilerden biri tam önlerine bir ipten kayarak küt diye düştü. Birkaç saniye öylece işçiler bakakaldılar. Ellerindeki bardaklar havada asılı kalmış, zaman durmuştu sanki. 

İşçi şeffaf saca basmış ve oradan düşmüştü. Bu saclar ufak bir basınçla kırılıveriyordu. Nitekim üzerindeki ağırlığa dayanamayarak çatırtıyla kırılmış, işçinin ayakları altından kayıp gitmişti. 

Hasanlar işçinin yardımına koştu. Baktılar, adam sağlam. Düşerken ellerinden bırakmadığı ip az da olsa hızını kesmiş, yaşamını kurtarmıştı. Ancak ipi sıkıca tutmaya çalışırken ve sürtünmeden dolayı her iki parmakları parçalanmış, kemikleri etlerden fırlamıştı. 

Az sonra yaralı işçi şoktan çıkmış, kendine gelmişti. Arkadaşlarının yardımıyla yattığı yerden ayağa kalktı. Acıdan arada bir bağırıp çağırıyor, ellerini sallayıp duruyordu. Çevresinde bir kalabalık toplanmaya başlamıştı. Duyan ne olduğunu öğrenmek, kendi gözleriyle görmek için geliyordu.

Bir işçi, “Araba, araba!” diye bağırdı. “Araba getirelim hemen!”

Aslan Usta araba lafını duyar duymaz hızla, kaşla göz arasında şantiye idare binasına gitmişti. Biraz sonra da bir araba ile dönmüştü.
 
Olay yerine toplanan işçiler çatıdan düşenin yaralı olarak kurtulduğunu öğrendikten sonra rahatlamıştı sanki. Bazı guruplar işlerinin başına geri dönmüştü bile. Bazıları da orada dolanıp durmaya, kazayı konuşmaya ve tartışmaya başladı. 

Bu arada yaralı işçinin ellerini kaba saba sarmaladıktan sonra arabaya bindiler. Araba hareket etti. Biraz sonra da gözden kayboldu gitti. Yol, şehir merkezine dek epey uzundu. Bu nedenle yaralı işçi epeyce bir acıya katlanmak zorunda kalacaktı. 

Patronlar her nasıl olduysa arabayı vermişti. Çoğu zaman bunu bile yapmıyor, kaza olduğu an ortalıkta görünmüyorlardı. Kim bilir, belki de ölü olur diye yaşanacak öfke patlamasından korkuyorlardı. Ancak ölen olmadığını öğrendikten sonra rahatlamış, kaza yerine gelmişti. 

Şantiyede doktur yoktu. Revir diye adlandırdıkları kıytırık bir barakada sadece küçük basit yaraların pansumanları yaptırılabilirdi o kadar. Bunu da genelde yaralanan işçi kendisi yapıyordu zaten. 

Burada, daha ciddi bir yaralanma olayında yaşama şansın yok denecek kadar azdır. Ölmesen de çok kötü bir biçimde sakat kalman işten bile değildir. Kaza sırasında ölmediysen, hastaneye varana dek bu uzun yolda kan kaybından ölme olasılığın yüksektir. Çünkü ilk müdahale için gerekli ve zorunlu hiçbir şey şantiyede yoktur. Olması gerekirken yoktur işte! 

Kaza sonrası toplanan kalabalık yaralı işçi gidince dağıldı, herkes işinin başına döndü.

ÇAY MOLASI -5

Hasanlar çalıştıkları kata çıkmıştı. İnerken katta bıraktıkları ayaz olduğu gibi duruyordu. Rüzgâr yine arada bir deli gibi birdenbire esiyor, kuru ayazla birlikte altından giriyor, üstünden çıkıyordu. Böyle her esişte sağda solda biriken karları havaya savuruyor, ortalığı birbirine katıyordu.

5
Kata çıkana dek hepsi de soğuktan donmuştu. Katta, yemek öncesi yaktıkları ateşten geriye külleri bile kalmamıştı. Rüzgâr bunların da icabına bakmıştı. Acele yeni bir ateş yaktılar ve ısınmak için hemen çevresini sardılar.

Bir süre gözleri önünde gerçekleşen kazayla ilgili heyecanlı konuşarak çeşitli yorumlarda bulundular. Birleştikleri ortak nokta, kesinlikle can güvenliklerinin olmamasıydı. Her an ölümle burun burunaydılar. Şu köşedeki makine, şu demir parçası kadar bile değerleri yoktu. Hiç önemsenmiyorlardı. Patronlar “bir işçi gider, yenisi gelir” diyerek işçileri mal yerine koyuyordu. Ama işte elden ne gelir… Böyle gelmiş böyle gidiyordu bu zulüm devranı.

Ateş iyice canlanmış, alev dilleri dans etmeye başlamıştı. Ramazan ateşe biraz daha sokuldu. Elindeki demir parçasıyla ateşin orasını burasını karıştırmaya başladı. Eli hiç rahat durmuyordu. Alevlere gözünü dikti ve içini çekerek, “Yarın gelirken patates getirelim!” dedi. “Şu ateşin közünde pişirir yeriz!”

Bu yemek işine en çok Ramazan bozuluyordu. Bu işe başladı başlayalı midesini bir türlü rahata kavuşturamamıştı.
Sağ yanında oturan İsmail durmadan elini ovuşturuyordu. Başını onaylarcasına sallayarak, “Hakkaten, daha önce niye düşünmedik bunu?”  dedi. “Bence iyi fikir.”
Kıvırcık da hemen peşinden destek verdi. “Yemekler kötü, zaten yenmiyor. Ekmeği alır geliriz buraya.”
“Tuzu da unutmayalım” diye ekledi Ramazan.
Bu öneri hoşlarına gitmişti. Ertesi gün yanlarında getireceklerdi patatesleri.
Ramazan ortaya attığı bu önerisinin desteklenmesinden dolayı hoşnuttu, ateşe daha bir sokuldu.
Hasan, bir kalas parçasının üzerine bağdaş kurarak oturmuştu. Güçlü gövdesini silme yanaştırmıştı ateşe. Isınmaya başlamıştı, ancak öte yandan sırtı üşüyordu. Bu yüzden, “Bu nasıl iş?” dedi. “Ön taraf kavurma kavuruyor, arka taraf harman savuruyor!”
Bunu söyledikten sonra ters dönerek sırtını ateşe verdi. Bu cümleyi her ateşin başına geldiklerinde tekrarladığı için kimse cevap vermemişti Hasan’a. Sessizce ateşi izliyorlardı. Hepsi de ateşin yalımları arasından derinlere dalmış, kendi dünyalarına gömülmüştü sanki. Gözlerini kırpmadan öylece ateşe bakıyorlardı.
Ateş sönmek üzereyken daldıkları hayallerden kopup ayağa kalktılar, sonra da işbaşı yaptılar.
Üç tonluk triforu çatının üzerine kuracaklardı. Hasan ile Ramazan tepeye, makasın üzerine çıktı. Halata bağlı triforu birlikte yukarı çekerek makasa bağladılar. Artık parçaları oldukları yerden havaya kaldırabileceklerdi.
Bu arada akşamı da etmişlerdi. Paydos edip takım taklavatları topladılar. Depoya teslim edeceklerini yanlarına alıp merdivenlerden aşağıya hızlıca indiler. Takımları götürüp depoya teslim ettikten sonra beklemeye başladılar.
Bugünlük yevmiyeleri doğrultmuşlardı. Ama soğuktan da donmuşlardı. Servis aracı henüz ortalıkta yoktu. Ancak yarım saat sonra geldi. Açıkta beklemekten iyice üşüyen işçiler aceleyle otobüse doluştular. Araç hemen hareket etti. İçerisi yine soğuk hava deposu gibiydi. Az sonra fabrika yolundan çıkıp ana yola girdi.
O sırada oturduğu koltukta soğuktan iki büklüm olan Hasan, “Kaptan!” diye seslendi. “Bu otobüsün içi niye bu kadar soğuk, ha? Kasaplara kesimlik et mi taşıyorsun?”
Şoförde tık yoktu.

Hasan üsteledi: “Başlarım arabanın klimasına da tekerine de! Akşama kadar soğuktan anamız ağlıyor zaten! Bunun üstüne bir de bu soğuğu çekemeyiz arkadaş! Yok, yarın yine yanmazsa bu meret, işe mişe gelmiyoruz biz!”
Hasan’ın bu sert çıkışından sonra, diğer işçilerden de sesler yükseldi.
“İşe başlarken klimasız araçla gelip gideceğimiz söylenmedi ki bize!”
“Bu yol ücretini bir de bizden kesiyorlar!”
“Öyle, yevmiyeleri ona göre belirlediler!”
“Şuraya bak, dışarıyı bile göremiyoruz yahu!”
“Evet ya, bir kaza olsa, niye öldüğümüzü bile bilemeyeceğiz!”

“Donuyoruz arkadaş!”
“Her tarafımız buz kesti be!”
“Yok, bu böyle olmaz!”

“İşe biz de gelmiyoruz!”
Protesto edenler çoğalmaya başlayınca formen oturduğu yerden ayağa kalkarak işçilere eliyle susun işareti yaptı ve ardından, “Arkadaşlar!” diye seslendi.
Fakat işçiler hiç oralı olmayıp böyle her kafadan konuşmaya devam ettiler.
“Nasıl olsa bu kuru ayazda çalışan siz değilsiniz!”
“Tükürüğümüz daha ağzımızdan çıkar çıkmaz donuyor be!”

“Sıcak odalarda kalıp sonra da ahkâm kesmek kolay!”
Hiç kaale alınmadığını gören formen bu kez, “Yahu, susun bir dakika!” diye bağırdı. “Tamam, sakin olun! Eğer yarın tamir edilmiş şekilde gelmezse başka otobüs tutacağım, söz!”
Formenin bu sözünden sonra işçiler biraz daha söylenip öyle sustu. Az sonra da yarı yorgunluktan, yarı soğuktan birçoğu uyuklamaya başladı.
Otele vardıklarında çatıdan düşen işçiyi aşağıda otururken gördüler. “Geçmiş olsun” demek için hemen çevresini sardılar. Her iki eli de tümden sarılıydı. İki yüze yakın dikiş atıldığını söylüyordu. Doktorun dediğine göre de, ellerini uzun bir süre kullanamayacakmış.

Bu şu demekti, iş yaşamı uzun süreliğine bitmişti. Günlük yaşamda çekeceği zorluklar da cabası. Fabrika patronlarıyla konuşup sigortayla falan uğraşacaktı artık. Ancak bu girişimlerden kendi yararına iyi bir sonuç alacağı şüpheliydi. Çünkü burada buna benzer bir iş kazası geçiren ve sonrasında sakat kalan bir işçi, para alamadığı gibi sigortasını da yaptıramamıştı. Oysa işe başlarken patronlar her zaman “sigorta girişin yapıldı” derler.
Yaralı işçinin bu durumuna herkes üzülmüştü.
Az sonra işçiler üstlerini değiştirmek için odalarına çekildiler.

6

Ertesi gün işe bir saat geç başladılar. Çünkü otobüsün klimaları yine yanmıyordu. Bu yüzden de işçiler otobüse binmedi. Formen işçilerin bu tavrı üzerine çok sinirlendi. Sanki dün akşam verdiği sözü başka birisi söylemiş gibi, işçileri yine aynı otobüse bindirmeye çalışınca, işçilerle arasında sert tartışmalar yaşandı.

Formen, ufak çaplı da olsa yaptığı tehditlere kimsenin kulak asmadığını görmüştü. İşçilerin bu konuda kesin kararlı olduğunu, taviz vermeyeceğini anlamıştı. Bunun üzerine oradan hızla ayrılarak, artık nerden bulduysa, kısa süre sonra kapının önüne başka bir otobüsle yanaştı. Yeni otobüsün ön koltuğuna oturmuştu. Camdan dışarıya pişmiş kelle gibi sırıtarak, otelin camından gördüğü işçilere eliyle “gelin” işareti yapıyordu. İşçiler otelden çıkıp suratları beş karış otobüse bindi. Bunu, sanki önceden sözleşmiş gibi olabildiğince ağırdan yapmışlardı. Formen oturduğu yerden “öf, püf” gibi sesler çıkarıyor, ama kimseye de bir şey demiyordu. Herkes bindikten sonra otobüs nihayet hareket etti.

Bu kez yolculuk sırasında şikâyet eden olmadı. Çünkü klimalar iyi yanıyordu. Oturdukları yerlerde hepsi sıcaktan gevşemiş, mayışmıştı, çoğu da uyuyordu.
Otobüs şantiyeye yaklaşırken ufak ufak kar yağmaya başladı. Cam kenarından dışarıyı seyreden bir işçi, yağan kardan gözünü ayırmadan yanındakine bir dirsek vurdu ve ona dönerek, “İyi oldu” dedi. “Bu şekilde yağmaya devam ederse hava yumuşar.”
Diğeri dirsek darbesiyle uykusundan uyanmış, arkadaşına ters ters bakmıştı. Kim bilir hangi düş tarlasında gezinti yapıyordu. Dirseğin sahibine cevap vermek yerine, homurdanarak başını sallamakla yetindi.
Şantiyeye vardılar. Otobüsten inerlerken kar birden irileşerek lapa lapa yağmaya başladı. İşçiler buna sevinmiş gibiydi. Yüzleri gülüyor, birbirleriyle şakalaşıyorlardı. Bir ara durduk yerde ortalık birden karışıverdi. Kim kimi kestirdiyse gözüne kafasına gözüne kartopunu yapıştırıveriyordu. Bu, beş dakika kadar sürdükten sonra ortalık biraz yatıştı. Ancak bir grup hızını alamamış ki, malzeme konteynırlarına kadar kartopu savaşı yaparak adeta yarıştılar. Birbirlerini yakaladıkları yerde kara yatırıp yuvarlıyorlardı, altta kalanı perişan ediyorlardı.
Geride kalanlardan Hasan ve Aslan Usta, karları yavaş yavaş ezerek birlikte yürüyordu. Biraz önlerinde formen başını paltosunun içine sokmuş, yanında birkaç işçiyle birlikte tin tin gidiyordu.
Aslan Usta elini ileriye doğru uzatarak, “Sabahın köründe nedense herkesin keyfi yerinde!” dedi.
Hasan, “Öyle, pek keyifliler!”
“Bir sebebi olmalı, yemekhane sıcak bir yere mi taşındı yoksa?”
“Yok canım, hiç sanmıyorum!”
“Acaba yemekler düzeldi de bizim haberimiz mi olmadı?”
“??!!”

“Ya da dur hele, sakın patron zam filan vermiş olmasın?”
“Yok daha neler, o hiç mümkün değil!”
“O halde…”

Hasan, Aslan Ustanın sözünü keserek,
“Yahu, sen benle dalga mı geçiyorsun?”
“Yooo!” dedi Aslan Usta.
“Deminden beri garip garip sorular soruyorsun da!”
“Öylesine konuşuyorum işte, n’oldu ki?”
“Hiç! Dedim, bizim Aslan abi kafayı sıyırmaya başladı heralde!”
“Hadi canım sen de!”
“Olmayacak şeyleri söylüyorsun, o bakımdan diyorum yani!”
“Her neyse, peki ne diye böyle neşeli bunlar gözüm?”
“Ne bileyim yahu? Sen de bilirsin, arada bir gelir böyle!”

Aslan Usta sırıtarak, “Tamam gözüm! Bunlar, servis otobüsü değiştiği için böyle!”
“Olabilir!” dedi Hasan.
“Sonuçta bir hak kazandık ya, değil mi?”
“Eh sayılır!”
“Elbette bu küçük bir şey, bunu biliyorum!”
“Tabii, geride yığınla önemli sorun dururken, bu küçük bir şey!”
“Gözüm, küçük olsa da bu bir kazanım değil mi?”

Hasan Aslan Ustaya dönerek durdu. “Her zaman olduğu gibi yine lafı dolandıra dolandıra asıl söyleyeceğin şeye getirdin!” dedi.
Aslan bu sözler üzerine gülümsedi.

Kar yoğun bir şekilde yağmaya devam ediyor, düştüğü yerlerde beyaz tabaka gittikçe kalınlaşıyordu. Bu beyazlık insanın gözünü kamaştırıyordu. Fabrikanın irili ufaklı çelik binaları bu beyazlığın içinden birer korkuluk gibi siyah siyah yukarı doğru yükseliyordu.
Bu arada işçiler konteynırların yanına dek gelmişlerdi. Kısa sürede herkes kendi takımlarını alıp oradan ayrıldı ve çalıştıkları binalara dağıldılar.

7
Hasanlar yine büyük bir ateş yakmıştı. Ateşin çevresindeki karlar erimiş, tabandaki kalın sac levha kurumaya başlamıştı. Isınmak için iyice yanaştılar ateşe.
Bu arada yan tarafta, kalın son tahtaları balyozla kıran İsmail kırmayı bıraktı ve arkadaşlarına dönüp, “Yandaki binanın müteahidinin yaptığını gördünüz mü?” dedi. “Kalıpların başına nöbetçi dikmiş, odunlar alınmasın diye!”
“Dikse ne olur?” dedi Ramazan. “Nöbetçi hiç karışmıyor, görmemezlikten geliyor!”
Hasan ellerini ovuşturup ateşe doğru uzattı ve o arada, “Eh, o da bir işçi sonunda!” dedi. “Bir de kalkıp utanmadan bir şey mi diyecekti?”
İsmail elindeki kalas parçasını sallayarak, “Hele bi desin bakalım!” dedi. “Anında odunu kafasına yeyiverir!”
Ramazan yerden aldığı uzun bir demiri ateşin ortasına sokup sağa sola oynattı.
“Malı kıymetli olan, bu havada işçi çalıştırmasın arkadaş!” dedi.
O sırada İsmail ateşin üzerine kırdığı odunlardan bir kucak attı ve, “Kimse ısınma özgürlüğümüzü engelleyemez!” diye bağırdı.
İsmail’in bu sözünden sonra hepsi birden gülmeye başladı.

Gövdelerini iyice ısıttıktan sonra hepsi oradan ayrıldı. Ateşin başından ayrılır ayrılmaz soğuk etkisini gösteriyordu. Onca ısınma boşa gidiyor, kısa sürede her bir tarafları buz kesiyordu. Yine de orada bir ateşin olması ve arada bir bu ateşin başına gidip ısınmaları işçiler açısından önemli ve zorunluydu.

Bu havada çalıştıkları yerde ateş yakmasalar durumları perişan olurdu. Şu an çıkardıkları işin yarısını bile çıkaramazlardı. Hatta işi bırakıp gidebilirlerdi de. Bu nedenle tahtaların alınmasına göz yumuluyordu. Formen yanlarına geldiklerinde arada bir “Kırık tahta ve kalasları alabilirsiniz, ama sağlamlarına dokunmayın” derlerdi ve işçilerin ısınmak için yapmış oldukları eylemlerini görmezden gelirlerdi.

Ramazan ile Hasan çatıya çıktı. Sonra triforu bağladıkları orta makasın üzerine geçtiler. Dün aşağıda halatı trifora takarken ters tarafa fazla sürmüşler ve bunu düzeltmeden öylece kaldırıp bağlamışlardı. Bu yüzden halat yukarda kalmıştı. Şimdi bu halatı aşağı salacaklardı.
Triforun kolunu ileri ya da geri her hareket ettirişte halat birkaç santim iniyor ve bu iş çok uzun sürüyordu. Bu nedenle kilidi indirip halatı boşa çıkardılar. Sonra üstten iterek, alttan çekerek halatı sallamaya başladılar. Şimdi her seferinde bir kol mesafelik halat boşalıyordu.
Kar iyice seyrekleşmişti. Ahmakıslatan yağmur misali ince ince yağıyordu.
Ramazan üstten halatı düzeltip itiyor, Hasan da makastan triforun altına sarkmış bu halatı çekiyordu. İkisi de ıslanmaya başlamıştı. Halatın ucundaki demir kanca katın zeminine değdiği sırada silah seslerine benzer sesler işittiler. Hemen çevreyi merakla şöyle bir kolaçan ettiler. Görmüşlerdi. Sol arka tarafta, fabrikanın dış sahasını çeviren dikenli tellerin orada, bazı hareketlenmeler vardı. İyi görmek için çatının uç kısmına geçtiler. Buradan daha dikkatlice bakınca, üç kişinin deli gibi koştuklarını gördüler. Hemen önlerinde ise, tellerin biraz ilerisinde, iki tane kurt karları sağa sola sıçratarak kaçıyordu.
Hasan aşağıdaki arkadaşlarına, “Heeey!” diye seslendi. “Demirlere çıkın da kurt görün kurt!” Eliyle o tarafı gösterdi. “Bak, bak, nasıl da koşuyorlar!”

Aşağıdakiler meraklanmış Hasan’ın işaret ettiği yere gitmişti. Ancak sadece İsmail yukarı çıktı. Kıvırcık ise, katta durduğu yerden görebildiği kadarıyla aşağıya bakıyordu. Aşıkların üzerinde hemen bir kurttu, köpekti tartışması başladı. Kimi “bekçi köpeği bunlar” diyordu. Kimi de “kurt” olduğunu iddia ediyordu.

Kar seyrekleşmiş, nerdeyse kesilecekti. Düne göre biraz yumuşamıştı hava. Arazi bembeyazdı. Bu beyazlıkta olanı biteni net olarak seçebiliyorlardı. Hayvanların ardından çifteyle ateş edildiğini gördüklerinde bunların kurt olduğuna hepsi de inanmıştı artık.
Ramazan yukarıdan, “Kovalayanlar fabrikanın bekçileri!” diye seslendi. "Kurtlar aç kalmışlar herhalde, yoksa kolay kolay yerleşim yerlerine yanaşmazlar!”
İsmail daha iyi görebilmek için bir üst aşığa çıkarken, “Biliyoruz herhalde!” dedi.
Görüntü şimdi daha iyiydi. Sanki film seyrediyorlardı. Baykuş gibi demirlerin üzerine tünemişler ve gözlerini kocaman açmışlar, öylece ileriye bakıyorlardı.
Ramazan, “Şimdi bunlar ne demeye kovalıyorlar ki?” dedi. “Şu yemekhaneden çıkan yemekleri verseler ya bu hayvanlara! Nasıl olsa kimse yemiyor!”
Hasan hemen yanından lafa karışarak, “Yok usta, onlar da yemez!” dedi.
Kurtlar karşı tepenin yamacındaki ağaçların arasına girdiklerinde, peşlerindekiler kovalamaktan vazgeçip geri dönmüştü. Bu vahşi hayvanlarla kovalamaca oynamak akıl karı iş değildi zaten.
Kurtlar bir ara durup gerisingeri döndüler ve fabrikaya doğru uzun uzun baktılar. Kim bilir, belki de yiyecek almalarına engel olan bekçilere diş biliyorlardı. Tekrar yukarı doğru koşmaya başladılar. Çatıdakiler tepenin ardında kaybolana dek karlara bir batıp bir çıkan bu hayvanları izlemeye devam etti. Az sonra da kurtlar gözden kayboldu.
O sırada aşağıda duran kıvırcık, “Heey, alooo!” diye bağırdı. “Bırakın dalga geçmeyi de şu parçayı çekin!”
Hasan da aynı şekilde bağırarak cevap verdi. “Patlama, çekeriz şimdi!”
Hasan triforun olduğu makasa geçmek için oturduğu demirden kalktı. Ramazan da hareketlendi. İsmail ise aşağıya indi. Katın orta yerine yerleştirdikleri tencereyi andıran büyük parçanın ağız kısmına gelecek olan flanşı kaldırıp takacaklardı.
Kar nasıl yağacağına karar veremiyordu sanki, bir duruyor, bir yağıyordu.
Aşağıdakiler arada bir ateşin başına gidip ısınıyor, ateşi de sürekli canlı tutuyorlardı. Ancak çatılardakilerin ısınma şansları yoktu. Orada üşüdükleri yetmiyormuş gibi bir de elbiseleri iyicene ıslanmıştı. Soğuğu iliklerine dek hissediyorlardı.
Bağlanan parçayı, triforu hızlı bir şekilde çalıştırarak yukarı kaldırıp yerine koydular. Her ikisinin de kolları makine gibi çalışmıştı. Ancak elleri neredeyse buz tutmuştu. Artık yukarıdaki işi bitirmişlerdi. Makastan kolona doğru ağır ağır geçiyorlardı.
Tam da bu sırada, korkunç bir gürültü duyuldu. Bir yerlerden bir şeyler çatırdayarak kopmuştu sanki. İkisi de “bu da neyin nesidir?” diyerek gözleriyle etrafı şöyle bir taradı. Ve bakmalarıyla görmeleri bir oldu. Gördükleri tam bir felaketti.

Karşıdaki bant yolunun üzerindeki vagonlar en üstten kurtulmuş, tangır tangır aşağıya kayıyordu. Aşağıda ise, tünel ağzından hızla yeraltına giderek teker teker gözden kayboluyordu. Yukarıdan bakınca aşağıda durum korkunçtu. Büyük bir kazaydı bu.

Orada, en tepede çalışan işçiler, vagonları çelik halatlarla kolonlara bağlayarak sağlama almışlardı. Az önce de ellerindeki son vagonu alttan gelenle birleştirmeye çalışıyorlardı. Bunu gerçekleştirdikleri zaman işin kaba montajını bitirmiş olacaklardı. Ne var ki pimleri takamadan halatlar kapasitelerinden fazla yük binince parçalanarak kopmuştu. İşte o dehşet gürültü o anda gelmişti.

Çatıdakiler ilk baktıklarında, yaklaşık on metre yüksekte çalışan iki işçinin panikle kendilerini yere attıklarını görmüşlerdi. Bunların dışında aşağıda çalışan diğer işçiler ortada yoktu, görünmüyorlardı. En tepesindeki dört işçi ise, ellerinden ansızın kayıp giden vagonların arkasından çaresizlik içerisinde bakaduruyorlardı.
Ya yeraltındakiler, orada çalışan işçilere ne olmuştu acaba? Bunu yukarıdan kestirmek zordu. Çok fazla düşünmeden işi olduğu gibi bırakıp derhal merdivenlere yöneldiler. Oraya gideceklerdi. Merdivenlerden inerlerken Hasan sıkıntılı ve şaşkındı.
“Bu nasıl iş?” dedi. “İki günde iki kaza oldu, umarım kimse ölmemiştir.”
Diğerleri de bir o kadar şaşkındı. Kıvırcık, aşağıya inene dek bir sürü felaket senaryosu üretti. Ayrıca buradan gitme konusundaki düşüncesinin ne kadar doğru olduğunu söyledi durdu. İkide bir hemen her katta aynı şeyleri tekrarlıyordu.
“Ben demedim mi? Bizim başımıza da gelebilirdi…”

8

Fabrikada kazayı gören, duyan tüm işçiler işlerini bırakmış, kaza yerine doğru hareketlenmişti. Az sonra gruplar halinde binaların aralarından göründüler. Bu gruplar orta alanda birleşip toplu halde yürümeye başladılar. Yaklaşık yüz elli, iki yüz işçi bir an önce oraya varmak için yumuşak karları öfkeyle ezerek ilerliyordu. Ezdikleri karlardan çatır çutur sesler çıkıyordu.

Yürürken yeniden yoğun bir şekilde yağmaya başlayan karlar altında birbirlerine kaza ile ilgili sorular soruyorlardı. Sorular, verilen cevaplar bir uğultu halinde yükseliyor, kendilerinden önce kaza yerine ulaşıyordu.
“Ölen var mı?”
“On üç diye duydum, ama kesin değil!”
“Sigortaları var mıydı acaba?”
“Nerden bileyim ben? Ayrıca hangimizin var ki?”
Yok, suç bizde! Bile bile çalışıyoruz!”
“Çok doğru, aslında bu pis koşullarda çalışmamak lazım!”
“Patronlar da ortada yok, gören var mı ha?”
“Nerde olacaklar, tüymüşlerdir!”
“Tabii kaza oldu ya göze görünmezler!”
“İnsanı bazen zıvanadan çıkarıyorlar!”

“Hani güvenlik?”
“…………………”,

Daha önce kaza yerine varan bir grup işçi yeraltına inmeye çalışıyordu. Az sonra demirlerin arasında kayboldular.
İşçiler, bunlar içeri girdikten sonra gelmiş, girişin önünde birikmişti. Öfkeden ve soğuktan kızaran gözleriyle girişe bakıyorlardı. Ön sırada birisi vardı ki, her an birine yumruk indirecekmiş gibi duruyordu. Burnundan soluyordu habire. Bunun biraz ötesinde dikilen bir başka işçi, sanki öfke zincirini kırmak için yeraltından bir ölüm haberi bekliyor gibiydi. Sabit bakışlarla girişi gözlüyordu. Hepsi de sabırsızca bir haber bekliyordu. Tümünün de kaşları çatıktı ve ateş püskürüyordu.
Biraz sonra aşağıya inen işçiler geri döndü. Yüzleri asıktı. Uzun boylu ve diğerlerinden daha kilolu olanı üzgün bir ifadeyle, “Kimseyi göremedik!” dedi. “Aşağısı karmakarışık. Tonlarca demir karşı duvara çarpa çarpa ezilmiş, kırılmış, birbirine geçmiş. Dip tarafa gidemedik. İçeri zor girdik zaten.”
Bu arada, konuşan işçinin hemen yanı başındaki diğer işçi baretini çıkarıp yağlı, paslı eliyle başını ileri geri kaşıdıktan sonra, “Üst tarafı yıkıp vinçle parçaları kaldırmalıyız!” dedi. “Ancak o zaman durum netleşir! Yalnız şu kadarını söyleyim, eğer ki bu demirlerin arasında kalan varsa kesin kıyma gibi olmuştur. Yani oradan canlı çıkması olanaksız!”
O sırada çatıdan inen Hasan, yanında dikilen İsmail’in kolunu dürterek,
“Artık burada çalışılmaz” dedi. “Toplu olarak iş bırakmak lazım.”
İsmail tam cevap verecekken gerilerden gelen sevinçli bir ses alanda yankılandı. “Yaşıyorlar!”
Ses arka taraftan gelmişti. Kitlede bir kıpırdanma başladı. İşçiler sesin geldiği tarafa doğru bir bir dönüp bakıyordu. Gözlerinde hem sevinç hem de şaşkınlık vardı.
O arada haberi getiren adama yanındaki, “Yaşıyorlar mı?” diye sordu heyecanla. “Nasıl yani? Bak daha duruyor, açıklasana be birader!”
Bir başka işçi buz tutmuş bıyıklarını habire eliyle çekiştiriyordu. Haberi getiren işçi tam konuşacakken bu adam araya giriverdi.
“Bak, bu işin şakası olmaz! Doğru söylüyorsun değil mi?”
Öteki sinirlendi.
“Yahu bu işin şakası mı olur?” dedi. “Manyak mısın sen, doğru söylüyorum tabii ki! Adamlar kazadan beş dakika önce şu karşı binaya çay içmeye gitmişler. Orada çok gürültülü bir makine çalıştığı için buradaki gürültüyü duymamışlar.” Eliyle geriden gelen işçileri gösterdi. “İşte geliyorlar! Gidin bir de kendiniz sorun bakalım!”
Kitlede yine bir hareketlenme oldu. Gelenlerle tanıdık olanlar kucaklaştılar. Sonra birbirlerine kızdılar, söylendiler…
Anlaşılmıştı artık, ölen kimse yoktu. Bir tek yukarıdan atlayan iki işçiden birinin ayağı burkulmuş ve davul gibi şişmişti. Ötekinin ise sadece kolu incinmişti. Atladıkları yerdeki kum yığını tehlikeyi azaltmış, daha ciddi bir şeyin olmasını önlemişti.
Durum netleştikten sonra alana bir suskunluk çöktü. Kimseden çıt çıkmıyordu. Yeraltından dışarıya dek taşan ve garip bir enkaz görüntüsünü oluşturan demir yığınlarına bir süre baktılar. Sonra gruplar halinde çalıştıkları binalara doğru işbaşı yapmak üzere dağılmaya başladılar.

Kar taneleri döne döne işçilerin üzerine düşüyordu. Bu kez kesilmeyecek gibiydi.
İşçiler hala kazayı konuşuyorlardı! Yeniden bir uğultu yükseldi alanda.
“Ölen olmaması çok büyük bir şans!”
“Çalışırken biraz dikkat edeceksin arkadaş!”
“Öyle, adı üstünde kaza bu, ansızın geliverir!”
“Yok bir de sana haber verecekti!”
“Aslında verse fena da olmaz hani, he he he, değil mi?”
“Olur, görürsem söylerim!”
“Onca yapılan iş de güme gitti!”
“Düşündüğün şeye bak, giden iş olsun!”
“Neyse, kimsenin burnu bile kanamadı ya sen ona bak!”
“Evet, ucuz atlatıldı!”
“Ucuz ki ne ucuz!”
“…………………………”


Ortalık birden kaza öncesine dönmüştü.
2007

Murat Güneş, Sincan F Tipi Cezaevi

ÇAY MOLASI -4

Her şey soğuktu burada. Yemek soğuktu, masa soğuktu, oturdukları banklar soğuktan buz tutmuştu.


Öğleyin paydos edip yemek için aşağıya indiler. Aşağıda yemekhane diye tabir edilen derme çatma bir sac barakanın önünde bekleşen kalabalığın en arkasına geçip sıraya girdiler. Bu baraka şantiyenin tam ortasındaydı. Havada ufak bir yumuşama belirtisi bile yoktu. İşçiler soğuktan gerilmiş yüz ifadeleriyle sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. 

Baraka çok küçük olduğu için hepsinin bir arada yemek yemesi olanaksızdı. Yemeğini yiyen hemen kalkıyor, yerine anında bir başkası oturuyordu. Yaklaşık on kez devir dayım yapmak zorundaydılar. 

Nihayet sıra Hasanlara gelmişti. Yemeklerini alıp az bekledikten sonra bir masaya geçip oturdular. Verilen iki kap yemekti. Daha masaya koyar koymaz yemekler donmuş, üzerlerinde kalın bir yağ tabakası oluşmuştu. 

Her şey soğuktu burada. Yemek soğuktu, masa soğuktu, oturdukları banklar soğuktan buz tutmuştu. Burada insanlar da soğuk, hatta buz gibiydi. Yüzü gülen bir tane adam bile yoktu. Hepsinin de suratları beş karış gerilmiş durumdaydı. 

Hasanlar verilen bu kötü yemekleri yeyip yememe kararsızlığı içinde bocalarken tam karşılarındaki masada oturan kaplamacıları gördüler. Bak bunlar sıcak insanlardı işte. Karşılıklı kaş göz baş işaretleriyle selamlaşarak birbirlerine gülümsediler. Sonra ne olduysa birdenbire topluca masadan kalktılar. Kendi kendilerine söylenip duruyorlardı. Yemeklerini götürüp çöpe attılar. Hasanların yanından geçerlerken ustabaşı olanı masaya doğru hafifçe eğilerek, “Gözüm, yenmez bu yemek! Çayı ocağa koymuştuk, hemen gelin bekliyoruz.” dedi.

Hasan, “Birazdan oradayız!” dedi. 

Kaplamacılar uzaklaşır uzaklaşmaz yemekleri kaşıklamaya başladılar. Daha ilk kaşıklarında bıyıkları, sakalları hep yağ içinde kalmıştı. Bir tek İsmail yemeğine hiç dokunmamıştı. Öyle tabağın üzerinde yüzen yağ adacıklarını izliyor, arada bir de bunları kaşığıyla dürtüyor, ters çeviriyor ve bir araya topluyordu. Diğerleri birkaç kez daha kaşık sallayıp yemeği bıraktı. Sonra masadan kalktılar ve doğruca köşedeki çöp varilinin yanına giderek kalan yemekleri içine boca ettiler. 

Diğer masalarda da benzer şeyler oldu. Tavır her gün aynıydı. Patronlara defalarca söylemelerine rağmen bir türlü düzelmemişti bu yemek işi. Her gün kuru ekmekle karınlarını doyurmak zorunda kalıyorlardı. Sinirlenen patronlara ağız dolusu sövüyordu. Burada küfürün bini bir paraydı. Ama bundan öteye geçilmiyordu. Protestonun bütün hepsi bu kadardı. İçten içe öfkeleniyorlar, dıştan dışa sövüyorlardı sadece… 

Hasanlar yenmeyen bu yemekten sonra kaplamacıların yanına, konik çatının altına, ellerinde kalan ekmeği yiye yiye gittiler. 

İçerisi daire şeklinde ve çok genişti. Yan duvarların yüksekliği on metre kadardı. Çelik kapı bu duvar bitiminden başlıyor ve tepeye kadar yatay olarak çıkıyordu. Çatının üzerinde henüz üç tur sac döşenebilmiş ve bu turların ikisi de yarım bırakılmıştı. Gündüz içeriye aydınlık girsin diye her iki sırada bir de şeffaf sac konmuştu. Burada üç ayrı ekip çalışıyordu. Henüz işin başında sayılırlardı. Ancak bu hava koşullarında sac döşemek çok zordu. Hatta çalışmak bile doğru değildi burada. 

Kaplamacılar duvar dibinde yığılı tuğlalardan kendilerine bir köşe yapmışlardı. Gelenleri gördüklerinde ayağa kalkıp selamlaşarak tokalaştılar. Hasanlar tuğla yığınından altlarına birer tuğla çekti ve diğerlerinin aralarına sıkıştılar. 

Bir tuğlanın içini kırıp rezistans teli döşeyerek ocak işini çözmüşlerdi. Kenarda, üzerinde bardakların dizili durduğu tahta parçalarından yapılmış uyduruk bir masa vardı. Bir tenekede yaktıkları ateş tam ortalarında duruyordu. 

Bir işçi, elektrota taktığı yarım ekmeğini tavuk kızartır gibi ateşin üzerinde evirip çeviriyordu. Arada bir de ekmekten bir parça kopartarak ağzına atıyor, iştahlı iştahlı ağzını şapırdatarak çiğniyor, yan gözle de ocağın üzerindeki çaydanlığı kesiyordu. 

Ortalık mis gibi ekmek kokmuştu.

Ekmeğin kızartılışını dikkatle izleyen Ramazan dayanamayarak, “Kardeş ver şundan bir lokma! Ağzım sulandı yahu!”dedi.

Ardından uzatılan ekmek parçasını alıp anında midesine indiriverdi. Sonra iç çekerek, “Ekmeklerimizi keşke yemeseydik!” dedi. “Burada kızartıp öyle yerdik!”

Ramazan'la göz göze gelen Hasan gülümseyerek başını salladı. O sırada Aslan Usta yerinde kıpırdanıp çaydanlığa yakın duran arkadaşına dönerek, “Doldur şu çayları be gülüm! Daha ne bekliyorsun?” dedi.

Çaylar doldurulurken Hasan ellerini ateşe uzatıp öne doğru eğildi ve “Ne rezalet bir yemekti değil mi Aslan abi?” dedi.

“Her zamanki gibi berbattı!”
diye cevap verdi. Aslan Usta.

“Burada doğru düzgün sıcak bir yemek yiyemeyeceğiz galiba”


“Sadece yemek değil gözüm, çalışma koşulları da çok berbat!”

“Doğru diyorsun Aslan abi!”

“İşimiz zor yani gözüm!”


Bu arada çaylar dağıtıldı. Sohbet ve sıcak çay iyi gidiyordu.

Derken dört kaplama işçisi izin isteyip yanlarından ayrıldı ve çatıya çıktı. Çatı çok dik olduğu için üzerinde rahat çalışamıyorlardı. Bu yüzden bir sac boyu yukarıdan çok sayıda ip halat bağlayıp aşıkların üzerinden aşağıya doğru sallandırmışlardı. İşçiler ancak bunlara tutunarak çalışabiliyordu. 

Aşağıdakiler ikinci kez demlenen çayın son bardaklarını içiyorlardı. O kötü yemek sonrası içilen çay iyi gelmiş, yüzleri biraz olsun gülmüştü. Hasanlar da çalıştıkları binaya gideceklerdi artık. Aslan ustayla konuşarak ayağa kalktılar. Çaylardan son yudumlarını çekiyor, son sözler söyleniyordu. 

O sırada yukarıda bir sac kırıldı. Hemen ardından da bir çatırtı koptu. Aşağıdakiler bu sese başlarını kaldırdıkları anda, çatıdaki işçilerden biri tam önlerine bir ipten kayarak küt diye düştü. Birkaç saniye öylece işçiler bakakaldılar. Ellerindeki bardaklar havada asılı kalmış, zaman durmuştu sanki. 

İşçi şeffaf saca basmış ve oradan düşmüştü. Bu saclar ufak bir basınçla kırılıveriyordu. Nitekim üzerindeki ağırlığa dayanamayarak çatırtıyla kırılmış, işçinin ayakları altından kayıp gitmişti. 

Hasanlar işçinin yardımına koştu. Baktılar, adam sağlam. Düşerken ellerinden bırakmadığı ip az da olsa hızını kesmiş, yaşamını kurtarmıştı. Ancak ipi sıkıca tutmaya çalışırken ve sürtünmeden dolayı her iki parmakları parçalanmış, kemikleri etlerden fırlamıştı. 

Az sonra yaralı işçi şoktan çıkmış, kendine gelmişti. Arkadaşlarının yardımıyla yattığı yerden ayağa kalktı. Acıdan arada bir bağırıp çağırıyor, ellerini sallayıp duruyordu. Çevresinde bir kalabalık toplanmaya başlamıştı. Duyan ne olduğunu öğrenmek, kendi gözleriyle görmek için geliyordu.

Bir işçi, “Araba, araba!” diye bağırdı. “Araba getirelim hemen!”

Aslan Usta araba lafını duyar duymaz hızla, kaşla göz arasında şantiye idare binasına gitmişti. Biraz sonra da bir araba ile dönmüştü.
 
Olay yerine toplanan işçiler çatıdan düşenin yaralı olarak kurtulduğunu öğrendikten sonra rahatlamıştı sanki. Bazı guruplar işlerinin başına geri dönmüştü bile. Bazıları da orada dolanıp durmaya, kazayı konuşmaya ve tartışmaya başladı. 

Bu arada yaralı işçinin ellerini kaba saba sarmaladıktan sonra arabaya bindiler. Araba hareket etti. Biraz sonra da gözden kayboldu gitti. Yol, şehir merkezine dek epey uzundu. Bu nedenle yaralı işçi epeyce bir acıya katlanmak zorunda kalacaktı. 

Patronlar her nasıl olduysa arabayı vermişti. Çoğu zaman bunu bile yapmıyor, kaza olduğu an ortalıkta görünmüyorlardı. Kim bilir, belki de ölü olur diye yaşanacak öfke patlamasından korkuyorlardı. Ancak ölen olmadığını öğrendikten sonra rahatlamış, kaza yerine gelmişti. 

Şantiyede doktur yoktu. Revir diye adlandırdıkları kıytırık bir barakada sadece küçük basit yaraların pansumanları yaptırılabilirdi o kadar. Bunu da genelde yaralanan işçi kendisi yapıyordu zaten. 

Burada, daha ciddi bir yaralanma olayında yaşama şansın yok denecek kadar azdır. Ölmesen de çok kötü bir biçimde sakat kalman işten bile değildir. Kaza sırasında ölmediysen, hastaneye varana dek bu uzun yolda kan kaybından ölme olasılığın yüksektir. Çünkü ilk müdahale için gerekli ve zorunlu hiçbir şey şantiyede yoktur. Olması gerekirken yoktur işte! 

Kaza sonrası toplanan kalabalık yaralı işçi gidince dağıldı, herkes işinin başına döndü. 

______________________________________________________________________

 

ÇAY MOLASI -5

Hasanlar çalıştıkları kata çıkmıştı. İnerken katta bıraktıkları ayaz olduğu gibi duruyordu. Rüzgâr yine arada bir deli gibi birdenbire esiyor, kuru ayazla birlikte altından giriyor, üstünden çıkıyordu. Böyle her esişte sağda solda biriken karları havaya savuruyor, ortalığı birbirine katıyordu.

5
Kata çıkana dek hepsi de soğuktan donmuştu. Katta, yemek öncesi yaktıkları ateşten geriye külleri bile kalmamıştı. Rüzgâr bunların da icabına bakmıştı. Acele yeni bir ateş yaktılar ve ısınmak için hemen çevresini sardılar.

Bir süre gözleri önünde gerçekleşen kazayla ilgili heyecanlı konuşarak çeşitli yorumlarda bulundular. Birleştikleri ortak nokta, kesinlikle can güvenliklerinin olmamasıydı. Her an ölümle burun burunaydılar. Şu köşedeki makine, şu demir parçası kadar bile değerleri yoktu. Hiç önemsenmiyorlardı. Patronlar “bir işçi gider, yenisi gelir” diyerek işçileri mal yerine koyuyordu. Ama işte elden ne gelir… Böyle gelmiş böyle gidiyordu bu zulüm devranı.

Ateş iyice canlanmış, alev dilleri dans etmeye başlamıştı. Ramazan ateşe biraz daha sokuldu. Elindeki demir parçasıyla ateşin orasını burasını karıştırmaya başladı. Eli hiç rahat durmuyordu. Alevlere gözünü dikti ve içini çekerek, “Yarın gelirken patates getirelim!” dedi. “Şu ateşin közünde pişirir yeriz!”

Bu yemek işine en çok Ramazan bozuluyordu. Bu işe başladı başlayalı midesini bir türlü rahata kavuşturamamıştı.
Sağ yanında oturan İsmail durmadan elini ovuşturuyordu. Başını onaylarcasına sallayarak, “Hakkaten, daha önce niye düşünmedik bunu?”  dedi. “Bence iyi fikir.”
Kıvırcık da hemen peşinden destek verdi. “Yemekler kötü, zaten yenmiyor. Ekmeği alır geliriz buraya.”
“Tuzu da unutmayalım” diye ekledi Ramazan.
Bu öneri hoşlarına gitmişti. Ertesi gün yanlarında getireceklerdi patatesleri.
Ramazan ortaya attığı bu önerisinin desteklenmesinden dolayı hoşnuttu, ateşe daha bir sokuldu.
Hasan, bir kalas parçasının üzerine bağdaş kurarak oturmuştu. Güçlü gövdesini silme yanaştırmıştı ateşe. Isınmaya başlamıştı, ancak öte yandan sırtı üşüyordu. Bu yüzden, “Bu nasıl iş?” dedi. “Ön taraf kavurma kavuruyor, arka taraf harman savuruyor!”
Bunu söyledikten sonra ters dönerek sırtını ateşe verdi. Bu cümleyi her ateşin başına geldiklerinde tekrarladığı için kimse cevap vermemişti Hasan’a. Sessizce ateşi izliyorlardı. Hepsi de ateşin yalımları arasından derinlere dalmış, kendi dünyalarına gömülmüştü sanki. Gözlerini kırpmadan öylece ateşe bakıyorlardı.
Ateş sönmek üzereyken daldıkları hayallerden kopup ayağa kalktılar, sonra da işbaşı yaptılar.
Üç tonluk triforu çatının üzerine kuracaklardı. Hasan ile Ramazan tepeye, makasın üzerine çıktı. Halata bağlı triforu birlikte yukarı çekerek makasa bağladılar. Artık parçaları oldukları yerden havaya kaldırabileceklerdi.
Bu arada akşamı da etmişlerdi. Paydos edip takım taklavatları topladılar. Depoya teslim edeceklerini yanlarına alıp merdivenlerden aşağıya hızlıca indiler. Takımları götürüp depoya teslim ettikten sonra beklemeye başladılar.
Bugünlük yevmiyeleri doğrultmuşlardı. Ama soğuktan da donmuşlardı. Servis aracı henüz ortalıkta yoktu. Ancak yarım saat sonra geldi. Açıkta beklemekten iyice üşüyen işçiler aceleyle otobüse doluştular. Araç hemen hareket etti. İçerisi yine soğuk hava deposu gibiydi. Az sonra fabrika yolundan çıkıp ana yola girdi.
O sırada oturduğu koltukta soğuktan iki büklüm olan Hasan, “Kaptan!” diye seslendi. “Bu otobüsün içi niye bu kadar soğuk, ha? Kasaplara kesimlik et mi taşıyorsun?”
Şoförde tık yoktu.

Hasan üsteledi: “Başlarım arabanın klimasına da tekerine de! Akşama kadar soğuktan anamız ağlıyor zaten! Bunun üstüne bir de bu soğuğu çekemeyiz arkadaş! Yok, yarın yine yanmazsa bu meret, işe mişe gelmiyoruz biz!”
Hasan’ın bu sert çıkışından sonra, diğer işçilerden de sesler yükseldi.
“İşe başlarken klimasız araçla gelip gideceğimiz söylenmedi ki bize!”
“Bu yol ücretini bir de bizden kesiyorlar!”
“Öyle, yevmiyeleri ona göre belirlediler!”
“Şuraya bak, dışarıyı bile göremiyoruz yahu!”
“Evet ya, bir kaza olsa, niye öldüğümüzü bile bilemeyeceğiz!”

“Donuyoruz arkadaş!”
“Her tarafımız buz kesti be!”
“Yok, bu böyle olmaz!”

“İşe biz de gelmiyoruz!”
Protesto edenler çoğalmaya başlayınca formen oturduğu yerden ayağa kalkarak işçilere eliyle susun işareti yaptı ve ardından, “Arkadaşlar!” diye seslendi.
Fakat işçiler hiç oralı olmayıp böyle her kafadan konuşmaya devam ettiler.
“Nasıl olsa bu kuru ayazda çalışan siz değilsiniz!”
“Tükürüğümüz daha ağzımızdan çıkar çıkmaz donuyor be!”

“Sıcak odalarda kalıp sonra da ahkâm kesmek kolay!”
Hiç kaale alınmadığını gören formen bu kez, “Yahu, susun bir dakika!” diye bağırdı. “Tamam, sakin olun! Eğer yarın tamir edilmiş şekilde gelmezse başka otobüs tutacağım, söz!”
Formenin bu sözünden sonra işçiler biraz daha söylenip öyle sustu. Az sonra da yarı yorgunluktan, yarı soğuktan birçoğu uyuklamaya başladı.
Otele vardıklarında çatıdan düşen işçiyi aşağıda otururken gördüler. “Geçmiş olsun” demek için hemen çevresini sardılar. Her iki eli de tümden sarılıydı. İki yüze yakın dikiş atıldığını söylüyordu. Doktorun dediğine göre de, ellerini uzun bir süre kullanamayacakmış.

Bu şu demekti, iş yaşamı uzun süreliğine bitmişti. Günlük yaşamda çekeceği zorluklar da cabası. Fabrika patronlarıyla konuşup sigortayla falan uğraşacaktı artık. Ancak bu girişimlerden kendi yararına iyi bir sonuç alacağı şüpheliydi. Çünkü burada buna benzer bir iş kazası geçiren ve sonrasında sakat kalan bir işçi, para alamadığı gibi sigortasını da yaptıramamıştı. Oysa işe başlarken patronlar her zaman “sigorta girişin yapıldı” derler.
Yaralı işçinin bu durumuna herkes üzülmüştü.
Az sonra işçiler üstlerini değiştirmek için odalarına çekildiler.

6

Ertesi gün işe bir saat geç başladılar. Çünkü otobüsün klimaları yine yanmıyordu. Bu yüzden de işçiler otobüse binmedi. Formen işçilerin bu tavrı üzerine çok sinirlendi. Sanki dün akşam verdiği sözü başka birisi söylemiş gibi, işçileri yine aynı otobüse bindirmeye çalışınca, işçilerle arasında sert tartışmalar yaşandı.

Formen, ufak çaplı da olsa yaptığı tehditlere kimsenin kulak asmadığını görmüştü. İşçilerin bu konuda kesin kararlı olduğunu, taviz vermeyeceğini anlamıştı. Bunun üzerine oradan hızla ayrılarak, artık nerden bulduysa, kısa süre sonra kapının önüne başka bir otobüsle yanaştı. Yeni otobüsün ön koltuğuna oturmuştu. Camdan dışarıya pişmiş kelle gibi sırıtarak, otelin camından gördüğü işçilere eliyle “gelin” işareti yapıyordu. İşçiler otelden çıkıp suratları beş karış otobüse bindi. Bunu, sanki önceden sözleşmiş gibi olabildiğince ağırdan yapmışlardı. Formen oturduğu yerden “öf, püf” gibi sesler çıkarıyor, ama kimseye de bir şey demiyordu. Herkes bindikten sonra otobüs nihayet hareket etti.

Bu kez yolculuk sırasında şikâyet eden olmadı. Çünkü klimalar iyi yanıyordu. Oturdukları yerlerde hepsi sıcaktan gevşemiş, mayışmıştı, çoğu da uyuyordu.
Otobüs şantiyeye yaklaşırken ufak ufak kar yağmaya başladı. Cam kenarından dışarıyı seyreden bir işçi, yağan kardan gözünü ayırmadan yanındakine bir dirsek vurdu ve ona dönerek, “İyi oldu” dedi. “Bu şekilde yağmaya devam ederse hava yumuşar.”
Diğeri dirsek darbesiyle uykusundan uyanmış, arkadaşına ters ters bakmıştı. Kim bilir hangi düş tarlasında gezinti yapıyordu. Dirseğin sahibine cevap vermek yerine, homurdanarak başını sallamakla yetindi.
Şantiyeye vardılar. Otobüsten inerlerken kar birden irileşerek lapa lapa yağmaya başladı. İşçiler buna sevinmiş gibiydi. Yüzleri gülüyor, birbirleriyle şakalaşıyorlardı. Bir ara durduk yerde ortalık birden karışıverdi. Kim kimi kestirdiyse gözüne kafasına gözüne kartopunu yapıştırıveriyordu. Bu, beş dakika kadar sürdükten sonra ortalık biraz yatıştı. Ancak bir grup hızını alamamış ki, malzeme konteynırlarına kadar kartopu savaşı yaparak adeta yarıştılar. Birbirlerini yakaladıkları yerde kara yatırıp yuvarlıyorlardı, altta kalanı perişan ediyorlardı.
Geride kalanlardan Hasan ve Aslan Usta, karları yavaş yavaş ezerek birlikte yürüyordu. Biraz önlerinde formen başını paltosunun içine sokmuş, yanında birkaç işçiyle birlikte tin tin gidiyordu.
Aslan Usta elini ileriye doğru uzatarak, “Sabahın köründe nedense herkesin keyfi yerinde!” dedi.
Hasan, “Öyle, pek keyifliler!”
“Bir sebebi olmalı, yemekhane sıcak bir yere mi taşındı yoksa?”
“Yok canım, hiç sanmıyorum!”
“Acaba yemekler düzeldi de bizim haberimiz mi olmadı?”
“??!!”

“Ya da dur hele, sakın patron zam filan vermiş olmasın?”
“Yok daha neler, o hiç mümkün değil!”
“O halde…”

Hasan, Aslan Ustanın sözünü keserek,
“Yahu, sen benle dalga mı geçiyorsun?”
“Yooo!” dedi Aslan Usta.
“Deminden beri garip garip sorular soruyorsun da!”
“Öylesine konuşuyorum işte, n’oldu ki?”
“Hiç! Dedim, bizim Aslan abi kafayı sıyırmaya başladı heralde!”
“Hadi canım sen de!”
“Olmayacak şeyleri söylüyorsun, o bakımdan diyorum yani!”
“Her neyse, peki ne diye böyle neşeli bunlar gözüm?”
“Ne bileyim yahu? Sen de bilirsin, arada bir gelir böyle!”

Aslan Usta sırıtarak, “Tamam gözüm! Bunlar, servis otobüsü değiştiği için böyle!”
“Olabilir!” dedi Hasan.
“Sonuçta bir hak kazandık ya, değil mi?”
“Eh sayılır!”
“Elbette bu küçük bir şey, bunu biliyorum!”
“Tabii, geride yığınla önemli sorun dururken, bu küçük bir şey!”
“Gözüm, küçük olsa da bu bir kazanım değil mi?”

Hasan Aslan Ustaya dönerek durdu. “Her zaman olduğu gibi yine lafı dolandıra dolandıra asıl söyleyeceğin şeye getirdin!” dedi.
Aslan bu sözler üzerine gülümsedi.

Kar yoğun bir şekilde yağmaya devam ediyor, düştüğü yerlerde beyaz tabaka gittikçe kalınlaşıyordu. Bu beyazlık insanın gözünü kamaştırıyordu. Fabrikanın irili ufaklı çelik binaları bu beyazlığın içinden birer korkuluk gibi siyah siyah yukarı doğru yükseliyordu.
Bu arada işçiler konteynırların yanına dek gelmişlerdi. Kısa sürede herkes kendi takımlarını alıp oradan ayrıldı ve çalıştıkları binalara dağıldılar.

7
Hasanlar yine büyük bir ateş yakmıştı. Ateşin çevresindeki karlar erimiş, tabandaki kalın sac levha kurumaya başlamıştı. Isınmak için iyice yanaştılar ateşe.
Bu arada yan tarafta, kalın son tahtaları balyozla kıran İsmail kırmayı bıraktı ve arkadaşlarına dönüp, “Yandaki binanın müteahidinin yaptığını gördünüz mü?” dedi. “Kalıpların başına nöbetçi dikmiş, odunlar alınmasın diye!”
“Dikse ne olur?” dedi Ramazan. “Nöbetçi hiç karışmıyor, görmemezlikten geliyor!”
Hasan ellerini ovuşturup ateşe doğru uzattı ve o arada, “Eh, o da bir işçi sonunda!” dedi. “Bir de kalkıp utanmadan bir şey mi diyecekti?”
İsmail elindeki kalas parçasını sallayarak, “Hele bi desin bakalım!” dedi. “Anında odunu kafasına yeyiverir!”
Ramazan yerden aldığı uzun bir demiri ateşin ortasına sokup sağa sola oynattı.
“Malı kıymetli olan, bu havada işçi çalıştırmasın arkadaş!” dedi.
O sırada İsmail ateşin üzerine kırdığı odunlardan bir kucak attı ve, “Kimse ısınma özgürlüğümüzü engelleyemez!” diye bağırdı.
İsmail’in bu sözünden sonra hepsi birden gülmeye başladı.

Gövdelerini iyice ısıttıktan sonra hepsi oradan ayrıldı. Ateşin başından ayrılır ayrılmaz soğuk etkisini gösteriyordu. Onca ısınma boşa gidiyor, kısa sürede her bir tarafları buz kesiyordu. Yine de orada bir ateşin olması ve arada bir bu ateşin başına gidip ısınmaları işçiler açısından önemli ve zorunluydu.

Bu havada çalıştıkları yerde ateş yakmasalar durumları perişan olurdu. Şu an çıkardıkları işin yarısını bile çıkaramazlardı. Hatta işi bırakıp gidebilirlerdi de. Bu nedenle tahtaların alınmasına göz yumuluyordu. Formen yanlarına geldiklerinde arada bir “Kırık tahta ve kalasları alabilirsiniz, ama sağlamlarına dokunmayın” derlerdi ve işçilerin ısınmak için yapmış oldukları eylemlerini görmezden gelirlerdi.

Ramazan ile Hasan çatıya çıktı. Sonra triforu bağladıkları orta makasın üzerine geçtiler. Dün aşağıda halatı trifora takarken ters tarafa fazla sürmüşler ve bunu düzeltmeden öylece kaldırıp bağlamışlardı. Bu yüzden halat yukarda kalmıştı. Şimdi bu halatı aşağı salacaklardı.
Triforun kolunu ileri ya da geri her hareket ettirişte halat birkaç santim iniyor ve bu iş çok uzun sürüyordu. Bu nedenle kilidi indirip halatı boşa çıkardılar. Sonra üstten iterek, alttan çekerek halatı sallamaya başladılar. Şimdi her seferinde bir kol mesafelik halat boşalıyordu.
Kar iyice seyrekleşmişti. Ahmakıslatan yağmur misali ince ince yağıyordu.
Ramazan üstten halatı düzeltip itiyor, Hasan da makastan triforun altına sarkmış bu halatı çekiyordu. İkisi de ıslanmaya başlamıştı. Halatın ucundaki demir kanca katın zeminine değdiği sırada silah seslerine benzer sesler işittiler. Hemen çevreyi merakla şöyle bir kolaçan ettiler. Görmüşlerdi. Sol arka tarafta, fabrikanın dış sahasını çeviren dikenli tellerin orada, bazı hareketlenmeler vardı. İyi görmek için çatının uç kısmına geçtiler. Buradan daha dikkatlice bakınca, üç kişinin deli gibi koştuklarını gördüler. Hemen önlerinde ise, tellerin biraz ilerisinde, iki tane kurt karları sağa sola sıçratarak kaçıyordu.
Hasan aşağıdaki arkadaşlarına, “Heeey!” diye seslendi. “Demirlere çıkın da kurt görün kurt!” Eliyle o tarafı gösterdi. “Bak, bak, nasıl da koşuyorlar!”

Aşağıdakiler meraklanmış Hasan’ın işaret ettiği yere gitmişti. Ancak sadece İsmail yukarı çıktı. Kıvırcık ise, katta durduğu yerden görebildiği kadarıyla aşağıya bakıyordu. Aşıkların üzerinde hemen bir kurttu, köpekti tartışması başladı. Kimi “bekçi köpeği bunlar” diyordu. Kimi de “kurt” olduğunu iddia ediyordu.

Kar seyrekleşmiş, nerdeyse kesilecekti. Düne göre biraz yumuşamıştı hava. Arazi bembeyazdı. Bu beyazlıkta olanı biteni net olarak seçebiliyorlardı. Hayvanların ardından çifteyle ateş edildiğini gördüklerinde bunların kurt olduğuna hepsi de inanmıştı artık.
Ramazan yukarıdan, “Kovalayanlar fabrikanın bekçileri!” diye seslendi. "Kurtlar aç kalmışlar herhalde, yoksa kolay kolay yerleşim yerlerine yanaşmazlar!”
İsmail daha iyi görebilmek için bir üst aşığa çıkarken, “Biliyoruz herhalde!” dedi.
Görüntü şimdi daha iyiydi. Sanki film seyrediyorlardı. Baykuş gibi demirlerin üzerine tünemişler ve gözlerini kocaman açmışlar, öylece ileriye bakıyorlardı.
Ramazan, “Şimdi bunlar ne demeye kovalıyorlar ki?” dedi. “Şu yemekhaneden çıkan yemekleri verseler ya bu hayvanlara! Nasıl olsa kimse yemiyor!”
Hasan hemen yanından lafa karışarak, “Yok usta, onlar da yemez!” dedi.
Kurtlar karşı tepenin yamacındaki ağaçların arasına girdiklerinde, peşlerindekiler kovalamaktan vazgeçip geri dönmüştü. Bu vahşi hayvanlarla kovalamaca oynamak akıl karı iş değildi zaten.
Kurtlar bir ara durup gerisingeri döndüler ve fabrikaya doğru uzun uzun baktılar. Kim bilir, belki de yiyecek almalarına engel olan bekçilere diş biliyorlardı. Tekrar yukarı doğru koşmaya başladılar. Çatıdakiler tepenin ardında kaybolana dek karlara bir batıp bir çıkan bu hayvanları izlemeye devam etti. Az sonra da kurtlar gözden kayboldu.
O sırada aşağıda duran kıvırcık, “Heey, alooo!” diye bağırdı. “Bırakın dalga geçmeyi de şu parçayı çekin!”
Hasan da aynı şekilde bağırarak cevap verdi. “Patlama, çekeriz şimdi!”
Hasan triforun olduğu makasa geçmek için oturduğu demirden kalktı. Ramazan da hareketlendi. İsmail ise aşağıya indi. Katın orta yerine yerleştirdikleri tencereyi andıran büyük parçanın ağız kısmına gelecek olan flanşı kaldırıp takacaklardı.
Kar nasıl yağacağına karar veremiyordu sanki, bir duruyor, bir yağıyordu.
Aşağıdakiler arada bir ateşin başına gidip ısınıyor, ateşi de sürekli canlı tutuyorlardı. Ancak çatılardakilerin ısınma şansları yoktu. Orada üşüdükleri yetmiyormuş gibi bir de elbiseleri iyicene ıslanmıştı. Soğuğu iliklerine dek hissediyorlardı.
Bağlanan parçayı, triforu hızlı bir şekilde çalıştırarak yukarı kaldırıp yerine koydular. Her ikisinin de kolları makine gibi çalışmıştı. Ancak elleri neredeyse buz tutmuştu. Artık yukarıdaki işi bitirmişlerdi. Makastan kolona doğru ağır ağır geçiyorlardı.
Tam da bu sırada, korkunç bir gürültü duyuldu. Bir yerlerden bir şeyler çatırdayarak kopmuştu sanki. İkisi de “bu da neyin nesidir?” diyerek gözleriyle etrafı şöyle bir taradı. Ve bakmalarıyla görmeleri bir oldu. Gördükleri tam bir felaketti.

Karşıdaki bant yolunun üzerindeki vagonlar en üstten kurtulmuş, tangır tangır aşağıya kayıyordu. Aşağıda ise, tünel ağzından hızla yeraltına giderek teker teker gözden kayboluyordu. Yukarıdan bakınca aşağıda durum korkunçtu. Büyük bir kazaydı bu.

Orada, en tepede çalışan işçiler, vagonları çelik halatlarla kolonlara bağlayarak sağlama almışlardı. Az önce de ellerindeki son vagonu alttan gelenle birleştirmeye çalışıyorlardı. Bunu gerçekleştirdikleri zaman işin kaba montajını bitirmiş olacaklardı. Ne var ki pimleri takamadan halatlar kapasitelerinden fazla yük binince parçalanarak kopmuştu. İşte o dehşet gürültü o anda gelmişti.

Çatıdakiler ilk baktıklarında, yaklaşık on metre yüksekte çalışan iki işçinin panikle kendilerini yere attıklarını görmüşlerdi. Bunların dışında aşağıda çalışan diğer işçiler ortada yoktu, görünmüyorlardı. En tepesindeki dört işçi ise, ellerinden ansızın kayıp giden vagonların arkasından çaresizlik içerisinde bakaduruyorlardı.
Ya yeraltındakiler, orada çalışan işçilere ne olmuştu acaba? Bunu yukarıdan kestirmek zordu. Çok fazla düşünmeden işi olduğu gibi bırakıp derhal merdivenlere yöneldiler. Oraya gideceklerdi. Merdivenlerden inerlerken Hasan sıkıntılı ve şaşkındı.
“Bu nasıl iş?” dedi. “İki günde iki kaza oldu, umarım kimse ölmemiştir.”
Diğerleri de bir o kadar şaşkındı. Kıvırcık, aşağıya inene dek bir sürü felaket senaryosu üretti. Ayrıca buradan gitme konusundaki düşüncesinin ne kadar doğru olduğunu söyledi durdu. İkide bir hemen her katta aynı şeyleri tekrarlıyordu.
“Ben demedim mi? Bizim başımıza da gelebilirdi…”

8

Fabrikada kazayı gören, duyan tüm işçiler işlerini bırakmış, kaza yerine doğru hareketlenmişti. Az sonra gruplar halinde binaların aralarından göründüler. Bu gruplar orta alanda birleşip toplu halde yürümeye başladılar. Yaklaşık yüz elli, iki yüz işçi bir an önce oraya varmak için yumuşak karları öfkeyle ezerek ilerliyordu. Ezdikleri karlardan çatır çutur sesler çıkıyordu.

Yürürken yeniden yoğun bir şekilde yağmaya başlayan karlar altında birbirlerine kaza ile ilgili sorular soruyorlardı. Sorular, verilen cevaplar bir uğultu halinde yükseliyor, kendilerinden önce kaza yerine ulaşıyordu.
“Ölen var mı?”
“On üç diye duydum, ama kesin değil!”
“Sigortaları var mıydı acaba?”
“Nerden bileyim ben? Ayrıca hangimizin var ki?”
Yok, suç bizde! Bile bile çalışıyoruz!”
“Çok doğru, aslında bu pis koşullarda çalışmamak lazım!”
“Patronlar da ortada yok, gören var mı ha?”
“Nerde olacaklar, tüymüşlerdir!”
“Tabii kaza oldu ya göze görünmezler!”
“İnsanı bazen zıvanadan çıkarıyorlar!”

“Hani güvenlik?”
“…………………”,

Daha önce kaza yerine varan bir grup işçi yeraltına inmeye çalışıyordu. Az sonra demirlerin arasında kayboldular.
İşçiler, bunlar içeri girdikten sonra gelmiş, girişin önünde birikmişti. Öfkeden ve soğuktan kızaran gözleriyle girişe bakıyorlardı. Ön sırada birisi vardı ki, her an birine yumruk indirecekmiş gibi duruyordu. Burnundan soluyordu habire. Bunun biraz ötesinde dikilen bir başka işçi, sanki öfke zincirini kırmak için yeraltından bir ölüm haberi bekliyor gibiydi. Sabit bakışlarla girişi gözlüyordu. Hepsi de sabırsızca bir haber bekliyordu. Tümünün de kaşları çatıktı ve ateş püskürüyordu.
Biraz sonra aşağıya inen işçiler geri döndü. Yüzleri asıktı. Uzun boylu ve diğerlerinden daha kilolu olanı üzgün bir ifadeyle, “Kimseyi göremedik!” dedi. “Aşağısı karmakarışık. Tonlarca demir karşı duvara çarpa çarpa ezilmiş, kırılmış, birbirine geçmiş. Dip tarafa gidemedik. İçeri zor girdik zaten.”
Bu arada, konuşan işçinin hemen yanı başındaki diğer işçi baretini çıkarıp yağlı, paslı eliyle başını ileri geri kaşıdıktan sonra, “Üst tarafı yıkıp vinçle parçaları kaldırmalıyız!” dedi. “Ancak o zaman durum netleşir! Yalnız şu kadarını söyleyim, eğer ki bu demirlerin arasında kalan varsa kesin kıyma gibi olmuştur. Yani oradan canlı çıkması olanaksız!”
O sırada çatıdan inen Hasan, yanında dikilen İsmail’in kolunu dürterek,
“Artık burada çalışılmaz” dedi. “Toplu olarak iş bırakmak lazım.”
İsmail tam cevap verecekken gerilerden gelen sevinçli bir ses alanda yankılandı. “Yaşıyorlar!”
Ses arka taraftan gelmişti. Kitlede bir kıpırdanma başladı. İşçiler sesin geldiği tarafa doğru bir bir dönüp bakıyordu. Gözlerinde hem sevinç hem de şaşkınlık vardı.
O arada haberi getiren adama yanındaki, “Yaşıyorlar mı?” diye sordu heyecanla. “Nasıl yani? Bak daha duruyor, açıklasana be birader!”
Bir başka işçi buz tutmuş bıyıklarını habire eliyle çekiştiriyordu. Haberi getiren işçi tam konuşacakken bu adam araya giriverdi.
“Bak, bu işin şakası olmaz! Doğru söylüyorsun değil mi?”
Öteki sinirlendi.
“Yahu bu işin şakası mı olur?” dedi. “Manyak mısın sen, doğru söylüyorum tabii ki! Adamlar kazadan beş dakika önce şu karşı binaya çay içmeye gitmişler. Orada çok gürültülü bir makine çalıştığı için buradaki gürültüyü duymamışlar.” Eliyle geriden gelen işçileri gösterdi. “İşte geliyorlar! Gidin bir de kendiniz sorun bakalım!”
Kitlede yine bir hareketlenme oldu. Gelenlerle tanıdık olanlar kucaklaştılar. Sonra birbirlerine kızdılar, söylendiler…
Anlaşılmıştı artık, ölen kimse yoktu. Bir tek yukarıdan atlayan iki işçiden birinin ayağı burkulmuş ve davul gibi şişmişti. Ötekinin ise sadece kolu incinmişti. Atladıkları yerdeki kum yığını tehlikeyi azaltmış, daha ciddi bir şeyin olmasını önlemişti.
Durum netleştikten sonra alana bir suskunluk çöktü. Kimseden çıt çıkmıyordu. Yeraltından dışarıya dek taşan ve garip bir enkaz görüntüsünü oluşturan demir yığınlarına bir süre baktılar. Sonra gruplar halinde çalıştıkları binalara doğru işbaşı yapmak üzere dağılmaya başladılar.

Kar taneleri döne döne işçilerin üzerine düşüyordu. Bu kez kesilmeyecek gibiydi.
İşçiler hala kazayı konuşuyorlardı! Yeniden bir uğultu yükseldi alanda.
“Ölen olmaması çok büyük bir şans!”
“Çalışırken biraz dikkat edeceksin arkadaş!”
“Öyle, adı üstünde kaza bu, ansızın geliverir!”
“Yok bir de sana haber verecekti!”
“Aslında verse fena da olmaz hani, he he he, değil mi?”
“Olur, görürsem söylerim!”
“Onca yapılan iş de güme gitti!”
“Düşündüğün şeye bak, giden iş olsun!”
“Neyse, kimsenin burnu bile kanamadı ya sen ona bak!”
“Evet, ucuz atlatıldı!”
“Ucuz ki ne ucuz!”
“…………………………”


Ortalık birden kaza öncesine dönmüştü.
2007

Murat Güneş, Sincan F Tipi Cezaevi

www.alinteri.org

Pazartesi, 23 Kasım 2009 21:24 tarihinde güncellendi
 
Behzat Firik Diri Diri Yakıldı! PDF Yazdır E-posta
@ARINGI
Yazar @ARINGI   
Pazartesi, 26 Ekim 2009 06:59

12eylul_dusenler_small

20 yaşındaki Behzat, evinden alındı, ağabeyi Ekber'in gözleri önünde bir ağaca bağlandı. Sonra işkence başladı... Gözleri, vücudu, kor haline getirilen kasatura ile dağlandı

Kaynak: www.gundemimiz.com CENGİZ KAPMAZ

Vahşet devam etti... Ayakları ateşin içine yerleştirildi. Kesif bir yanık kokusu vadiye yayılırken ayakları dirhem dirhem topuklarına kadar yanmaya başladı. Sonra cansız bedenine bir el kurşun sıktılar.

12 Eylül rejiminin üzerinden henüz bir yıl geçmişti. Cuntanın sıkıyönetim ilan edip hayat kararttığı şehirlerden biri de Dersim'di. Tarih yaprakları 10 Ekim 1981'i gösterirken Ovacık-Hozat sınır bölgesinde yer alan Hülükuşağı köyüne bağlı Kale Deresi (Derê Garedesi) Mezrası'na yüzbaşı Aytekin İçmez denetiminde bin kadar asker giriş yaptı. 4 haneli köyde her zamanki rutin hayat vardı. Köylüler, kışlık yiyecek ve yakacak ihtiyaçları için son hazırlıkları yapıyordu. Saat 14.00'i vururken, Alevi dedesi Seyfi Firik'e ait evin kapısı çalındı. Evde Seyfi Dede'nin yanı sıra çocukları Ekber Firik ve hayvan otlatmaktan yeni gelen Karadeniz Öğretmen Okulu 2. sınıf öğrencisi Behzat Firik de vardı.

'Komutanım o bilmez'


Eve bir grup askerle gelen Yüzbaşı Aytekin İçmez için çay hazırlandı. Çaylar yudumlandıktan sonra yüzbaşı, niyetini açıkladı: 'Genç bize yol göstersin.' Tam o sırada abisi Ekber atıldı ve 'Komutanım o yol bilmez' dedi. Yüzbaşı 'Hayır gelsin, sadece yol gösterecek' deyince, Ekber Firik bir kez daha, 'O okul okuyor, buraları pek bilmez, isterseniz ben geleyim' diyerek itiraz etti. Yüzbaşı, Behzat'la birlikte evden ayrılmış ancak Ekber'in yüreğine büyük bir telaş ateşi düşmüştü. Daha fazla dayanamadı ve bir askere 'Neden beni değil de onu götürdüler' diye sordu. Askerin verdiği yanıt, yüreğindeki telaşın daha da alevlenmesine neden olmuştu. Çünkü asker, Ekber Firik'e 'Şu karşı taşı görüyor musun. O taşın orda bir yüzleştirme yapacaklar. Eğer o taşı geçerse bir daha geri dönmez' yanıtını vermişti.

'Komutanım nereye?'


Henüz hayatının baharındaki Behzat'ın taştan öteye götürüldüğünü gören Ekber Firik, daha fazla dayanamadı ve koşar adımlarla, kardeşiyle birlikte yürüyen yüzbaşıya yetişti. Henüz daha 'Komutanım nereye götürüyorsunuz' demeye varmadan yüzbaşı Aytekin'in tok sesi, ormanlarla kaplı vadide yankılandı. Yüzbaşı her iki kardeşin kablo ile birbirlerine bağlanmasını emretmiş, ardından da imalı bir şekilde 'İlerde öğrenirsiniz' demişti. Birbirine bağlanan iki kardeş, askerlerle birlikte yol alırken sararmış meşe yapraklarıyla kaplı ormanda yürümekte zorluk çekiyor, bu yüzden sık sık 'Çabuk, çabuk' diyen askerlerin dipçik darbelerine maruz kalıyorlardı.

Görürsünüz şimdi...


Güneş yavaş yavaş vadinin yamaçlarına doğru inerken iki kardeş Hozat sınırına yakın Kale mıntıkasına yetiştirilmişti. Sık meşe ağaçları ile çevrili alandaki sessizliği yüzbaşının tok sesi bozdu. Yüzbaşı, 'Burada teröristler barınıyor, yerini söyleyeceksiniz' diye bağırdı. İki kardeşten, 'Bilmiyoruz' yanıtı geldi. Karşılıklı 'Biliyorsunuz, hayır bilmiyoruz' şeklinde devam eden diyaloglar, yüzbaşının sinirlenmesine neden olmuş, 'Görürsünüz şimdi' dedikten sonra da iki kardeşin karşılıklı meşe ağaçlarına bağlanmasını emretmişti.

Bir ağaca bağladı


İki kardeş karşılıklı meşe ağacına bağlanırken askerler de soğuktan korunmak için ateş yakmışlardı. Sonra Ekber'in gözleri bir bezle sarıldı, bir süre sonra da vadide yankılanan kardeşinin acı çığlıkları ile kaskatı kesildi. Çığlıklar sürerken Ekber Firik, başını meşe ağacına sürerek bezi aşağı indirdi. Gördüğü manzara karşısında şok olmuştu. Yüzbaşı Aytekin, askerlerin sırayla ateşte kor haline getirdikleri kasaturayla Behzat'ın vücudunu dağlıyor, yetmiyor gözünü ve yüzünü çiziyordu. Bir grup asker de, yüzbaşının emri üzerine Behzat'a işkence yapıp ateş korlarını vücuduna serpiştiriyordu. Behzat, daha fazla dayanamamış ve kan kusmaya başlamıştı. Manzara karşısında dayanamayan bir kişi daha vardı. Bingöllü Kürt üsteğmen Hüseyin Necatigiller, 'Komutanım yapmayalım' demişti, ancak komutanın azarlaması üzerine susmak zorunda kalmıştı.

Dirhem dirhem yaktı


Ekber Firik, çaresizdi. Bir şeyler yapmak istiyor, ama elinden bir şey gelmiyordu. Ağlamaya başlamıştı. Bunun üzerine askerler yeniden görmeyecek şekilde bezle gözlerini bağladılar. Ancak yine aynı yöntemi denemiş ve gözlerindeki bezi aşağı indirmişti. Bu kez gördükleri karşısında daha fazla dayanamayıp bayılıvermişti. Çünkü askerler Behzat'ın ayaklarını kor ateşin içine yerleştirmiş, kesif bir yanık kokusu vadiye yayılırken ayaklar dirhem dirhem topuklarına kadar yanmaya başlamıştı.

Sonra ateş etti


Ekber Firik, kendisine geldiğinde yüzbaşının bir askere 'Kafasına sık' diye bağırdığını duydu. Ancak asker, emri yerine getirmedi. Bunun üzerine yüzbaşı, cansız bir şekilde yerde yatan Behzat'ın kafasına arkadan bir el ateş etti. Askerler, Ekber Firik'i sürüklüye sürüklüye evinin yanına bıraktıktan sonra bölgeden ayrıldı. Ekber Firik'den olayı duyan köylüler, olay yerine gittiklerinde hayatlarında hiç unutamayacakları bir insanlık vahşetiyle karşılaştılar.

'Kime ne söyleyeyim!'


Ekber Firik, insanın kanını donduran işkence ve vahşet uygulamalarını aradan 15 yıl geçmesine rağmen bugün hala unutmuş değil. 'Benim hayatımı götürdü' dediği o günden sonra kendisi ve ailesinde meydana gelen değişiklikleri şöyle anlatıyor:
Ekonomik açıdan zor durumdayız ama hiçbir devlet yardımını kabul etmemeyi kararlaştırdık. Böyle bir ilke kararı aldık. Babam dede çoğudur, seyittir. Dev gibi adam çöktü, sakal bıraktı. Ölünceye kadar yasını tutacağım, sakal ve bıyığıma makas vurmayacağım yeminini etti. 100 yaşına geldi, hala konuşunca ağlıyor. Bize yapılanları Allah'a havale ediyor. Her gün bakıp ağlamasın diye Behzat'ın fotoğraflarını İstanbul'a gönderdik. Ben ise olayı anlatmak istemiyorum.

Cezasız kalmadı


MKP Askeri Komitesi, 1981 yılında Behzat Firik’i yakarak katleden Yüzbaşı Aytekin İçmez’i cezalandırdığını açıkladı

Elimize e-posta kanalıyla ulaşan bilgilendirmeye göre Maoist Komünist Partisi Askeri Komitesi’ne bağlı Halk Kurtuluş Ordusu milisleri Dersim’de 1980 yıllarında halka ve devrimcilere karşı uyguladığı işkence ve katliamlarla adını duyurmuş ve bölgede “Kulaksız Yüzbaşı” olarak bilinen Yüzbaşı Aytekin İçmez’i cezalandırdığını açıkladı.

Elimize e-posta yoluyla ulaşan bilgilendirmeyi haber değeri taşıdığından olduğu gibi yayınlıyoruz:

“Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki çeşitli milliyetlerden emekçi halkımıza;

1980 askeri faşist darbesi süresince Dersim’de görevlendirilen, görev süresi boyunca başta devrimci-komünistler olmak üzere halka baskı ve işkence uygulayan, uyguladığı baskı ve işkencede sınır tanımayan, yoldaşımız Behzat Firik'i en ağır işkencelerden geçirerek, 1981 Eylül'ünde katleden, Dersim halkı tarafından "kulaksız yüzbaşı" olarakta bilinen AYTEKİN İÇMEZ ölümle cezalandırılmıştır.

TKP/ML taraftarlarının partimize sunduğu bir bilgi değerlendirilerek araştırma yapılmış, yapılan araştırma sonucunda halk düşmanı unsur İçmez'in Bursa alanında bulunduğu tespit edilmiştir.

Komitemize bağlı HKO milislerince 28 Eylül 2009 tarihinde halk düşmanı unsur Bursa'ya bağlı Namazgah Mahallesi'ndeki evinde ölüm cezası ile cezalandırılmıştır.

12 Eylül faşist cuntasının Dersim’de görevlendirdiği Aytekin İçmez devrimci-komünistlere yaptığı işkencelerden bilinir. 29 yıl önce yoldaşımız Behzat Firik'e uyguladığı ağır işkenceleri ve yoldaşımızı katletmesinden bilinir. Dersim’de bulunduğu altı yıl boyunca halka uyguladığı işkence ve baskılardan bilinir.

Kenan Evren tarafından yaptıklarından kaynaklı "af"edilip Kayseri bölgesinde görevlendirdiği Aytekin İçmez izini kaybettirsede devrimci adaletimizden kurtulamadı.

Tarih birkez daha göstermiştir, MKP halkın belleğidir.
Belleğimize kazınanlar unutulmayacaktır.

HALK DÜŞMANLARINDAN HESAP SORDUK HESAP SORACAĞIZ.
BEHZAT FİRİK YOLDAŞ YAŞIYOR SAVAŞIYOR.
YAŞASIN BİLİNCİMİZE IŞIK TUTAN KAYPAKKAYA'NIN KIZIL GÜZERGAHI.
YAŞASIN MKP-HKO.

MAOİST KOMÜNİST PARTİSİ-ASKERİ KOMİTESİ
29 EYLÜL 2009
Çünkü o perdeye girmek istemiyorum. Anlatırsam yeniden olayı yaşar gibi oluyorum. Unutamıyorum, nasıl unutabilirim ki. Her dakika, her saniye, gezerken, yürürken, bir iş yaparken o ses, o bağırma hala kulağımda. Gitmiyor, gitmiyor, gitmiyor. Aile içinde karar almışız, anlatmıyoruz. Paramparça durumdayız.

Bir Emeviler yakıyordu


Çok değerli bir insandı. Çok zararsız, masumdu. Ama değersiz insanlar tarafından harcandı. Dünya tarihinde bir Emeviler döneminde Turabiler yakılarak yargılanıyordu. Başka da böyle bir dönem yok. Osmanlılarda, Selçuklularda olmamış. Bir tek 12 Eylül'de görülmeye başlanmış. Başka ne söyleyeyim. Sonradan savcı ve askeri komutanlardan öğrendik ki, komşu köyden olup bizimle rampa sorunları yaşayan Zabit İnce isimli bir şahıs Behzat'ı şikayet etmiş. Bu daha da bitirdi bizi.

Yasa kurtardı


Yüzbaşı Osman hakkında Erzincan DGM'de kasten adam öldürmek suçundan dava açıldığını anlatan Ekber Firik, 'Uzun süre dava Erzincan DGM'ye takıldı. Bizde böyle bir dava yok dediler. Sonra canlı yayında Kamer Genç rahmetli Turgut Özal'la tartıştı. Özal'ın sözü üzerine dava yeniden görüldü. 5 yıl sonra mahkeme kasten adam öldürmekten yüzbaşıya ceza verdi. Ancak gayri muayyen deyip cezasını ertelediler. Sonradan öğrendim 12 Eylülcüleri koruyan Sıkıköyenetim Kanunu'nun 49. maddesinden yararlanmış' diye konuşuyor. 1980'de insanlık trajedisiyle sarsılan Ekber Fırik, 1994 yılında bir kez daha sarsılmış. Olaydan sonra Hülükuşağı köyüne yerleşen Fırik, 1994 yılında askerlerin köyü boşaltın baskısı sonucu köyden ayrıldıklarını, köy boşaltıldıktan sonra da evlerinin ateşe verildiğini söylüyor.

Hayatın her karesine postal izleri: 12 Eylül


12 Eylül Askeri Darbesi, hazırladığı anayasa ve yarattığı kurumlarla yıllardır toplum için devam eden bir baskı dönemi oluşturdu. 1980 yılının 12 Eylül sabahı sokağa çıkma yasağı ilan edildi. 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 52 bin kişi tutuklandı, 7 bin 233 kişi sürgüne gönderildi. Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren ile birlikte 50 kişinin idamına karar verildi. Anayasa ile hak ve hürriyetlerin kısıtlanması dışında hazırlanan özel maddelerle darbeci generaller kendini koruma altına aldı. Dünyanın birçok ülkesinde darbe yapan generaller yargılanırken, Türkiye'de ise darbe yapan hiçbir generale dokunulmadı. Darbe sırasında İstanbul'da bir dershanede üniversite sınavına hazırlanan Nimet Tanrıkulu, 12 Eylül Darbesi'nin özellikle kadınlar üzerinde farklı bir etki yarattığını söyledi. 'Gözaltında, hapishanelerde, işkencelerde kadınlar için yaratılan tabuların üzerine giderek yıllarca unutulmayacak izler bırakmak istediler. Kadınlara dokunmaları dahi kadınların özeline yönelik bir tacizdi' diyen Tanrıkulu, gözaltında yaşadıklarından ötürü halen devletin güvenlik güçlerine güvenemediklerini söyledi. Darbeyi cezaevinde karşılayan tutuklulardan şair Nevzat Çelik de, bugün darbenin psikolojik ve reel anlamda halen devam ettiğine dikkat çekti.
 
BARAJLARA KARŞI DERSİMİ DURUŞ PDF Yazdır E-posta
@ARINGI
Yazar @ARINGI   
Salı, 13 Ekim 2009 20:15

munzur_eylemi_istanbul

Dersimlilerin meşru mücadelesini sabote edecek şiddet eylemlerini Dersimliler alenen red etmelidirler

 

BARAJLARA KARŞI DERSİMİ DURUŞ BU MU?

Mehmet Gülmez


Uzunçayır barajı su tutmaya başladığından beri Dersimliler felaketin boyutlarının ilk etabıyla yüzyüze geldiler. İstanbul, Bursa, İzmir, Almanya’da çeşitli lokal eylemlerle felakete karşı duruşlar sergilendi.
1.Köln Dom Kilisesi’nin önündeki miting kalabalık değildi ama birkaç günlük   hazırlıkla eylemlerin başlangıç günü ve İstanbu’la paralel yapılması önemliydi.
2.İstanbul yürüyüşü  katılım açısından umut vericiydi ama, İstanbul’daki Dersim   Kültür Dernekleri’nin 15 yıl önce eylemlerde topladığı katılım yakalanamadı. Kitlesel katılımın onbeş sene öncesine göre  artması gerekirken neden azalmıştı? Sorusunu Dersimli kurumların sorgulaması gerekir.
3.Herşeye rağmen kısa zamanlı hazırlıktan sonra gerçekleşen İstanbul yürüyüşünde katılımı olumlu görmek gerekir. Olumlu katılımı ve gidişatı,  olumsuz sonuçlanmasına neden olan davranışlara sahne olması üzücüydü.
İstanbulda bazı grupların  sona doğru kendi bayraklarını çıkarıp sallamaya başlayıp, örgüt sloganlarını haykırmalarından sonra kitlesel katılımın dağılmaya başladığını hepimiz biliyoruz. Dersim coğrafyasında doğa ve insana yönelik siyasal sistemin tehtit edici  her türlü eylemi bir partinin, bir örgütün, bir grubun sorunu değil insanlık sorunudur. Bu nedenle tüm bölge insanının duyarlı olması ve meşru zeminde mücadele koşullarını asla terk etmemesi kesinlikle geçerli yöntemdir. Siyasi bir grup, yada illegal mücadele verdiğini iddia eden bir örgüt konuyu kendi bakışı doğrultusunda yorumlayarak Barajlara karşı mücadele iddiası ile meşru platformun dışına çektimi, binlerce Dersimlinin, Bu mücadeleye katkıda bulunan Dersim dışı duyarlı insani ve çevreci kişi ve kuruluşların meşru mücadelesini boşa çıkarır. Bunun sonucunda ise karlı çıkanın bu doğayı tahrip etmek, insansızlaştırmak isteyen sistem olacağı kuşkusuzdur. Bu eylemlerin sistemin  işini kolaylaştıracağını düşünüyorum.

BARAJLAR DERSİM’İ YOKETMENİN BİR PARÇASI MI?

Evet bu konuda söylemler ortak. Herkes diyor ki devlet barajlarla Dersim’i boğmak istiyor.
Benimde katıldığım Dersimlilerin ortak fikri budur.
Konuya sadece doğa ve çevreci anlayışla bakanları ayrı tutarak mücadelelerine saygı duymak gerekir.
Peki Dersim halkının tarih sahnesinden silinmesi için yapılan uygulama sadece barajlarmı?
Tarih sahnesinden silinmek istenen bir halkın yokolmasına karşı duruştan bahsediyorsanız, şu gerçeği anlamalısınız.
Bir halkın yok olması, o halkın binasını vücuda getiren tarihsel değerlerin yokedilmesi ile mümkündür.  Fiziki yokedişin yanında, dil, din, gelenekler, kültür, binlerce yıllık özgün ortak değerlerin asimilasyonu.
Eğer bir halkın ölümünü durdurmadan bahsediyorsanız, çevrecilerin bakışından farklı olarak bu değerleri korumak için harekete geçmelisiniz. Dersim halkının tarihsel özgün değerlerinden uzak durarak  ölüm engellenemez. Dersim halkının tarihsel değerlerinin tümünü koruma çabasında Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonundan FDG  den başka ikinci bir Dersimi kurumumuz malesef yoktur. Dersim adına hareket ettiğini iddia eden her kurum ve kuruluşun, Değerlerimizin tümüne sahip çıkarak korumaya yönelmesi zorunludur. Sadece barajlarla ilgili eylem yapanların katkılarını çok önemsemiyorum ama, Dersimi değerlerin tümüne sahip çıkmaktan korkanların bir süre sonra inandırıcılıklarının kalmıyacağını düşünüyorum.
Dersi’de Fetullah Gülen’in şeriat okullarından rahatsız mısınız? diye sorsak büyük çoğunluk rahatsızdır karşıdır. Peki ‘Alevilik gericiliktir’ diyerek atasının inancından uzak kaçanlar kendi çocuklarına hangi seçeneği bırakıyorlar? Sonuç itibariyle Fetullah hocanın şeriatına çalışmış olmuyorlarmı? Çocuklarının  kafasında kendi toplumunun aidiyetine ilişkin farklı bir resim, o resme göre yaşam arzusu olmayanlar, çocuklarına Türklük ve islami şeriattan başka hangi seçeneği sunuyorlar?

BARAJLARA KARŞI DERSİMİ DURUŞ BU MU?  DİYE SORGULADIĞIMIZDA!
Evet 10.10.2009 Dersim merkez yürüyüşü tarihi bir Dersimi duruştur.
Grup ve örgüt kaygılarının yaşanmadığı, kimin konuşup kimin konuşmaması tartışmasının olmadığı, Bayrak sallama yarışına girilmediği, herkesin Dersimli olarak birlikte yürüdüğü İşte Dersimli olmak budur dedirtecek kadar olumlu olan bu eyleme katılan, katkı sunan herkesi selamlıyorum.
Bazı sitelerde TUDEF ve Munzur Koruma Kurulu’nun çabalarına ilişkin haberlerin yer almaması bana tuhaf geldi. Çünkü TUDEF  ve Munzur Koruma Kurulu’nun günlerce önemli çabaları oldu.

Özellikle ) Munzur festivali dönemindeki Barajlar karşıtı yürüyüşte yaşanan olumsuzluklardan ders çıkarmış olan herkese teşekkür etmek gerekiyor.
10.10.2009 Dersim merkez yürüyüşü Dersimlilerin doğasına yönelen tehlikelere karşı duruşta meşru zeminde birleşme olanaklarının temelinin atıldığına inanıyorum. Bu temel üzerinde birlik binasının inşa edilmesi hayatta en önemli arzum ve isteğimdir. Kimseye bir Partide bir örgütte. Birleşin demiyorum. Herkesin siyasi fikri kendisinin doğrusu olsun ama, Dersimin temel sorunlarında ortak meşru eylemler olmazsa olmazımız olmalıdır.

Barajlar felaketine karşı bu birliğin temelini atan Dersimlilerin çok önemli bir görevi daha vardır.
Hangi örgütten, hangi partiden, hangi gruptan adı sanı ne olursa olsun, ‘barajlara karşı’ iddiası ile yapılan tüm şiddet eylemlerinin Dersimlilerin meşru mücadele eylemlerini boşa çıkaracağını, Dersimi suya boğmak isteyen devletin planına hizmet ettiğini biliyoruz.
Dersimlilerin meşru mücadelesini sabote edecek şiddet eylemlerini Dersimliler alenen red etmelidirler. Bu görkemli birlik yürüyüşünü gerçekleştiren Dersimliler, şiddetin kendi mücadelelerine darbe vuracağını bilmelidirler.

Şiddet eylemlerinin zararları.
1.Ülke ve uluslararası kamuoyunda Dersimlilerin kendi haklı davalarını anlatmaya şiddet gölge düşürecektir.
2.Devlet güçleri, Dersimlilerin her türlü meşru mücadelesini engelleme ve şiddetle dağıtmak için şiddet eylemlerini bahane olarak kullanacaklar.
Yıllardır yaşadığımız savaş ve provakasyon ortamında kimin neyi nasıl kullanacağını yeterince öğrenememişsek halimiz haraptır. Örneğin. Dersimlilerin hiç istemediği halde, birilerinin Barajlarda bir güvenlik personelini bir işçiyi yada bir teknik elemanın yaşamına son verdiklerini düşünelim. Böyle talihsiz bir olaydan sonra, İstanbulda, Ankarada, Elazığda yada Dersimde Dersimlilerin yapacakları bir meşru eyleme saldırı fırsatı verilmiş olmazmı? Olası yeni şiddet eylemrinden sonra Dersimlilerin haklı mücadelesini kim destekler?

DERSİMLİLERİ MEŞRU MÜCADELESİYLE BAŞBAŞA BIRAKIN

Şiddet eylemleriyle ‘barajlara karşı mücadele’ verdiği iddiasında olan illegal örgütlere.
İnandığınız bir değer varsa, onun adına Dersimlileri rahat bırakın. Dersimliler 10.10.2009 tarihinde olduğu gibi meşru yöntemlerle kendi mücadelesini kendileri yürürtsünler Yunan filozofunun tarihi söylemini hatırlatarak son veriyorum. .
‘Gölge etme başka ihsan istemem’ 


 
BaşlangıçÖnceki123456SonrakiSon



Sayfa 3 - 6
CANLI YAYIN
RADYO OVACIK on Facebook

Online Yol Tv İzle

YOL TV CANLI IZLE

Anket

Çalışmalarımızı Nasıl Buluyorsunuz?
 

Ziyaret Saysı