Hata
  • XML Parsing Error at 1:30. Error 18: unknown encoding
Marsilya'da Dersimli Bir Ermeni... 1938-1986 PDF Yazdır E-posta
@ARINGI
Yazar @ARINGI   
Pazartesi, 15 Mart 2010 21:27

 ermenidersimsurgun2.jpgDavut Kurun


1986 yılının sacak bir yaz akşamı Chambery L”hout taki evimin balkonunda cay içerken telefonum çaldı. Aynı mahalede oturan dersimli Veli idi arayan. Veli ile bir kaç kez konuşmuşluğumuz vardı. Kendisi orman işcisi idi , Alp dağlarının vadilerinde orman işlerinde çalışıyordu. Bazen haftalarca eve gelmeden çalışmak zorunda kalıyordu. Çünkü kuytu vadilere veya sarp dağların eteklerine helikopterle işçiler çadırlarıyla erzaklarıyla birlikte indirilir, haftalar sonra alınırlardı. Bu nedenle veli ile sık görüşmemiz olanaklı değildi. Velinin bir ricasi vardı. Bir misafiri türkiye den gelmiş, yarın Marsilyaya gitmek istiyor, sabah sat 04 de işe gitmesi gerekir, bu nedenle misafirini yolcu edemiyordu, benden yarın misafirini gara götürüp marsilya trenine bindirmemi rica ediyordu.


Chambery Alp dağlarının eteğinde bir gölün kıyısında kurulmuş seksen bin nüfuslu küçük ama sirin bir şehirdir. Chambery tarihi oldukça eskidir ve her dönemin anısını koruyan tarihi eser ve binalarla doludur. Kartaca komutanı Anibal filleriyle Roma üzerine yürürken alp sıradağlarını Chambery de aşabilmiş,ve burada bir müdet konaklamıştır.bu olayin anısına Chambery nin meydanlarını hala fil heykelleri süslemektedir. 

Chamberiy nin etrafını halka halka giderek yükselen sıradağlar çevreliyor. Çok uzaklardaki en son tepeler kar ve buzullarla kaplıdır. Chamberye hakim bir tepede kurulu on bir katlı binanın dokuzuncu katındaki evin balkonunda şehri ve dağları seyretmek insana hoş duygular veriyor. Dersimde yazın sıcaklığında tepedeki bir ağacın serin gölgesinde Munzur sıradağların karlı zirvelerini seyrederken aynı şekilde ucsuz bucaksız düşüncelere dalıp gidiyor insan. Bu bölgenin coğrafyası ne kadar da Dersime benziyor. Belki bu nedenledirki buraya geldim. Sürgün, zorunlu göç,mültecilik, ikiyüz yıldır kürtlerin hayatlarının bir parçası olmuş. Bu nedenle vatan özlemi de bir o kadar kürtlerin hayatlarını belirleyen temel güdü olmuştur. Şiirlerinde,türkülerinde,
günlük yaşamlarında bunun izlerini görmek mümkündür. Her akşam bu balkonda otururken bende her kürt gibi, geçmişin anılarına geleceğin hayallerine dalip gidiyorum, çoğu zaman bir kürt klasiginin eşliğinde. Yarın Dersimli bir misafirimin olmasına seviniyorum.

Ertesi gün saat 8 de kahvahtı masasını hazırladım ve misafirimi bekledim. Gecikerek saat 10 geldi. Kendisini Nazım bey olarak tanıttı. Orta boylu hafif kumral, ücnumara sac traşı olmuş temiz giyimli, otuz yaşlarında .bürokrat havasında biri.Kendisini bir gün tutmak sohbet etmek istedim ama o ısrarlı gitmek istiyordu.acele Gara gittik. Marsilyaya direk gidecek tren yok, misafirim aktarmalı da gitmek istemiyor, daha doğrusu dil bilmediği için zorluklarla karşılacağını söylüyor. Ertesi gün saat 8 de direk tren için bilet alıp sehri dolaştık ve akşam eve geldik. 
Nazım bey, Derismliyim diyor ama bir dersimlinin tipik özellikleri yok. Kendisi Erzinca n ve ankarada büyümüş, hayatında iki kere dersimde akrabalarını ziyarete gitmiş,Ankada otruruyor ve TOPAO da memur olarak çalışıyormuş. Siyasi olarak sol geciniyor, ve Partizan çevresi ile ilişkileri olmuş . 
Nazım bütün gün marsilya ya gidememenin sıkıntısını yaşadı. “keşke sabah erken gelseydim” deyip durdu. Neden bu kadar acele ettiğini sorduğumda da “ dedem hastahanede,ölmeden görmeliyim onu”dedi. Dedesini hic görmemiş ve tanımıyordu. Bölük pörçük verdiği bilgiler de beni hem şaşirttıyor hem meraklandırıyordu. Eve döndügümüzde cantasında otuz dört sayfalık el yazması bir mektup ve üç resim verdi. Mektubu bir kaç kez okudum. Şok olmuştum.mektup nazımın dayısı kendi babasının ağzından yazmıştı. Nazımın dedesinin hikayesini mutlaka herkesin okuması gerektiğine inandım . Bende Nazımın bir an önce dedesini ölmeden önce mutlaka görmesi gerektigini istiyordum. Nazımın Ankarada oturan bir dayısı ve anneside passaport ve vize işlemleri biter bitmez gelecekler. Nazım memur olduğu için yeşil passaportı varmış ve vize muafiyeti varmış, bu nedenle hemen gelebilmiş, dedesini görmek için. 


İşte aşağıda size Nazım ın dedesinin gerçek hikayesini aktarıyorum. Tarihimizin bir parçası,birazda bizim hikayemizin de bir parçası. Savaş, kahramanlık, ihanet, acı, hasret,aşk,hüzün, umut,ve ölüm bu hikayede en keskin çizgeriyle görüyoruz. Biraz da bizim hikayemiz. 



Pülümürün güneyinde pülümür çayının doğusunda, kuzeyden güneye doğru giderek daralan bir vadı boyunca üç komşu köyde kürt ve ermeniler iç içe yaşarlardı.Vadiyi boyunca akan dere her üç köyün topraklarını suluyarak bir kaç km sonra pülümür çayı ile birlişer. Bu vadinin en büyük ve verimli köyü Qerepınar köyü idi. Eskide bu yörede ermeniler sadece b u köyde yaşarlardı, kürtler ile iç içe. Kuzeydeki pulesıpe ile güneydeki Xırabe köyleri daha küçük ve daha yoksldurlar.Qerepınarda bağ ve bostancılık gelişmiş ,köy bu yeşilliğin içinde kayboluyordu, köyde birde su değirmeni vardıı.Bu yörede bir çok insan Harputtaki amerikan misyonerleri aracılığıyla ABD ye işçi olarak gitmiştir. Birinci dünya savaşı sırasında türkler ermeni kırımına başlayıncı çevre illerde binlerce ermeni aile dersime gelmiş, dersimdeki ermeniler kadar kürtler de bu mültecilere yardımcı olmuştu. Zaman zaman ermeni parti sorumluları bu yörelere gelip sosyalizm propagandası yapıyorlar, Dersimli entellektuellerle günler süren tartışmalar yaparlardı. Dersimdeki ermenilerin çoğunluğu politize olmuş ve muradov paşanın komutası altında örgütlenmişti. Kürtlerle aralarında zaman zaman sorunlar çıkmıyor değildi ama Muradov paşanın müdahelesi ile sorunlar haledilirdi. Rusyadake Ekim devreminden sonra, rus ordusu işgal bölgelerinde çekilirken yönetimi iller bazında seçimler yaptırarak yönetimi bu secilmişler meclisine devretti. Dersime sığınmış Ermeniler de silahlarıyla birlikte Erzincanda kurulan şuura hükümetinin emrine girdi ve erzincana yerleştiler. Türk ordusu Erzincanı işgal edip Ermeni kırımını yeniden başlatınca bir çok Ermeni ailesi Bolşevik ordusunun korumasını sağlamak için kafkasya doğru yollara düştü, ancak bolşevikler Ermenileri korumadılar aksine Ermeni soykırımı için karabekir in komutasında ki türk ordusuna yardımcı oldular. Çünkü türklere karşı direnenler menşevik ermenileri idi. Bu ikinci Ermeni kırımından sonra Dersimdeki Ermeniler de yavaaş yavaş dersimi terkettiler. 1935,36 da türk ordusu Dersimi işgal edip kırıma hazırlanırken, Qerepınar da yedi sekiz aile kalmıştı. 

Ankaradaki kongre hükümeti Ermeni sorununu katliam ve sürgünle çözdükten sonra kürtlere yöneldi.1935 yılına gelindiğinde kürt toprakları katliamlarla işgal edilmiti Dersim dışında. 1935 yılında dersim askeri olarak kuşatıldı. Askeri birlikler dersimin içlerine kadar yavaş yavaş yerleşiyorlardı. Dersimliler kendi aralarında bir türlü direniş kararı alamıyorlardı. 16 yaşını geçen her Dersimli 30 gün yol yapımında zorla ve ücretsiz çalıştırıldı. Yol yapımı bir katliama dönüşmüştü. Elazığ Erzincan Hozat yolu dersimlilere kazma kürekle santım santım kazarak yaptırıldı.bu yol yapımında binlerce kişi can verdigi söylenir. Askere gitme, vergi verme, silah teslimatı, karakol ve yol yapma yükümlülükleri bu dönemde kongre hükümetinin dersimlilere dayatığı konulardı. 

Pulesıpe, Qerepınar ve Xırbe köyleri ne yol yapımına katıltılar ne de silahlarını teslim ettiler.Halk bir saldırı durumund tedbir almaya çalışıyordu. Pule sipede oturan Ape Musa bö yörenin fiili lideriydi.Ape Musa yaşı eliyi geçmesine rağmen hala dinç ve sacına ak düşmemiş çok okuyan ,adaletli, en zor sorunları pratik zekasiyla çözen bilge bir adamda. Liceye Vartoya adam gönderip kitap getirdi .Şeyh Sait isyanı döneminde dersim ileri gelenleri harakete geçirmek için çok ugrastiğı , silahlı güç topladığı ama isyan kısa sürdüğü için yardımına gidemedig söylenir. Ape Musa”nın seyit Rıza ve Seyhusen ile de ilişkili idi. Yanında yetiştirdiği talebelerinden iki kişiye kızlı ve erkek genclere okuma yazma ögretme görevi vermişti. Kendisi de zaman buldukça gençlerinde katldığı felsefi dini ve mantık sohbetleri yapardı. Zazaca kurmancı ve osmanlıcayı çok güzel konuşurdu, birazda ermenice bilirdi. 

Xırabe köyünde Ap sılaman artık yaşlanmış, iki kızını üç oğlunu evlendirmiş, hali vakti yerinde hatırı sayılır biri idi. Kızların payına düşeni Xelat olarak bir miktar davar ve para verdikten sonra mallarını ve arazısını üç oğlu arasında paylaştırmıştı. Oğulları sırasıyla Hasan, Hüsseyin ve Ali Haydar da evlenmiş ayrı ev kurmuşlardı. Kardeşlerin hepsi uzun buyludu ama A.Haydar daha yapılı ve güçlüydü. Kumral,kızıla çalan bıyıkları, geniş omuzları,iri kemikleri kendisinden emin ve dik duruşu ayrı bir hava veriyordu Ali Haydara. Aynı zamanda iyi bir güreşçi ve nişancı idi. Beş tenekelik bugday çuvalını dişleriyle kaldırırdı. Ali Haydar Aynı zamanda zeki ve cesur bir gençti. Ape Musanın talebelrinde kısa zamanda okuma yazma ögrenmiş, ve Ape musanın sohbetlerini kaçırmaz olmuştu. Kaba ve iri parmaklarına rağmen iyi bağlama çalardı. Ali Haydar kendisiyle birlikte okuma-yazma kursuna katılan Ape Musa nın kızı Guleye sevdalanmış, bir türlü açalamıyordu kıza. İçin içini yiyordu. Kızın kendi ilgisini bildiğini ve karşılık verdiğinden emindi ama bir türlü cesaret edemiyordu.Ali Haydar annesi üzerinden işi haletmeye çalıştı ama Gule isi inada bindirmiş “niye kendi ağzı yok mu” demiş. Gule ile konuşmak için fırsat kollayan Ali Haydar ,domuzların Ape Musanın nohut tarlasına girdiğini duyar ve çok sevinir. Bu gece gidip nohut tarlasında bekleyecek, gelecek domuzları vurarak ne kadar cesur olduğunu guleye gösterecekti. Ali Haydar o gece sabah kadar nohut tarlasında bekledi ama sansızlak iste, domuzlar gelmedi. Sabah yorgun ve keyfsiz bir şekilde tarlayı terkederken pulesipinin girişinde Gule ile karşılaştı. Aslında Gule görmüştü Ali Haydarın gelişini. “nereden geliyorsun böyle silahlı”,diye sordu, A.Haydar “domuzları bekledim gelmediler” dedi.Gule “yada geldiler sen korkudan saklandın mı” dedi. Ali Haydar sesini yükselterek “sen benim kaç domuz vurduğumu bilmiyormusun ,neden korkayım ki” Gule gülerek “kaç domuz vurduğunu biliyorum ama” deyip kesti . Ali Haydar Gulenin ne demek istediğini anlamıştı ,çok ağırına da gitsi Gule ye hak vermişti. Hemen oracıkta Guleye duyğularını açmak istedi ama aldığı hediye yanında değildi,. Aynı gün akşama doğru cebinde ipek mendil ile kapaklı cep aynası ile Pulesipeye yöneldi ve Gule yi kolladı ve cayırda atı almaya giderken Guleyi yakaladı. Hiç teklemeden ezberlediği kelimeleri sıralıyarak işlemelir iperk mendili ve kapaklı cep aynasını Guleye uzattı vee senin için Erzinganda aldım dedi. Gule ipek mendili alırkın benimde gönlüm sendedir dedi ve kuşağında çakardığı kendi eliyle işlediği mendili Ali haydara uzattı. Haydar şaskınlıkla “nerede biliyordun bugün geleceğimi” 
Gule “seni hep bekledigim için mendili her zaman yanımda tutuyordum” 

Ali Haydar ile Gule mutlu bir cift oldular. Üç çocukları old. Ali Xıdır. Bese ve sıleman. Haydar ile Gule baba evinden ayrılıp köyün altında kendilerine bir ev yaptıkları yıl biraz sıkıntı cektiler . en az dört göz ev lazımdı, samanlık iki hayvan ağılı, ev damı. O sıkıntılara rağmeen ikiside kendilerine ait kücücük evde çok mutluydular. Ali Haydar elimiz biraz ferahlansın size iki katlı konax yapacam diyordu. 
Dersimde binlerce mutla ciftin hayallerine olduğu gibi Haydar ile Gule nin hayalerini ankaradaki kongre hükümeti yerle bir etti. 
1936 yılına kadar Gule-Haydar çifti biraz para biriktirmişti, konax yapmak için.hatta haydar beyaz kesme taşlarıda kırmış bellir yerlerde toplamıştı. Ne varki Ape Musa ikide bir damadını çağırır, iş çıkarırdı kendisine. Ya bir mektupla kendisini dersim ileri gelenlerinden birine gönderir, ya da katıldığı toplantılara birlikte götürürdü. Anlaşılıyorki Ape Musa damadının bir cemaat adamı olmasini istyor, yanında cemaatlere götüryordu. Hatta Haydarın yeteneklerini keşfetmiş, ve cemaat lideri olmasıı için yetiştiriyordu. Bu yüzden dir ki cemaatlerde Haydarın konuşmasını da istiyordu. Ali Haydarda bu cemaatlerdeki konuşmalarda çok şey ögreniyordu. O gönlerde Ape Musa ya gelip giden heyetler çoktu. Haydar işini gücünü bırakarak bu görüşmelere katılıyordu. Bu toplantılar, genellikle kürtlerin kendi aralarındaki görüşmelerdi ve türk ordusinun saldırıları karşısında çareler aranıyordu. Ama bazen de diger kürt illerinden gelen misafirlerde olurdu.bazen arabulucu adı altında dost kisvesi ile yanaşıp “teslim olmak en hayırlı yoldur” diyenlerde vardı. Ama Ali Haydarın unutamadığı en önemli toplantı, Dersim Mutasarıfı pulur,kızıl kilise kaymaknları ve dost geçinen eski mir ailelerinden birkaç kişi nin, Qerepınarda o bölgedeki köylerin ileri gelenleri ile yaptıkları toplantı dır. Yemeklerden sonra Cayda misafirlere ikram edildi ki cay dersime yeni girmişti şekerde cok kıymetli idi ve ya xarput ya da erzinganda bulunurdu.caydan sonra misafirlere hizmet eden Ali Haydarı Ape musa yanına çağırıp oturttu. Toplantıyı Ape Musa toplantıyı açarık sözü misafirlere verdi. 


Dersim mutasarıfı” Size Gazi Paşanın selamlarını ve mesajlarını getirdim. Gazi Paşa da alevidir ve dersimlilere büyük bir muhabeti ve sevgisi vardır.asıl Türk sizsiniz ama diger türk boylarıyla ilişkileriniz koptuğu için geçmişinizi unutmuşsunuz. bazı fesatcılar Dersim içinde dedikodu yaymaktadırlar dersim işgal edilecek katliam yapılacak yollar ve karakollar onun için yapılmaktadır diye. Doğru değil. Gazi paşanın kesin emri var Dersim halkına dokunulmıyacak , sadece suç işleyen bazı kaçakların takibi yapılacak ve mahkemeye verilecektir. Ayrıca çevre illerden sikayetler var, Dersimliler her yıl mallarımızı yağmalıyorlar diye, bunun önüne geçilecek Bu gasp eylemlerini yapanlar Dersim adını kirletiryorlar, bunu önlemelisiniz. Gazi paşa bundan sonra vergi verenlerin , geçmişte birikmiş vergilerinin afedilmesini emretmiştir.Bundan sonra güvenliğinizin karakollar ve türk ordusu sağlayacak, güvenlik için silah bulundurmaya ihtiyanız olmayacak,onun için silahlarınızı teslim edin.Dev let size okul yol ve medeniyet getirecek, artık çağdışı yaşamdan geleneklerden vazgeçin, dedelik seyitlik artık çağdaş degil, bunları terk edin.......” mutasarıfın uzun konuşması uzadıkça küştahlaşıyor ve gerçek niyetlerini gizleyemez oluyordu. Ape Musa sinirli sinirli önündeki kağıda birşeler karalıyor ve mutasarıfın konuşmasının bitmesini bekliyordu. Şimdiye kadar Mutasarıfa ^”mutasarıf beyefendi “ diye hitap eden Ape Musa söze başlarken “Efendi” dedi.”Efendi söylediklerinizin külliyesi bihakikattır.biz mustafa Kemal”in alevi olmasına bir itirazımız yok, bizim beklentimiz, Cumhuru reisin, idaresi altında yaşıyan, alevi suni, müslüman,hırıstıyan, türk, kürt ermeni, rum gürcü herkesin reisi olması ve herkese aynı adaletle yaklaşmasıdır. Biz onbeş yıllık mustafa kemal idaresinde bunu görmedik ama bir çok adaletsizliği de yaşadık. Türküm diyen her kes hertürlü şakiliği yapar, mükafatlandırılır,ama bir kürt bu şakiliğe itiraz edince şaki olur, bunu anlamaktan mümkün değil. Efendi, çevre illerdeki şikayetlere gelince, bize tek tek olay söyleyin size gerçeği söyliyeyim. Dersimliler hiç bir zaman çevre halkın malına namusuna el uzatamaz.uzatan olmuşsa mutlaka cezalandrılmıştır.şimdi size sabre ederseniz bu olayların iç yüzünü anlatayım. İslamdan bu yana Ehl-i Beyt halifelere sultanlara vergi vermemiştir.Ehli Beytin canına kasteden emevi sultanları bile bırakın Ehli beyitten, taliblerinden bile vergi almadılar. Abasıler,farsiler,osmanlı memlük hiç kimse Ehli beyitten vergi almamıştır. Dersimlilerin ataları İmam Rıza ocağındandır. Ellerinde imam Rızanın mühürünü bastığı beraatleri vardır. Seyit Mahmude Heyranı, Ağuçan, babamansur, türklerden önce bu topraklara geldiler. Allaadin Keykubattan bu yan bütün selcuklu ve osmanlı sultanları bu beraatlerin altına mühürlerini basarak, tasdik ettiler ve imtiyazlarını tanıdılar, yani bu soydan gelenler ve bunların taliplerinden vergi alınmadı. Şimdi Mustafa Kemal Aleviyin diyor ama seyitlerden Ehli beytten vergi istiyor. Komşu illerdeki şikayetlerinin aslı şudur. Osmanlı da dirlik düzenlik olduğu dönemlerlde bizin bunlarla bir düşmanlığımız yoktu., osmanlıda düzen bozulunca, valiler, celaliler ve mültezinmler halka zulm ettiler, vergi adı altında varına yokuna el koydular. Sultanlar bu illerin vergilerini ihale ile satıyordu, vergi toplama hakkını para karşılığında sultandan satın alan valiler, istediği şekildi vergi koyardı. Öyleki ahalinin elinde yiyecek birşey kalmıyordu. Ahali celalilere sığında ama onlarda valilerreh aşağı değild. O zaman çevre illerin ahalisi hatta uzak illerden heyetler gelerek dedelerimize, seyitlerimize talip oldula, vergi vermemek için.. Sultanın fermanına karşı çıkamıyan valiler, alevi olan bu ahaliye karışmadılar ama celalilere karşı dersimliler bu ahaliyi korumak için çok ölü verdiler. Taki sultan sultan aziz döneminde yeni toprak ve vergi fermanı çıkana kadar. Sultan azizin azalttığı bazı vergiler muşrutiyet zamanında kaldırıldı. Vergiler azalınca bu yeni aleviler yeniden eski dinlerine döndüler, sunii oldular. Bizimle iken sunni düşmanlığını yaptılar, şimdi de alevi düşmanlığı yapıyorlar. Egin kemah Xarbut yöresine gidemiyoruz. Sonbahar ve Kış aylarından Bayburt sivaş çorum malatya yöresinde taliplerini ziyarete giden dedeler bu dönmeler tarafından yollarda soyuluyor hakarete uğruyur.hükümete kaç kere bu soygunların önünün alınması için başvurulduysa sonuç alınmadı. Onun için dedelerimiz artık taliplerine gidip gelirken tedbirli gidiyor, dönüşlerinden, bunlar sunni köylerini basıp mallarını gasp etti diyerek dönmeler saldırınca dersimlilerde cevabını veriyor elbette. Efendi Siz bu dönme türklerin yaptıklarını görmuyor duymuyorsunuz, ama dersimlilerin kendilerini savunmasına şakilik diyorsunuz. Dört tarafımızı kuşatmışsınız.” Ape musa mutasarıfla gelen şerif beye dönerek” Şerif bey hilaf varsa söyle. Sen türk ve sunnisin. Dersimlilerden ne kötülük gördün. Ama dersimliler senden çok zarar gördü. Sen eski bir mir ailesindensin. Mirlik kalkmasına rağmen, toprakları elinde tuttun. On bir köyün bütün yarıcısı kürttür, sen beyliğini onlar üzerinede kanuna rağmen sürdürdün ta ki neşet paşanın ordusuna katılıp katliamlar yapatığın 1907 kadar. Senin Dersimlilere kinin neydiyki Neşet paşayı bile çileden çıkaran katliamlar yaptın. Dersimliler marabalarınla beraber senin topraklarına el koyup, köydeki konağını yıkanca katlettiğin kureyşan dedelerine sığındın. Sana iki köyünü geri verdiler.hala kürtlerin sayesinde beysin. Sen türk ve sunnisin ama kürtler hep sana yardım ettiler. Şimdi sen bizin türk olmamızı istiyorsun. Aslını inkar eden haramzadedir. Biz kürdüz ve aleviyiz.” Ape Musanın mutasarıfın suçlamlarını belgeleri ve tarihi gelişimi ile çürütüp uzun konuşmasını bitirince salona bir sessizlik çöktü. Mutasarıf “epeyce hazırlanmışsın” derken şerif bey “biz kürtlerden düşmanlık değil dostlük gördük” deyince mutasarıf “türk asıllı kürt” daha doğru olur. Dedi, daha sonra cemaate bulunanlara söz verildi.hepsi Ape Musaya katıldıklarını söyledi. Ali Haydar kayınbabasının konuşmasından çok etkilendi ve yıllarca bu konuşmayı unutmadı. 

Bir kaç gün sonra anlaşıldı ki ordu müfetişi Abdullah paşa benzer heyetleri dersimin bütün bölgelerine gönderip dersimlilerin teslim olmasını istemiş. O Günlerde dersimde hergün karabir haber yayılıyordu 
Türk ordsu Dersime yerleştikten sonra ardıkları kanun kaçaklarını milis olarak yanlarına aldılar ve bunlardan aldıkları bilgilerle Dersime de şekavata başladılar. Yağma katliam sürgün idam ırza geçme her türlü melaneti yaptılar. Xarput pazarı Dersimden getirilen mallarla doldu. 

Eylul 37 de Dersime kara bir haber daha çöker. Binbir yalan ve hile ile yakaladığı Dersim önderlerinden Seyit Rıza ve Oğru Resik Hüseyin, Kureyşan aşiret reisi Seyh Hüseyin,Yusufan aşiet reisi, Kamer ağanın oğlu Fındık, Demenan aşiret reisi Cebrail in oğlu Hasan,Kureyşan aşiretinden Ulkiye oğlu Hasan, Mirzalinin oğlu Ali Elazığda ida edilmiş. Dağlara sığınan Dersimliler Dağa taşa şehitlerinin ismin verdiler, onlara ağıt yaktılar, oğür bugündür dersim halkı pepug kuşu olmaş derdini yere göge dağa taşa anlatır durur. 

O kış çok çetin geçti. Köyleini terkedenler türk askerlerinin ulaşmadığı köylere ve dağlara sığınmıştı. Yiyecek sıkıntısı başlamıştı. Türk ordusu hala yığınak yapıyordu ki bazı dersim ileri gelenleri bunun bir katliam hazırlığı olduğunu biliyorlardı. 1938 kışı biter bitmez, ape Musa cevre köylülerle son bir toplantı yaptı. Baharla birlikte türklerin saldıracağını söyliyerek düşüncelerini sordu. Hepsi direnişten yanaydı ama nasıl.kimisi kadın çocok ve yaşlıları hayvanlarla birlikte Haydaran yaylalarına gönderelim, eli silah tutan hem ekin ekip biçmek hem köyleri korumak için kalmaları savundu, kimi hiç bir yere gitmeyelim, hayvanlarımızı ve kadınlarımızı bu ortamda kimseye teslim edemeyiz dedi, kimi topluca dağlara çekilelim haydaran ve demenanlarla birleşelim dedi, ama bunlarda kışı nasıl geçireceklerine cevaap bulamıyorlardı, haydarak demenan köyleri kendileri açlıktan s ağa sola dağilmaktadır. Yaşlılar geçmişten örnekler verdi. “1904 1906 1907 1911 1926 üstünüze seferler düzenledi, her seferinde bu vadiyi geçemediler. Bir daha denerlerse yine dersini alacaklar. Kadınları çocukları kara kışta dağlarda donduramayız. Ölürsek de hep beraber savaşarak ölelim.” Dediler ve bu genel eğilim kabul gördü. Toplantı da savaş için hazırlıklar konuşuldu ve bunun için Ali Haydar görevlendirildi. 

O günden sonra Ali Haydar beş köyün gençlerini toplayıp görevler verdi. Derenin güneyindeki vadiye yiyecek depolandı, para toplıyarak mermiler bingöl ve muş yöresinden mermiler alındı. Martta türk askerinin haydaran ve demenan köylerinde katliamlara başladığını bazı aileleri de toplayıp sürgüne gönderdiği haberleri geldi. Ali Haydar bazı tepelere nöbetçiler yerleştirdi. Artık geceleri bile eve uğramaz olmuştu, köyleri dolaşıyor sık sık ileri gelenlerle görüşüyor ve Ape Musayı her gelişmeden haberdar ediyordu. Eski savaşlara katılanların anılarını dinliyor, önerilerini alıyordu. Ali Hayadar iki kişi de kendisine yardımcı almıştı. Sağdıcı Veli ile Qerepınarda Xıdır. Üçüde otuz dört Qerepınardaki yardımcısı Xıdır dı. Kötü haber getirmişti. Asker Qulik köyünde katliam yapmış bu taraflara doğr gelmektedir. Ali Haydar tabağını çakarıp sigarasını sardı hiç konuşmadan. Gulenin sessiz sessiz ağlaması içini yakıyordu ama onu kıracak bir şey söylemek istemedi. Sigarasından bir iki nefes aldıktan sonra guleye dönerek sen eve git ben sonra gelirim dedi. Xıdırla kısa konuştu. Daha önce belirledikleri altmış beş kişinin Qerepınarda toplanması için köyün geçleri ile haber gönderdikten sonra eve gitti. Gule sofra hazırlamıştı. Karnını doyurduktan sonra silahını kuşandı. Altın kesesinden 20 altını guleye uzatarak ne olur ne olmaz dedi ve gerisini kuşağına yerleştirdi. Gule kocasını üzmemek için ağlamasını kesişmişti, ama kelimeler boğazında düğümlenmiş konuşamıyordu. Ali haydar cıkmadan Guleye kucaklayıp korkma ben sağ oldukça kılınıza kimse dokunamaz dedi cocuklarını tek tek kucaklayıp öptü kokladı. Kızı Beseye çok düşkündü,sıkı sıkı gögsüne bastırdı ve aniden hızlı adımlarla cıkıp gitti. 

Qerepınarda ilgili ilgisiz yüzlerce kişi toplanmıştı. Ali haydar hemen beşi kişiyi vadiyi kontrol etmek için gönderdi. Belirlediği altmış beş kişiyi topluluktan ayırrarak yola koyuldu. Geri kalanlarda savaşmak için gitmek istedi Ali haydar onlara hazır olmalarını ihtiyaç halindençağıracağını söyliyerek vadiye gitti. Yanına iki eski savaşlara katılmış yaşlıda almıştı. O gece Erzak ve muimat dağımı yapılarak belirlenen siperlere gurup gurup yerletirildi. Vadinin en dar yerine Ali Haydar kendi ekibiyle mevzilendi. 

Çatışmalar ikinci günün safağında başladı. Asker kurumuş dere yatağında ve Vadinin batı yamacındaki patikadan ilerliyordu. Askeri konvayun sonuda da dar vadinin girmişti ki ilk kurşunu Ali haydar sıktı. Birdğn vadide yankılanan silah sesleri insan naraları ortalığğı kapladı. Asker derhal siper vaziyeti alarak ateşe başladı ama dedefsiz ateş ediyordu. Bütün gün süren çatışmalarda Dersim güçleri ne ölü ne yaralı verdiler. Gece karşı yamaçta mevzilenen aker geri çekildi. İkinci gün tekrar dere yatağında ilerlemeye çalışan türk ordusu moralleri yüksselmis kürt güçlerinin saldırısına üğradi. Hali Haydar ile ekimi mevzisini terk ederek dere yatağana hakim bir kayalı siper edinerek türk ordusuna büyük kayıplar verdi. İkinci günün safağında geri çekildi. Gündüz düşmandan herhangi bir işaret görülmedi. Dere yatağında yapılan keşifte öbek öbek kaz izlerine rastlandı ama herhangi bir cesede rastlanılmadı. Öyle anlaşılıyor ki, türkler ölü ve yaralılarını birlikte almışlar. Üçüncü gün uçaklardan vadiye bomba barakılmasından başka bir çatışma olmadı. Dördüncü gün çok şidetli çatışmalar oldu. Hem vadinen girişinde türk ordusu inatcı ve yoğun bir ateş açıyor, hem de karşı yamacın orta yerindeki küçük iki tepeye top ve makineli tufek kurmüş, dersimli güçlerin başını kaldırmasın fırsat vermiyor. Ama türk ordusu ilerliyemiyordu. Oğünün gecesi de çatışmalar sürdü. Geçe Ali Haydar yanına on kişiyi alarak karşı yamaçtaki makineli tüfet mevzine bir sldırı yaptı. Müfreze arkadan sarıldığı için ani baskına karşı direnemedi . 7 ölü ve muhimatlarını geride bırakarak dereye doğru kaçtılar. Makineli tüfekleri taşımaya çalışan Ali haydar birden karşı yamaçta çığlıklar duydu. “köylerimizi yaktılar” Ali haydar hızla geldiği yoldan karşı yamaca geçerek güçleri ile olup bitenleri değerlendirmek istedi. Hiç kimse yerinde değildi vadinin kuzey yamacında yoğun silah sesleri geliyordu. Hızla o tarafa yöneldiler. Top sahası büyüklüğünde yamaçtaki düzlük alana çıkınca 18 dersimlinin cesedi ile karşılaştılar. Çevresine seslendi, yardımcılarını çağıdı, biraz daha yüksek bir tepeye çıkıncı ne görsün, üç köyde yükselen alevler yeri gögü aydınlatıyordu. Büyük bir inilti ile yere çöktü. Durumu kavramıştı. Düşman kuzeyde de Haydaran dağlarını ve harçik suyunu aşarak vadiye Kuzeyde de girmişti. Köyleri yaktıktan sonra vadideki savaşçılar kuzeyde sarmıştı. Derhal savaşçılarını çeberden çıkarmalıydı, yoksa hepsi imha olacaktı. Silah seslerinin geldiği yere yaklaşısnca yardımcılarına seslendi. Onların yanına gitti. Düşmanla çok yakın mesafede çatışıyorlardı. 20 25 kişilik dersim gücü çemberi yarmaya çalışıyordu. Digerlerini sordu. Veli”köylerin yandığını görünce mevzilerden çıkanlar köye doğru koştu, meger sarılmışız. Düşmanın ilk ateşinde epey şehit verdik 18 kişi düzlükte iki kişi burda. Digerleri çemberden çıkıp kurtuldular. Ali Haydar karşı yamaçtaki makineli tüfek mevziinde üç el bombası bulmuştu. Sürünerek düşmanın siper aldığı kayaın önüne kadar getti ve el bombalarını tek tek kayanın arkasına etti korkunç gürültüden sonra kısa bir sessizlik oldu. Ali Haydar kayanın arkasına kadar sürünerek gitti. Yerde yatan ölü askerleri görünce arkdaşlarına işaret etti. Hepsi birden köye doğru koşmaya başladılar.Xarabe de hala duman yükseliyordu. Ali haydar yanmış evine girdi dayanılmaz bir sacaklık vardı. Ortalıkta bir canlı yok. Güle diye bağırarak yukarı evlere koştu. Kendisinden önce köye ulaşan savaşçılarından başka kimse yoktu. Biri yüksek sesle bir ağıt tutturdu.bir digeri, hepsini burda yakmışlar. Digerleri içerde kömürleşmiş yanık insan iskeleti dışarıya taşıyorlardı. Türk askeri bütün hayvanları gütürmüş, insanları da Ali Haydarın babasının iki göz ağılına düldürüp üstüne benzin döküp yakmış. Yanık et kokusundan nefes almak mümkün değildi. Ali Haydar ağıla daldı. Kendi çocuklarını kardeslerini yeğenlerini tanımaya çalıştı. Tanımak mümkün değildi. Sadece büyük veya küçük oldukları beliydi. Küçük bebekleri bile yakmışlardı.her kes şoktaydı.kimseden ses çıkmıyordu. Ölüleri dışrı çıkarıp saydılar .83 kişi. Köy nüfüsu bu kadardı. Demekki kurtulan olmamış Ali Haydar iki üç saat içinde ölülerin gömülmsini söyledi çünkü türk askeri bizim burda olduğumuzu biliyor ve buraya hücum edecek. O gün köylüler ölülerini gömdüler.hiçbiri tanınmaz durumdaydı.Pule sıpa köyünde de hiç bir canlı kalmamıştı. Qerepınar köyündekilerin yarısı kurtulmuştu. Onlar askerin Xrrabeye yaktıklarını görmüş koyün arkasındaki dağın yamacındaki ormanlık alana kaçma fırsatı bulmuşlar. Ama yarısını asker köyde yakalayıp katletmiş ve köyük ateşe vermiş.Ali haydar ölüleri gömerken yine tek tek inceledi, eşini ve çocuklarını tanımak için ama mümkün değiil. Hepsi simsiyah iskelet parçasıdır 

Asker vadiye hakim kemere resin dibindeki çesmenin yanında karakol kurdu. Ali haydrın yanında savasıp kurtulanlar bir ümit belki kurtalan çocuk ve akrabasını olur diye çevre köylerde aramalara gittiler.bir kısmı haydaran savaşçılarana katılmak için gitti. Ali Haydar gündüzleri dağ taş mağara mağara gezdi belki kurtulan bir tanıdık bulur diye. Ama nafile.geceleri de silahı ile gelip mezarların başında için için ağlar, dualar, bedualar, küfürler ederdi. Yaşama sevinci yoktu ama intikam duyguları onu yaşatıyordu. Bir iki hafta sonra oda haydaran savaşçılarına katılmaya karar verdi. İki yardımcısına giderek vedalaşmak istdedi ama onlarda birlikte gitmeye karar verdiler. 

1938 in ikinci yarısında savaş Munzur dağlarının güney yamaçlarında Pülümür çayı ile Munzur çayı arasındaki bölgede yani demenan ile Haydaran bölgesinde devam etti. İşin aslı savaş değil katliam vardı. Kürtler sadece canlarını kurtarmak için ateş ediyordu. Haydaran köyleri perişandı, açlık had safhadaydı. Kimse ekinlerini biçememişti. Silahı olanda mermi bulamıyordu. Asker köyleri yakıyor, canlı hayvanlara el koyuyordu. Bölgede canlı hiç bir şey bırakmama kararı vermişti. Ali haydar ile arkadaşlarını gittikleri her köyde köpekler karşılıyordu. Munzur dağlarının eteklerinde bir kaç sefer çocuklar ve kadınlardan oluşan kafilelerle karşılaştılar, ot ve yanlarında getirdikleri hayvanları kesip yiyorlardı. Zel dağının arka vadilerinde Haydaran savaşçılarına katıldılar. Haydaranlar köylerini terk ederek dağlaraka çekilmişlerdi ellerindeki mühümat ve yiyecek kalmamıştı. Bir iki baskınl türk karakollarında elde ettikleri mermiler yetmiyordu. Demenan Hozat ve pulur tarafında durum daha iyi değildi. Haydaran ve Demenanların daha yukardaki dağın eteğindeki bir kaç köyü boşaltılmamıştı. O günlerde Laç deresi vadisindeki köylerin de dağlara doğru kaçtığını vadinin türk ordusu nun eline geçtiğini duydular bu demekktir ki türk ordusu batıdan da önü açılmış, hem doğudan hem batıtan saldırma durumu ortaya çıkmıştı. Durumu tam ögrenmek için bir kaç kişinin demenan bölgesine gönderilmesi gerekiyor. Ali Haydar ile iki arkadaşı bu görevi üstlendi. Sultan dağının güney eteklerinde biraz dinlenmek için yürüyüşe mola verdiler. Ağlayarak sultan dağına yukarıya doğru koşan üç çocuk gördüler. Yerlerinden kalkip çocuklara seslenince üçü hızla onlara doğru koştu. “yardım edin amca kurban olayın eline ayağına.öldüryorlar” çoçukları sakinleştirip durumu ögreniyorlar. Asker köylerini terk edip dağa sığınan bir kafileye denk gelmiş, hepsinin ellerini bağlıyarak aşağılara doğru götürüyormuş. Bu üç çocuk kaçma fırsatı bulmuş, kurtulmuşlar. Çocukları da yanına alan Ali Haydar, Veli ve Xıdır kısa bir müdet sonra çocuk ve bebek seslerini duyar,ve bir tepeye tırmanılar. Elleri önde bağlanmış bir 80- 90 kişilik coğu çocuk ve kadın ,bir tarafı uçurum olan bir yerde oturtulmuş, etrafında askerler bekliyorlar.Çoçuk hemen Dokuz on yaşindaki çucuk hemen Veliye sarılarak ne olur silahını ver, hepsini öldürecekler. Benden onlardan birkaç kişi ölrdürmeliyim. Ali Haydar, kafileden dört veya beş yaşlarında bir çocuğun ayakta bekleyen bir askere ağlayarak elini uzattığını gördü. Asker bir şeyler söyliyerek iki eliyle çocuğu tuttu bir kaç adım attı ve bebeği uçurumdan aşağı attı. Bir adım daha ileri giderek uçurumdan aşağı baktı. Birden yerinden keçi çevikliği ile fırladı koç gibi başı ile askere vurdu ve ikisi birden uçurumdan aşağı uçtular. Bir ağacın gölgesinden oturan komutan olduğu anlaşılan biri birden yerinden fırlayarak ateşe hazır emrini verdi askerler koşarak sıraya girdi . askerler henuz koşuştururken Ali Haydar ateş emrini verdi, komutan ve iki asker ilk ateşle yere yığıldı. Türk askeri panik içinde yere yatıp düzlüğün içindeki meşe kümesinin arkasına atmaya çalışıyordu. Esirler ilk ateşle yukarıya doğru koşarak ormana girdiler. Bir saatten fazla çatışma sürdü, türk askeri rastgele ateş ediyordu. Ali haydar mermilerinin az kaldığını görünce ateşe sonverdi kafilenin gittigi istikamete doğru yürüdüler. Gidecekleri yere kadar güvenlik içinde götürmeleri gerekiyordu. Kafileye yetişince ağlayarak ellerini ayaklarını öpenler dua ederek minnettarlığını bildiriyorlardı. Kafile yukarı laç vadisinin köylerindendi, hayvanlarını iki çobanla yukarı göndermişler, katırlara yükleyebileceği kadar un yağ kazan vs de sultan dağının kuzey yamaçlarına göndermişler. Kafile yiyeceklerini gönderdigi vadiye varınca Ali Haydara Veliye Ve Xıdıra hemen güzel bir yer hazırladılar. Onları bırakmıyorlar, mutlaka bir kaçgün misafir olarak tutmak istiyorlardı. Akşam çoban sürüyü getirici hemen yedi keçi kesildi, ekmekler yapıldı herkes karnını doyurdu. O gece kafilede bulunan bir kaç yaşlı ile konuşarak geçirdiler, yeni bilgiler aldılar. Laç deresinin türk askeri tarafından işgal edildiği doğrudur, ama bu çevredeki bütün aşiretlerden savaşçılar, demenan,Heyderan, kureyşan, yusufan güç toplayıp karşı saldırıya geçtiler. Dün yer yer çatışmalar başlamış,.inşahlah muafak olurlar, bu zalimler çeker gider bu zulüm biter. 

Ertesi gün Ali Haydar ile arkadaşları bütün ısrarlara rağmen yanlarına yeteri kadar ekmek alarak laç vadisine doğru yola düştüler. Peşlerine onbeş onaltı yaşlarında iki genç takıldı. “siz bölgeyi bilmiyorsunuz, size yol gösteririz” dediler. Ögleden sonra yukarı laç vadisinde istirahat edip yemeklerini yediler. Ortalıkta bir çatışma emaresi yok. Akşama doğru Laç deresinin tepelerine geldiler. Gençler yöreyi ve mağaları çok iyi biliyorlar. Biraz daha aşağı inince katırlarla gelen bir gurupla karşılaştılar.Gruptki iki kişi yaralıyda ama gülüyor şaka yapıyorlardı. Kürtler bugün türk ordusuna hiç unutamıyacağı dersi verdi. Her savaşçımız bir kahramandı dediler. Türkler ölü ve yaralılarını bile alamadan kaçmışlardı. Ali Haydar büyüğünüz kim” diye sordu, onlarda “Süleyman ağadır, aşağıdaki mağaraya gittiler” dediler. Klavuzcu gençler o büyük mağarayı biliyorlardı. Ali Haydar duvar gibi yükselen lac deresinin yamacından mağaranın önündeki nöbetçiye kendilerini tanıttı ve içeri girdi. İki yüz kişinin rahatlıkla sığacağı mağaranın bir ucundaki sedirde oturan üç türk askeri ile hemen yanında onbeş yirmi kişilik bir gurup yemek yiyordu. Selam verdikten sonra sofraya buyur edildiler. Yemekten sonr sıleman ağa ile tanıştılar. Sılo Pıt ın namını duymuştu ve ilk defa tanişıyıorlar. O gece ikisi uzun uzun sohbet etti. Sılo Pıt da Ali Haydarı duymuştı. Akşam iki kişi gelip üç türk askerinin yaralarını pansuman etti. Ali Haydar “kim getirdi buraya bunları” Sılo Pıt- yaralıydılar ben getirdirm. A.H- ne yapacaksın bunları . S.P- iyileşince bırakırım, ister giderler isterlerse kalırlar. Obaştakinin ismi Ragıp mış, yüzbaşı. A.H – Süleyman ağa, bunlar bu kadar bize zulüm ediyor, cala-çocuumuzu yakıyor, köylerimizde canlı bırakmadılar, sen onları iyileştiriyorsun, besliyorsun ve serbest bırakıyorsun, bu nasıl iş. S.P – onlaın kitabında o yazılı bizin kitabımızda da bu yazılı. Biz silahsıza, kadına çocuğa, suçsuza esire silh çekmemişsiz ve kıyamete kadar da çekmeyiz, ne kadar kötü olursa olsunlar yine silah çekmeyiz. Dedi. Ertesi gün Ali haydar ile Arkadaşları Sılo Pıt tan izin istiyerek Ragıp beyle konuşmak istediklerini söyledirler. Sılo Pıt çok az türkçe bildiği için kendiside doğru dürüst konuşmamıştı, altı yedi kişi Ragıp beyin yanında oturdular. A.H.-Bu zulmü niye yapıyorsunuz. Dersimliler size ne kötülük yaptı. R. Ben askerim o sorunun muhatabı ismet İnönü dür, Gazi paşadır, onlara sorun. A.H. –kör mıstoya Gazi diyor. Peki çocukların kadınların sucu nedir onları niye öldürüyorsunuz. R,Ben kadın çocuk öldürmedim, öldürenlerede karşıyım. A:H. Suçsuz gühsız insanları öldürenler senin arkadaşların, karşıyım diyorsun ne yaptın, yapmyın dedin mi,yada ceza verdin mi. Ragıp gözleri ile sabit bir nokya dikti ve sadece omuzlarını yukarı kaldırdı. Ali Haydar._Peki seni şimdi serbest bıraksalar yine gelip bizi öldürmek istersin,silahsız savunmasız kadın ve çocukları öldürürsün. R. Ben askere silah çekmeyene karışmam. A.H.- sinirli bir ses tonuyla,- Alahtan korkmazlar kim size silah çekti. Kaç yıldır askeriniz geldi dersime yerleşti, korokollar kurdu. Nezaman ki katlam yaptınız bizde kendimizi savunduk, kedi bile pençesini kaldırır, suçlu bizmiyiz sizmisiniz. Ragıp cevap vermedi. Biraz sustuktan sonra. Bakın size önemli bir sey söyliyeyim. Bir iki ay dayanın,herşey düzelir. Mümkün oldukç askerle yüz yüze gelmeyin. Kasımda ordu geri çekilecek. Bende ne askerin ne sizin kayıp vermesini istemiyorum, dedi. Ragıpın bu sözleri üzerine dersimlilr birbirlerine baktılar. 


Ali Haydar ile iki arkadaşı üçüncü gün Sılo Pıt tan bir katır birde türk ordusunun geriden bıraktığı mühümatı da yükliyerek Zel dağının Vadilerine gittiler. 
Sılo Pıt da iki haftalık bakımdan sonra yaraları iyileşen üç türk askerini Xeç dağında karargah kuran türk birliklerinin yakınına kadar götürüp, “ sizinkiler bu dağın bir yerlerindedir, siz yerinizi daha iyi bilirsiniz. Bir daha da karşımıza çıkmayın.” Diyerek serbest bırakır. 

Not: Sılo Pıtın esir alıp serbest bıraktığı Ragıp bey, daha sonra Erzincandaki üçüncü ordu komutanlığğı yapan, 1960 darbesinden sonra emekli olup Adalet partisini kuran orgeneral Ragıp gümüşpaladır. Ragıp bey daha sonra da Sılo Pıt ile ilişkilerini hiç kesmedi, heberleşir ve bazende ziyaret ederdi. 1959 yılında türüşmek karakolunun rüşvetçi ve küfürbaz uzatmalı bir komutanı vardı. Ragıp Gümüşpala üçüncü ordu komutanı olarak karayolu ile Erzincandan Elazıga giderken Türüşmek Korokol komutanına “ Sılo Pıta git selamlarımı söyle, Elazığ da acil bir işim var ugrıyamadım, ama dönüşte uğrayıp cayını içerim. Asker gönderme kendin git” der . Uzatmalı çavuş panik içinde İbrahim Kalşenden yardım ister. Sılo pıt kimdir nasıl bir adamdır vs. İbrahim akrabamızdır der seni götüreyim. Sılo Pıtın evine yaklaşınca, Sılo Pıtın salvarlarını dizüsütün kadar çekmiş kerpiç çamurunu ayaklarıyla yoğurmakta olduğunu görürler. Komutan topuklarını birbirine vurrak,” üçüncü ordu komutanımız orgeneral Ragıp paşanın selamları var, yarın Elazıg dönüşü sizi ziyaret etmek istediğini bildiriyorum,,” ufak boylu ve hızlı hızlı konuşan Sılo Pıt bir cünleyi üç kere tekrarlardı. “aleykümselam, aleykümselam, aleykümselam, hoş geldi, hoşgeldi, hoşgeldi” der ve elellerini ayaklarını yıkıyarak ev e davet eder. İbrahim Sılo Pıt ile kürtçe sohbete dalamıştı. Sılo pıt türkçe biraz daha ögrenmişti ama meramını tam rahat anlatamıyordu. Uzatmalı, merak içinde idi paşanın bu adamla ne arkadaşlığı dostlüğü olabilirdi ki. Ve daynamayıp sıkıla sıkıla, “müsaade ederseniz bir şey sormak istiyorum. Paşa ile nereden tanışıyorsunuz? S.P ben Ragıp beyle 20 yıldır tanışıyorum. Dosdoğru konuşan sözüne güvenilir biridir.” Uzatmalı bu yaşlı köylünün paşasına bey demesine içerlenmiş ama bir şey diyemedi. U-nereden; S.P savaştan. U-sizinde mi komutanınızdı. S.P yok yok biz beraber savaşmadık, birbirimize karşı savaştık., Uzatmalı anlamıştı durumu, ama paşanın eski bir şaki ile arkadaşlığını anlamıyordu. Ama bu köylünün paşanın adamı olabileceği tahmini ile hareketle, evet eskide dersimde kanun nizam tanımıyan çeteler varmıış, paşamız onları yola getirmiş” deyiverdi. Sılo pıt kendi evinde yapılan bu terbiyesizliği kaldıramazdı, gözleri açıldı sık sık nefes alıp verdi ve karakol komutanına dönerik “Çavuş biz devletle suhl yaptık,eski defterleri kapattık, simdi siz yeniden mi açmak istiyorsunuz.bizim üzerimizde mazlumun ahı yoktır.” Uztmalı şoke olmuştu,korkudan sapsarı olmuştu.bu ufak tefek yaşlı köylünün asaletli duruşu karşısında iyice küçülmüştü “özür dilerim, öyle demek istemedim” diyebildi. Bir daha ağzını açamadı. 

Notun sonu D.K 


Haydar, Veli Xıdır bir katır yükü mermi ve iyi haberle zel dağındaki arkadaşlarına döndüler. Türk ordusu halkın boşalttığı köyleri yakıp yıkmıştı. Yakalayabildiği sivil silahsız herkesi kurşuna diziyordu. Bir gece baskınıyla kutu deredeAli haydar ile iki arkadaşının da için dolduğu gurup türk ordusuna büyük kayıplar verdirdi. 
Havalar soğumaya başlamış yüksek dağların eteklerinde soğuk geceleri dayanılmaz olmuştu. Dağlarda otlar ve meyvelerde artık kalmadıı için açlık çekilmez olmuştu. Tarlalarda buğday başakları arıyordu halk. 
Kasım 38 de Ankara hükümeti “Tunceli tenkil harekatına son verdiklerini” açıkladı. Türk ordusu çevre illere ve Dersim içlerinde, mameki, deşt ve hozat kışlalarına belirli karakollara çekildi. 

Dersim eski Dersim değildi. Her kes çocğunu, ana-babasını akraba dostunu arıyordu. Kimisi sürgün edilmiş, kimi katledilmiş kimi başka bölgelere kaçmştı. Dersimde yeni düşmanlıklar çıkmıştı. 
Halk yavaş yavaş köylerine döndü, erkekler hala gündüz dağda saklanıyor gece köye inip evlerini yapıyordu. Yada kışlık erzak temin etmek için uzak köyllere gitmek gerekiyordu. 
Dersimliler dünyada eşine az rastlanan bir dayanışma içinde yaralarını sarıyorlardı. Bugdayını yağını hayvanını paylaştı, yaralı ve saakatlar köylere paylaştırıp bakımını sağladı. 
Ali Haydarın gideceği bir evi yurdu yoktu.savaşçı arkadaşlarından sağ kalanlar yavaş yavaş ailelerinin yanına gitmeye başlamıştı. Bir af söylentisi de ortalıkta dolaşıyordu. Ali Haydar türklere teslim olmayı hiç düşünmüyordu. Gelecege ve yaşama için hiç bir düşncesi yoktu. Bir Veli ile Xıdır ı çağırıp 
“ben bu memlekette yaşıyamam. Türklere teslim olmam. Gidecek evim de yok. Siz ne yapmak istiyorsunuz bilmem ama artık herkes kendi yolunda gider.” Onlarında geleceğe ilişkin düşünceleri yoktu. Ali Haydar zaman zaman Amerikaya gitmekten bahsetmişti. Sonunda üçü Amerikaya gitmeye karar verdiler. 
Amerikaya gidip gelenlerden duydukları kadarıyl Trabzonda gemiye binmeleri gerekiyor. Hemen yola koyuldular. Bir kaç gün sonra Murat nehrini aştılar. Murat suyundan sonra ihtiyatlı olmaları gerekiyordu. Çünkü nede olsa dersimlilere düşmanlık yapan bir bölgeydi. Bir kaç günde yiyecekleri bitti.bir tepede bir hayvan sürüsünü gördüler ve o tarafa doğru gittiler. Sürüde bir çocuk bir kadın vardı. Ali Haydar kadına doğru gidince kadın ters istikamete doğru uzaklaştı. A Haydar. Korma bacım, kötü bir amacımız yok. Yolcuyuz ama yiyeceğimiz kalmadı. Bu torbaya ekmek doldurup getirirsen sana bir ceyrek altın vereceğiz. Kadın dönüp Ali Haydarı tepeden tırnağa süzdü ve “siz dersimlimisiniz” diye sordu. A.Haydar, Nerden bildin bacım. Kadın bellidir. Siz burda bekliyecekmisiniz ekmek icin. Dedi. A.Haydar. başka çaresi varmıdır. Kadın Bekleyin size ekmek getireceğim. Dedi ve sürüyü köye doğru sürdü. Ali Haydar ile arkadaşları hem kuşkulu hem caresizlerdi. Kadın asker ve köylülere ihbar edebilirdi onları saklanarak beklediler. Karanlık Çökünce bir kadın bir erkek gerçekten çıkageldiler. “dersimliler nerdesiniz” diye seslendiler. Ali haydar yerinden kalkarak onlara doğru gitti, selam verip ekmeği aldı ve çeyrik altını uzattı. Köylü Ali Haydarın elini yüzüne yapıştırarak ağlamaya başladı. “ ne parası canımız size kurban olsun. Nedir bu başımıza gelen felaket. Biz burdakiler size yardım edemedik kahrolduk diyerek ağlaşmaya başladılar köylü ile karısı gece yarısına kadar sohbet ettiler.Evlerine misafir etmek istediklerini ama komşularına güvenmediklerini söylediler. Ayrıca bu kıyafetle kim görse dersimli olduklarını anlıyacaktı ve ihbar edebilirdi. Beyz don ve gömlekle o yörede kimse dolaşmazmış. Ertesi gün Bayburta gidip ücü için pantalon, gömlek caket ve kasket alacağını söyledi. 
Köylü ertesi gün gerçeekten elbiselerle geri geldi. Parasını da ısrarlara rağmen almadı. Ayrıca aldığı bilgiye göre Trabzondan artık geminin amerikaya kalkmadığını ya istanbul ya da izmirden kalktığı biligisini aldığını . En iyisi Erzincandan Trene binip İstanbula gitmek olduğunu söyledi. 

Ali Haydar, Veli ve Xıdır o gecee köylü ile vedalaşıp Erzincana doğru yola koyuldular. Ertesi gün Erzincandan trene bindiler iki gün tren yolculuğundan sonra Ankarada aktarma yaparak izmire gittiler. İzmirde kalacakları yerleri yoktu. Oteller kimlik istiyordu, ama kimlikleri yoktu. Kimliksiz gemiye nasıl bineceklerini hiç düşünmemişlerdi. O ğeceyi bir parkta geçirdikten sonra büyük gemilerin yanaştığı limana gittiler. Gemiye bir binadan gidiliyordu ve kapıda polisler vardı. Butun gün gemiye gelip giden beyaz ceketli insanları gözetlediler. Sonunda birini gözüne kestiren Ali Haydar “kardeş bir dakika. Amerika gemisi burdan mı kalkar.” Genç Ali Haydarı tepeden tırnaga süzdükten sonra. “ evet burdan kalkar, niye sordun” dedi. AH.bizde Amerikaya gitmek istiyoruz onun için sordum. Dedi.genç ”billetiniz varmı? “ yok ama yardım edersen alırız, dedi Ali Haydar. Genç paranızı alırım ama “ sen bizi Amerikaya götür ne istersen veririz dedi. O gün gençle Ali Haydar bir kaç kere görüştüler. Sonunda gemiden biri ile geldi ve pazarlığa başladılar ve üç kişi için on beş altına anlaştılar. Ertesi gün tekrar görüştüler. Her üç kişiye beyaz caket giydirdiler. Sebze meyve dolu bir kamyon iskeleye gelip yanaştı. Ali Haydar Veli ve Xıdır gemi işçisiymişler gibi omuzlarına birer sebze kasası alarak gemiye girdiler. Kasaları gemi deposuna koyar koymaz konuştukları adam onları geminin en dipdeki odalarından birisine götürdü. Ve on beş reşat altını aldı.” Bakın sizin ne passaportunuz ne de billetiniz var. Onun için odadan çıkmayın. Bu oda sürekli anahtarlı olduğu için, bende kitleyip gideceğim arada bir gelir ihtiyaçlarınızı sorarım,, dedi. Oda kötüydü.yatak yoktu. Kuçük bir tovaleti vardı. Işık sadece kapının üstündeki kücük pencereden içeri giriyordu. Gemi ertesi günün gecesi hareket etti. O gece sadece bir kaç saat tahta zeminde uyuklamışlardı ki biri kapıyı açtı ve haydi inin Amerikay geldiniz dedi. Yukarı cıkıp yolculara karıştılar. Bir binaya girdiler. Herkes Passaport gösterip geciyordu. Sıra üç dersimliye geldi. Ali Haydar kontrol memuruna pasaport yok deyip geçmek istedi. Polis önünü keserek,passaport istedi.ingilizce fransızca yunanca sorulara cevap veremiyordu. Sadece passaporumuz yok diyebiliyordu. İki polis gelerek üç dersimliyi alarak bir odaya götürdü.Ali Haydar dersimli olduklarını passaportlarının olmadığını söyledi. Bir kaç saat sonra kürtçe bilen ermeni bir tercüman getirdiler. Meger üç dersimli kandırılmış, Amerika diye Yunanistanın Pire Limanında indirilmişler. Yunan Polisi her üçünün ifadesini tek tek aldı. Ermeni tercüman kefil oldu ve üçünü evine götürdü. Her gün polie gidip görünüyorlardı.Tercümanda dersim Ermenilerinden miş ikinci bir ermeni partısının üyesiymiş. Dersim ve Dersim katliamı konusunda uzun uzun konuştular.Tercüman Amerikaya gitmeye gerek olmadığını, Yunanistanda kalmaları halinde ev ve is konusunda yardımcı olacağını söyledi.bir ay Tercümanın evinde kaldılar. Veli ile Xıdır kalmaya karar verdiler ve Ali Haydarı da kalması için ikna etmeye çalıştılar. Ama Nafile Ali Haydar mutlaka Amerikaya gitmek istiyiordu. Ermeni Tercüman Ali Haydar için çııkış kağıdı aldı, bilettini aldı ve Ali haydarı gemiye bindirip yolcü ettiler. 
Pireden kalkan gemi bir gün bir gece gittikten sonra büyük bir limana yanaştı. Yolcular inmeye başladılar. 


1986 yılının sacak bir yaz akşamı Chambery L”hout taki evimin 
balkonunda cay içerken telefonumÇaldı. Aynı mahalede oturan dersimli Veli idi arayan. Veli ile bir kaç kez konuşmuşluğumuz vardı. Kendisi orman işcisi idi , Alp dağlarnın vadılerinde orman işlerinde çalışıyordu .bazen haftalarca eve gelmeden çalışmak zorunda kalıyordu. Çünkü kuytu vadilere veya sarp dağların eteklerine helikopterle işçiler çadırlarıyla erzaklarıyla birlikte indirilir, haftalar sonra alınırlardı. 
Bu nedenle veli ile sık görüşmemiz olanaklı değildi. Velinin bir ricasi vardı. Bir misafiri türkiye den gelmiş, yarın Marsilyaya gitmek istiyor, sabah sat 04 de işe gitmesi gerekir, bu nedenle misafirini yolcu edemiyordu, benden yarın misafirini gara götürüp marsilya trenine bindirmemi rica ediyordu. 

Chambery Alp dağlarının eteğinde bir gölün kıyısında kurulmuş seksen bin nüfuslu küçük ama sirin bir şehirdir. Chambery tarihi oldukça eskidir ve her dönemin anısını koruyan tarihi eser ve binalarla doludur. Kartaca komutanı Anibal filleriyle Roma üzerine yürürken alp sıradağlarını Chambery de aşabilmiş,ve burada bir müdet konaklamıştır.bu olayin anısına Chambery nin meydanlarını hala fil heykelleri süslemektedir. 

Chamberiy nin etrafını halka halka giderek yükselen sıradağlar çevreliyor. Çok uzaklardaki en son tepeler kar ve buzullarla kaplıdır. Chamberye hakim bir tepede kurulu on bir katlı binanın dokuzuncu katındaki evin balkonunda şehri ve dağları seyretmek insana hoş duygular veriyor. Dersimde yazın sıcaklığında tepedeki bir ağacın serin gölgesinde Munzur sıradağların karlı zirvelerini seyrederken aynı şekilde ucsuz bucaksız düşüncelere dalıp gidiyor insan. Bu bölgenin coğrafyası ne kadar da Dersime benziyor. Belki bu nedenledirki buraya geldim. Sürgün, zorunlu göç,mültecilik, ikiyüz yıldır kürtlerin hayatlarının bir parçası olmuş. Bu nedenle vatan özlemi de bir o kadar kürtlerin hayatlarını belirleyen temel güdü olmuştur. Şiirlerinde,türkülerinde,günlük yaşamlarında bunun izlerini görmek mümkündür. Her akşam bu balkonda otururken bende her kürt gibi, geçmişin anılarına geleceğin hayallerine dalip gidiyorum, çoğu zaman bir kürt klasiginin eşliğinde. Yarın Dersimli bir misafirimin olmasına seviniyorum. 

Ertesi gün saat 8 de kahvahtı masasını hazırladım ve misafirimi bekledim. Gecikerek saat 10 geldi. Kendisini Nazım bey olarak tanıttı. Orta boylu hafif kumral, ücnumara sac traşı olmuş temiz giyimli, otuz yaşlarında .bürokrat havasında biri.Kendisini bir gün tutmak sohbet etmek istedim ama o ısrarlı gitmek istiyordu.acele Gara gittik. Marsilyaya direk gidecek tren yok, misafirim aktarmalı da gitmek istemiyor, daha doğrusu dil bilmediği için zorluklarla karşılacağını söylüyor. Ertesi gün saat 8 de direk tren için bilet alıp sehri dolaştık ve akşam eve geldik. 
Nazım bey, Derismliyim diyor ama bir dersimlinin tipik özellikleri yok. Kendisi Erzinca n ve ankarada büyümüş, hayatında iki kere dersimde akrabalarını ziyarete gitmiş,Ankada otruruyor ve TOPAO da memur olarak çalışıyormuş. Siyasi olarak sol geciniyor, ve Partizan çevresi ile ilişkileri olmuş . 
Nazım bütün gün marsilya ya gidememenin sıkıntısını yaşadı. “keşke sabah erken gelseydim” deyip durdu. Neden bu kadar acele ettiğini sorduğumda da “ dedem hastahanede,ölmeden görmeliyim onu”dedi. Dedesini hic görmemiş ve tanımıyordu. Bölük pörçük verdiği bilgiler de beni hem şaşirttıyor hem meraklandırıyordu. Eve döndügümüzde cantasında otuz dört sayfalık el yazması bir mektup ve üç resim verdi. Mektubu bir kaç kez okudum. Şok olmuştum.mektup nazımın dayısı kendi babasının ağzından yazmıştı. Nazımın dedesinin hikayesini mutlaka herkesin okuması gerektiğine inandım . Bende Nazımın bir an önce dedesini ölmeden önce mutlaka görmesi gerektigini istiyordum. Nazımın Ankarada oturan bir dayısı ve anneside passaport ve vize işlemleri biter bitmez gelecekler. Nazım memur olduğu için yeşil passaportı varmış ve vize muafiyeti varmış, bu nedenle hemen gelebilmiş, dedesini görmek için. 


İşte aşağıda size Nazım ın dedesinin gerçek hikayesini aktarıyorum. Tarihimizin bir parçası,birazda bizim hikayemizin de bir parçası. Savaş, kahramanlık, ihanet, acı, hasret,aşk,hüzün, umut,ve ölüm bu hikayede en keskin çizgeriyle görüyoruz. Biraz da bizim hikayemiz. 

Pülümürün güneyinde pülümür çayının doğusunda, kuzeyden güneye doğru giderek daralan bir vadı boyunca üç komşu köyde kürt ve ermeniler iç içe yaşarlardı.Vadiyi boyunca akan dere her üç köyün topraklarını suluyarak bir kaç km sonra pülümür çayı ile birlişer. Bu vadinin en büyük ve verimli köyü Qerepınar köyü idi. Eskide bu yörede ermeniler sadece b u köyde yaşarlardı, kürtler ile iç içe. Kuzeydeki pulesıpe ile güneydeki Xırabe köyleri daha küçük ve daha yoksldurlar.Qerepınarda bağ ve bostancılık gelişmiş ,köy bu yeşilliğin içinde kayboluyordu, köyde birde su değirmeni vardıı.Bu yörede bir çok insan Harputtaki amerikan misyonerleri aracılığıyla ABD ye işçi olarak gitmiştir. Birinci dünya savaşı sırasında türkler ermeni kırımına başlayıncı çevre illerde binlerce ermeni aile dersime gelmiş, dersimdeki ermeniler kadar kürtler de bu mültecilere yardımcı olmuştu. Zaman zaman ermeni parti sorumluları bu yörelere gelip sosyalizm propagandası yapıyorlar, Dersimli entellektuellerle günler süren tartışmalar yaparlardı. Dersimdeki ermenilerin çoğunluğu politize olmuş ve muradov paşanın komutası altında örgütlenmişti. Kürtlerle aralarında zaman zaman sorunlar çıkmıyor değildi ama Muradov paşanın müdahelesi ile sorunlar haledilirdi. Rusyadake Ekim devreminden sonra, rus ordusu işgal bölgelerinde çekilirken yönetimi iller bazında seçimler yaptırarak yönetimi bu secilmişler meclisine devretti. Dersime sığınmış Ermeniler de silahlarıyla birlikte Erzincanda kurulan şuura hükümetinin emrine girdi ve erzincana yerleştiler. Türk ordusu Erzincanı işgal edip Ermeni kırımını yeniden başlatınca bir çok Ermeni ailesi Bolşevik ordusunun korumasını sağlamak için kafkasya doğru yollara düştü, ancak bolşevikler Ermenileri korumadılar aksine Ermeni soykırımı için karabekir in komutasında ki türk ordusuna yardımcı oldular. Çünkü türklere karşı direnenler menşevik ermenileri idi. Bu ikinci Ermeni kırımından sonra Dersimdeki Ermeniler de yavaaş yavaş dersimi terkettiler. 1935,36 da türk ordusu Dersimi işgal edip kırıma hazırlanırken, Qerepınar da yedi sekiz aile kalmıştı. 

Ankaradaki kongre hükümeti Ermeni sorununu katliam ve sürgünle çözdükten sonra kürtlere yöneldi.1935 yılına gelindiğinde kürt toprakları katliamlarla işgal edilmiti Dersim dışında. 1935 yılında dersim askeri olarak kuşatıldı. Askeri birlikler dersimin içlerine kadar yavaş yavaş yerleşiyorlardı. Dersimliler kendi aralarında bir türlü direniş kararı alamıyorlardı. 16 yaşını geçen her Dersimli 30 gün yol yapımında zorla ve ücretsiz çalıştırıldı. Yol yapımı bir katliama dönüşmüştü. Elazığ Erzincan Hozat yolu dersimlilere kazma kürekle santım santım kazarak yaptırıldı.bu yol yapımında binlerce kişi can verdigi söylenir. Askere gitme, vergi verme, silah teslimatı, karakol ve yol yapma yükümlülükleri bu dönemde kongre hükümetinin dersimlilere dayatığı konulardı. 

Pulesıpe, Qerepınar ve Xırbe köyleri ne yol yapımına katıltılar ne de silahlarını teslim ettiler.Halk bir saldırı durumund tedbir almaya çalışıyordu. Pule sipede oturan Ape Musa bö yörenin fiili lideriydi.Ape Musa yaşı eliyi geçmesine rağmen hala dinç ve sacına ak düşmemiş çok okuyan ,adaletli, en zor sorunları pratik zekasiyla çözen bilge bir adamda. Liceye Vartoya adam gönderip kitap getirdi .Şeyh Sait isyanı döneminde dersim ileri gelenleri harakete geçirmek için çok ugrastiğı , silahlı güç topladığı ama isyan kısa sürdüğü için yardımına gidemedig söylenir. Ape Musa”nın seyit Rıza ve Seyhusen ile de ilişkili idi. Yanında yetiştirdiği talebelerinden iki kişiye kızlı ve erkek genclere okuma yazma ögretme görevi vermişti. Kendisi de zaman buldukça gençlerinde katldığı felsefi dini ve mantık sohbetleri yapardı. Zazaca kurmancı ve osmanlıcayı çok güzel konuşurdu, birazda ermenice bilirdi. 


Ali Haydarda indi. Pirede başına gelen burda da başına geldi. Polis gelip kontrol noktasında aldı. Meger burası da Fransanın Marsilya Limanıymış. Burda da yine Kürtçe bilen bir Ermeni tercüman karşısına çıkıyor. İfadesi alındıktan serbest bırakılan Ali Haydar, Amerika zanederek indiği marsilyada ne yapacağını nereye gideceğini bilmiyordu. Tercümandan kalabileceği bir yer icin yardımcı olmasını rica etti. Ali Haydarın yedi Reşat altını kalmıştı. Tercümanla gidip iki reşat altını satıp Frank aldı. Ve kücük bir otelin odasına yerleşti. Tercüman ertesi gün uğrayacağını söyleyerek ayrıldı. Bir kaç gün içinde marsilyaya sığınmış olan Ermeniler arasında Dersili bir kürtün geldiği yayıydı. Hergün birileri gelip Ali Haydarı ziyaret ediyordu. Özzelikle Dersim ve Xarpet yöresinden gelenler vatan harsetini gidermek için uzun uzun sohbet eder evlerine davet eder ya da yemeğe götürürlerdi. Ali Haydarın Amerkan sevdası da hergün biraz daha zayıflıyordu.Ali Haydar Ermenilerin yardımı ile kücük bir oda kiraladı. Bir kaç ay sonrada sebze halinde bir yahudinin yanında işe başladı. 


Hadar her gün biraz daha yanlızlaşıyor, yaşamı anlamsızlaşıyordu.her gün rutin şekildi işe gider eve gidip uyur, bir parkta yada sahilde gezer bir bankta oturur iç dünyasındaki firtınayı dindirmeye çalışırdı. Belli bir arkadaş çevresi edinmişti ama kimse onun dertlerini anlıyamazdı, kimseye de açılamıyordu. Onların konuştukları konular onun ilgi alanı değildi. Çocuklar eşi,kardeş ana baba bütün tanıdıkları neden katledildi, hemde yakarak. Sebep sebep sebep. Neden bütün kürtler birleşmedi bu zalim devlete karşı. Dünya bu vahşete neden sessiz kaldı. Şimdi komünist partisinde tanıdığı arkadaşları dayanışmadan, ulusların kaderini tayin hakkından, demokrasiden hergün bahsedip dururlar, kürtlere yapılan zulme neden sessiz kaldılar. Gulenin Besenin ali Xıdırın, küçük sılemanın omdığı bir yaşamın ne anlamı olabilir. Onları koruyamayan bu canlının ne değeğri olur ki. 

Haydarın Marsilyadaki arkadaşlarının çogu fransız Komünist Partisi taraftarlarıyda. Haydar gençliğiinden beri bu düşünceyi yabancı değildi. Ermeni partileri, ve Erzincandaki rus ordusunda komutayı devralan bolşevik lerin etkisi Dersim içlerine kadar tartışılıyordu ve çoğu tarafından da kabul görüyor. Marsilyada da benzer şeyler konuşuluyordu .Haydar da doğru görüyor ama bir noktadan sonra hepsi boş sözler olarak kalıyordu. Ara sıra arkadaşlarının ısrarları ile mitinglere toplantılara katılırdı ama hiç bir tartıışmaya girmez kendi iç dünyasında muhasebesini yapardı. Konuşulanları hergün biraz daha iyi anlardı, Fransızcası giderek gelişiyordu. Aynı Apartmanda kalan ve arkadaş oldakları bir cezayırli dil konusunda kendisine yardımcı olur, fransızca ögretirdi.böylece günler aylar yıllar geçmeye başladı. Ama en çok sevdigi genç bir Fransızdı. Oda komünist parti üyesi idi ve her faaliyetin içinde o vardı. Aynı mahalede otururlardı. Zaman zaman birlikte kahve içerlerdi. Oliver isimli bu genç tane tane konuştuğu için onu daha iyi anlardı. Onu içten ve samimi bulurdu.Haydar 1942 yazında işvereni haldeki işyerini kapatıp Amerikaya gittigi için issiz kaldı, ama kısa bir zamandanda Marsilya garında iş buldu ,sefere çıkarılan yolcu vagonların temizliğini yapıyordu. Marsilyanın en eski ve daracık sokakları olan liman mahlesine taşındı. 


Haydar kendisini marsilya da da savaşın içinde buldu.alman nazi güçleri ocak 1943 de marasilyayı işgal etti Nazi ordusu Marsilyada terör estiriyordu. Haydarın hayatı da alt üst oldu. Hergün kötü haberlerle işe gidiyordu. Naziler, yahudi ve komünist avına çıkmıştı. Bunların çoğu da zıhrı arabaların giremediği daracık sokakları olan liman mahalesine sığınmış, kacmak için gemi bekliyorlardı. Nazıler iki hafta içinde Liman mahalesini kuşattılar. Haydar iş dönüşü eve gitmek isterken, engellendi.mahaleye giriş yasaklanmıştı, boşaltılıyordu. Otuz bir kişiyi beş saat süre verilmişti, mahale yerle bir edilecekti. Gruplar halinde nazilere teslim oluyordu liman mahalesi sakinleri. Yahudi ve komünistler tutuklanıyordu. Digerleri serbest bırakılıyordu. Tutuklananlar haydarın temizlediği vagonlara bindirilerek kamplara götürülüyordu. Liman mahalesi yerle bir edildi. Daha sonraki yıllarda buraya, bir kale gibi görünen beton yığını halinde olan bir yapı yapıldı,ki bu halada marsilyanın yüzünü çirkinleştiren bir yapı olarak durmaktadır. Haydar yeniden evsiz kalmıştı, yine arkadaşlarını dostlarını komsularını yitirmişti.dağa çıkan savaşan arkadaşları kurtulmuştu . çok sevdigi oliverde tutuklanıp kampa gönderilmişti. 
Haydar yeni bir aradı, partizan gruplarına katılmaya karar verdi.iki üç içinde tanıdıkları aracılığı ile dağa çıktı, tanıdık arkadaşlarıyla buluştu. 

Alp dağlarının eteklerindeki köyler ve küçük kasabalar Fransız direniş güçlerinin denetiminde idi ki bu dağlarda üstlenen savaşçıların çoğu Fransız komünist partisinin taraftarlarıydı. Bir müdet Avingon yöresinde kalan Haydar daha doğuya Province ilinin dağlarına gitti. birkaç yeni katılmış partizanla birlikte Haydar orda askeri eğitim aldı.Haydar yeni gördüğü silahlara ve patlayıcılara çok meraklıydı ve kısa zamanda verilen bilgileri eksiksiz kavrayıp uygulayabilir hale geldi. Nişancılıkta zaten üstüne kimse yoktu. Tuzaklama sistemlerini hayret ve hayranlıkla ögreniyordu. Dersimde bu basit sistemleri uygulayamamanın üzüntüsü kahrediyordu kendisini. 
Haziran 1943 de Nazi güçleri, İtalya Fransa sınırındaki geçiş noktalarını güvenlik altına almak için bir operasyona başladılar. Partizan güçleri Nazi güçlerine iyi bir karşılık vermek için bunun iyi bir fırsat olacağına karar vermişlerdi.Ali Haydar yüz kişiye yakın bir partizan gurubu ile Moutie ve cıvarlarındaki vadiye gönderildi. Sen bernard geçidinden Almanların geçişini engelliyeceklerdi. 
Haydarın gittigi bölgede de bir o kadar partizan güçleri vardı. Bu güçlerin içinde kadınlarda vardı. Haydar bu kadınların varlığını anlamaktan zorlanıyordu ve bunların savaş kapasitesini düşürdüğüne, yük olduklarına inanıyordu. Bu dağlarda hızlı hareket, tırmanma, saklanma vs haydar için hiç sorun değildi, dağ keçileriyle yarışıyordu. Arkadaşlarının onun dağcılık eğitimi aldığına inanıyorlardı. Bir çok arkadaşı, dağa tırmanma, mühümat taşıma,geceleme, yemek gibi dağ yaşamına adapte olamıyordu. Tartıştıkları konular haydarın garibine gidiyordu, ve gereksiz görüyordu. Sıcak su ve çay kahve bile tartışılıyordu ki haydara kalsa bunların hepsini yasaklayacaktı. Bazıları iki haftalığına geliyor, çatışma anı dahi olsa gitme günü geldiğinde gitmek için huzursuzluk çıkarıyorlardı. Haydarı bu tür tartışmalara hiç girmedi. 
Haziran ayının sonunda, yine bir alman konvoyunun partizan denetimindeki köylerde baskın yapacağı haberi geldi. Pier olarak bilinen partizan komutanı, görev dağılımı yaptı. Her zaman olduğu gibi, yollara tuzak kurulacak, tepeler tutulup yaylım atesine tutulacak alman güçleri.Haydar Pier le konuşmak istedi. İlk defa bir eylem için öneri ve görüşleri söylüyordu. Haydarın itirazı, uzak tepelerdeki ateş etkisizdi, bunu bilen nazi güçleri hiç telaşa kapılmadan ve kayıp vermeden düzenli bir şekilde geri çekiliyorlardı. Önerisi tuzağa düşen Nazi gü çlerinin imhası idi ve daha yakın mesafede mevzilenmekti. Böyle bir görevi kendisinin yerine getirebileceğini de ekledi. Pier birkaç arkadaşı ile sabaha kadar tartıştılar ve sonunda Haydarın önerisini kabul ettiler. Pier büyük sorumluluk gerektiren bu eylemi bizat kendisi yönetecek, haydar onun yardımcısı olacaktı. 
Ertesi gün 80 kişilik partizan gücü bölgeye gitti. Mayın ve patlayıcıların yerleştirildiği yolun karşı yamacandaki kayaları ve kum torbalarını siper ederek bir gün beklediler. Bir sabah on iki araçlık bir alman askeri birligi vadiye girdi. Arkasında Motorsikletli güçleri olan kovboy tuzaklı yola girer girmez büyük bir patlama oldu , üç dürt kamyon havaya uçtu. Hızla kamyonlardan inen Almanlarla partizan güçleri arasında kulakları sağır eden cehenemi bir çatışma başladı. Motorsikletli güçlerin bir kısmı dereye doğru inerken bir kısmı gerisin geriye kaçıyorlardı . Haydar, atış menzilinden çıkıp burnun dibine , dereye inen motorlu Almanların her han mevzilerine yaklaşıp büyük bir tehlike yaratabilirler diye, bağırıp durdu. Sonunda kendi insiyatifi ile yanındaki dört kişiyi alarak mevzisinde çıkıp dereye hakim bir yere kadar süründü. Gerçekten almanlar mevzilere doğru sürünüyorlardı. Haydar yanındakilerle birlikte bunları yaylım atesine tuttu, almanlar hemen dereye doğru koş 
arak inmeye başlarken bazıları vurularak düştü, kaçabilen dereden aşağı kaçıp gittiler. Nazilerde panik vardı. Sağa sola ateş ederek kaçısıyorlardı. Bir saatlik bir çatışmada partizan güçlerinde bir ölü iki yaralı, Almanlarda ise18 ölü ve birçok yaralı vardı. Partizanlar bir ölü iki yaralısını alarak güvenlikli yere çekildiler. Hmmm 

Haydarın bu çatışmadan sonra yıldızı parladı. Bu çatışmanın mimarı ve uygulayıcısı o idi.Fransızlar alman işgalinden bu yana en büyük savaşını burada vermiş ve Nazileri yenilgiye uğratmıştı. Haber bütün Fransadana büyük yankı buldu. Fransızlarda Almanları yenebilir düşüncesi , Fransızlara büyük bir güven verdi. Basında sık sık Pier ile Haydarın ismine yer verirdi. Eylül 43 de haydar bir partizan birligine komutan yapıldı. O yaz boyunca haydar birkaç büyük eylemde yaptı. D ark börgesindeki bir Nazi garnizonunu sürekle taçiz ederek bölgeyi boşaltmasını sağladı. Nazilere yaptığı ani baskınlarla, kayıp vermeden, onlara kayıplar veriyordu. Birliği, Fransız direniş güçleri içinde, dağ şartlarına dayanan,savaşkan, risk alan, düşmanın sürekli peşine düştüğü ama her çatışmada yenilgi ile kaçtığı, bir bırlık olmuştu. 
Haydarın birliğinde yedi kadın savaşçı vardı ve bunlar Haydarın ayırımcılık yaptığından şikayetçi idiler. Aslında eve gitselerdi haydar sevinirdi, ama gitmiyorlar ve sürekli sikayet ediyorlardı, kendilerine sürekli pasif görevler verildiğini, çatışma anında uzak yerelere gönderdiğini, çatışmaya girmemeleri için, düşünceleri sorulmuyor, mutfak ve levazım işlerinde çalıştırılıyorlar vs. bu kadınların içinde Marilo diye biri vardıkı huzursuzluğu had safhaya çıkarmış Haydarı daha üst kademelere yazılı şikayet etmişti. Haydar komutanı Pier den bu şikayetlerin sıralandığı bir yazı aldı, küplere bindi. Derhal marilo yu yanına çağırdı. Fransızcası epeyce gelişmişti ama yine de meramını tam anlatamıyordu. İki yardımcısı ile birlikte konuştular. Marilo şikayet dilekçesinde belirttiği şeyleri Haydarın yüzüne de söyledi. Komünist saflarda bu olmaz diyordu. Haydar burnunda soluyarak, _ ben ne fransızım ne komünist. Ben zalımlere karşı savaşan biriyim. Ben zulüm yapan, suçsuz insanla 
rı öldüren, kadın ve çocukları yakan zalimlere karşı savaşıyorum. Kadınlar ve çocuklar öldürülmesin diyorum, sizin ölmenizi istemiyorum. Bu kadar burada sizden daha iyi savaşan erkek varken siz neden illede savaşmak istiyorsunuz, anlamıyorum._ mealinde kısa bir konuşma yaptı. Marilo ikna olmadı, bir erkek kadar savaşabileceğini, onlar kadar dağda yürüyebileceğini, onlardan daha iyi tırmanabileceğini vs söyledi durdu. 
Ondan sonra kadınlarda çatışmaya katıldılar. Haydar kadınların başarısı karşısında şaşırmıştı, onların cesaretine hayran olmuştu.1944 baharında Haydır marilo yı üc yardımcısında biri yaptı. Planlama istihbarat, eğitim, vs konularda sık sık görüşüp tartışırlardı. Marilo çok zekiydi, pariste idari bilimleri okumuş, komünist partisinin aktif bir üyesiydi.Haydar onun zekasına hayran olmuş, zaman zaman çağırıp görüş sorardı. 
Marılo da Haydarı daha yakında tanımış, bazı özelliklerine hayran olmuştu. Korkusuz, pratik zakasıyla en karmasık sonuları basit ama radikal bir şekilde çözerdi, önderlik özellikleri vardı, arkadaşlarını korur kollar, en zor görevleri kendisi üstlenirdi. Ama garibine giden davranışları da vardı. Cuma günleri mümkün oldukça çatışmalara girmezdi, her Cuma bir taşın üstüne, bezleri yağa batırıp bir kayanın başına koyar, çakmakla tutuşturur seyrederdi. Kürtçe bir şeyler mırıldanırdı. Hersabah ellerini göge açıp mırıldanırda. Allaha yalvardırğını biliyordu ama komünist saflarda bu davranışlar garibine giderdi. Bir Cuma günü, yanlız başına bir kayanın arkasında türkü söyleyip ağladığını görmüştü, ki o anda bu iriyarı hiç kimseye açılmayan adamı mutlaka daha yakından tanımak onun için bir tutku olmuştu. Marilo daki bu tutku aşka dönüştü. Ali Haydar da Mariloya karşı bir yakınlığı vardı, ama içi köz doluydu, orda sevginin yeşermesi çok zordu. Sevdikleri aşkları bu hiç sönmeyen 
içini hep yakan bu ateşte yokolup gitmişti ve marilonun hislerine karşılık vermiyordu. 
1944 başlarında Nazıler, güney Fransada ki kamplarda tutulan Yahudi ve komünist esirleri Almanyaya taşıma kararı verilmişti. Fransız direnişçiler bunu nasıl engelliyebileceklerini tartışıyorlardı.. Ali haydarın da düşüncesi soruldu. Ama Haydar karar için gerekli olan verilerden yoksundu. Onun için tek cümle ile düşüncesini söyledi. Ya kampları basma yada nakil yollarında Nazileri basıp esirleri kurtarma önerisi yaptı. Bunun için de verilere ihtiyaç vardı. Fransızlar istibarat topluyorlardı, ne zaman nerede nekadar güçle nakil yapılacak diye. Ali haydar ise bizzat görmediği bir istihbarat bilgisi ile planlama yapamıyor, bizat görmek için de taa Ahlene kadar gitmesi gerekiyordu. Almanlar esirleri gecici olarak Ahlene nakletmişlerdi. Birliginde Ahleni iyi tanıyan insanları aradı. Marilo ahlenli idi, orda büyümüş, anne ve babası da halen orda oturuyorlardı ve bu görevi üstlenmek istiyordu. 
Haydar yanında iki bayan bir erkek alarak Ahlene gitti. Marilo onlara hemen kalacak bir ev ayarladı. Marilo nun anne ve babası Haydarı mutlaka tanımak istyiorlardı, ertesi gün akşam Marilo sadece Haydarı alarak eve gittiler. Haydar şato gibi olan bu evin büyüklüğüne ve güzelliğine hayran olmuştu. Marilo ona evi gezdirdi, kendi odasını gösterdi. Akşam anne ve babasıyla direniş üzerine konuştular, fransanın geleceği üzerine sorular sordular, ama Ali Haydarın bu konularla fazla ilgili değildi, komünist de değildi. Marilo siyasi konulara fazla girilmemesini söylemesine rağmen, bu garip adamı çözemiyorlar, merak ediyorlardı. Fransız değil ama Fransa için savaşıyor, komünist değil ama onların en ünlü komutanlarındandır..Marilo Haydarın verebileceği cevabı kendisi kestirmede verdi, o sadece haksızlıklara karşı savaşan enternasiyonalist bir askerdir, Marilonın anne ve babası bu garip adamı çok sevdiler. Haydar gerekli bilgileri topladıktan sonra yerine döndü. Üssü basmak çok r 
iskli idi, önerisi, trenle taşınacaklarına göre, , ahlenin seksen kilometre kuzeyindeki yamaçta, kurtarma eylemi yapmak. Burada tren hem yavaşlıyor, hem çevre köyler yardımcı olma durumları var. Haydar bu eylemin sorumluluğunu ve komutanlığını aldı ve hazırlıklarına başladı. Çok detaylı bir planlama yaptı. O makinist olarak çalışcakları belirleyip diger güvenilmeyen makinistleri marsilyadaki partililer aracılığıyla başka işlerle görevlendirdi. Nakilden iki gün önce birliğini gizlice bölgeye soktu ve eylemin yapılacağı vadide hazırlığını tamamladı. Haydar ahlendeki gelişmelerden anında haberdar ediliyordu. Sekiz vagonun hazırlandığını, ön ve arkadaki vagona tahminen kırk alman askerin bineceği, ortadaki yük vagonlarına esirlerin doldurulacağını, tahminen 150 kişi olacaklarını, makinisitin tanıdık ve güvenilir olduğunu ama yanındka iki alman makinistin daha olacağı bilgisi ulaşmıştı. Trenin hareket ettigi haberi gelir gelmez, partizan birliği mevzilerine yerlerşti. Takri 
ben bir saat olmadan, önde ve arkada yolcu vagonu ortasında altı yük vagono olan tren vadide yokuşu tırmanmaya başladı.. Haydar ateş emri verir vermez tren ön ve arka vagonu yaylım atesine tutuldu. Bir iki dakika sonra tren durdu. Makinist trene sakladığı tabancayla iki alman makinistini vurup hızla kendisini partizancıların arasına atmıştı. Nazi güçleri başlarını bile kaldıramıyorlardı, yaylım atesinden, kısa bir süre sonra, almanlar beyaz bayrak çıkarıp teslim oldular. Esirler büyük bir sevinçle çığlık atıyorlardı, yaşasın Fransa naralarıyla kurtarıcılarına sarılıyorlardı. Esir alınan alman Askerleri ile kurtarılan tutsaklar kamyonlarla güvenlikli yerlere taşındılar. Marilo sevincinden Haydara sarılmış ağlıyordu. Haydar, esirlerin içinden oliveri tanıdı, marilonun ellerini belinden sıyırarak ona doğru gitti. Oliverde onu tanıdı, koşup Haydarı kucakladı, senin hakında çok güzel seyler duydum dedi. Gözlerinde sevinç yaşları gelince haydar yapılacak işlerimiz va 
r, gel yardım et, dedi ve gidip arabaya bindiler. Marilo arkasındaki koltuga oturmuştu. 
Bu eylemle haydarın nami sadece bölgesinde değil, pariste de duyulur oldu. Nazi güçleri ne pahasına olursa olsun bu birliği imha etmek istiyorlardı. Bu eylimden bir hafta sonra Naziler ani bir baskın yaptılar haydarın üslendigi yere. Alman esirler, bulunduğu yerden iki kilometre uzaklıktaki bir köyde tutulmuşlardı. Bütün gece şidetli çatışmalar oldu. Uçak helikopterle birlikte kara birlikleri inatçı bir ateş başlatmıştı. Her zaman saldırı durumunda olan Haydar savunma durumunda zorlanıyordu. Kadın birliğinin geri çekilmesini emretti, marilo itiraz etmeye çalıştı, emri kesindi. Dersim vadisindeki direnişini hep kafasında canlandırıyordu, kadınların bu sefer yakılmasını istemiyordu. Oliver askeri eğitim almadığı için onunda kampta gelip kendilerine katılanları alıp geri çekilmesini emretti. En son çok güvendiği 12, 13 kişi kalmışlardı. Bunlarda sabaha doğru hızlı bir şekilde geri çekildiler, birkaç hafif yaralı dışında kaybı yoktu. Hızla bölgeden uzaklaşıp daha sarp yerlere 
çekilmişti. Ama Almanlar, esirleri kurtarmakla kalmamış, köydeki 7 köylüyü katletmiş , geri kalanları da alıp birlikte götürmüştü. Ali Haydarın içi yine yanmış, kadın ve çocukları bu zalimler neden öldürüyor, bu nasıl insanlık. İçi kan ağlıyordu.. Herkes onu kutlarken komünist parti yetkilileri basın kendisi ile görüşmek, kutlamak isterken o inzivaya çekilmişti. Sadece komutanı Pier ile görüşürdü iş için, birde Oliverle görüşürdü. Marilonun yardımından, onun yanından olmasından hoşnutluk duyardı, ama ona kesinlikle açılmak, dertlerini anlatmak istemiyordu. Marilo sağdan soldan, onun hakında doğru yanlış bir sürü bilgiye sahipti ama neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmiyordu. Bazen kendi dilinde mırıldamalarına sahit olurdu. Dersim katliamından kaçıp geldiği, orda iyi bir savaşçı olduğunu biliyordu. Ama evli miyidi, çocukları ve eşi nerdeler. Yada bekarmıydı. Bu adama aşıktı ama açılamıyor, adam fırsatta tanımıyordu. Çok dertli olduğunu, biliyor, ağladığı anlara şahit 
olmuştu. Haydarın mutlaka çok iyi Fransızca konuşması gerektigine inanmıştı, bunun içinde çaktırmadan, yanlış kulandığı kelimeleri gramer hatalarını düzeltip yardımcı olmaya çalışıyordu. 

Fransız direniş cephesi, Haydarın başında olduğu birliğin, Almanların birincil hedefi olduğunu bildiği için, kesinlikle zorunlu olmadıkça eylem yapmamasını, güvenlikli yerlerde korunması gerektigini bildirmişti. 1944 ve 1945 yılında büyük çaplı çatışmalara girmediler, birkaç küçük caplı çatışmalar da onların günlük yaşamlarında bir değişiklik yaratmıyordu. Birliklerinden bazıları evlerini ziyaret etmek için enfazla bir haftalığına ayrılırlardı, ama yardımcılarına hiç izin vermedi. Marilo da gitmek istiyordu, ama müsaade etmiyordu. Israrla neden izin vermediğini sorunca, - başına bir iş gelmesini istemiyorum- deyip kestirip attı. Marilo onun kendisini koruma duygusuyla böyle yaptığını, kendisine yakınlık duydugünü biliyordu ama neden açılmıyordu kendisine, neden kendisinin yakınlaşmasına müsaade etmiyordu, anlamıyordu bu garip adam,. Artık Haydar onun için, aklından çıkmayan, bütün gün çözmeye çalıştığı, sevdiği biri olmuştu. 
İkinci dünya şavayı bitip direniş komutanları, Fransada yada bölgesinde sözsahibi olup, fransanın geleceğinde rol alırken, Haydar Marsilyaya dönme kararı aldı. Yine belirsiz bir geleceğe gitme kararı aldı. O geleceğini dersim vadilerine gömmüş, başka da bir gelecek beklemiyordu. Fransız komünist partisinin Fransa kahramanlık madalyası için önereceği birkaç kisiden biri olduğunu örgenince çok sert ve kesin bir dille redetti. Gerçi bu sefer zalimleri yenmenin huzuru vardı içinde ama yinede içindeki köz sönmiyordu, içini yakıyor, ve kimsede onu anlayamıyordu. Pier bu inatçı adamdan umudu kesince, oliver ile mariloya Haydarı kesinlikle yalnız bırakmamalırını, hissettirmeden yardımcı olmalarını, mümkünse dersimde başına nelerin geldiğini ögrenmelerini, partinin bu adamı sokaga bırakmıyacağını söyledi. Marilo ile oliver de Marsilya ya yerleşmeye karar verdiler. Haydar bu karara sevindi. Her üçü ayrı ayrı evler tuttular. Ama Haydar Marsilyadaki aşırı ilgiden rahatsız oldu. İl 
k müracaat ettigi şarap toptancısında işe başladı, ama hem ücreti yüksek hem hakında gelemedigi idarecilik görevi verilmişti. Hak etmediği bir şeyi kabul edemiyeceğini söyliyerek işten ayrıldı. Bu arada her akşam marilo ile oliverle buluşuyorlardı. Her ikisi de bölgesinde komünist parti yöneticileriydi. Bazı belediyeler komünist partisinin elinde idi. Haydara yardım etmek istiyorlardı. Ama onlar bu öneriyi haydara söyliyemiyorlardı bile. Haydar, bu marilo nın yeteneklerine girişkenliğine hayrandı. Onu görmediği gün bir şeylerin eksik kaldığıhı hissediyordu. Birlikte yemege giderlerdi. Bazen hayadarın evinde, haydarın bağlama çalmasını ister, hatta bazı türkülere artık refakat de ederdi. Marsilya Haydarı sıkmıştı. Daha küçük bir yere yerleşmenin daha doğru olacağını mariloya söyleyince , hemen çok doğru ya Ahlen ya da Ahlenin bir köyüne ne dersin. Haydar şaşırarak sendemi geleceksin. Dedi. Marilo evet izin verirsen hep senin yanında olmak istiyorum çünkü seni seviyorum de 
yiverdi. 
Haydar,Marilonun kendisini sevdiğini biliyordu, ama ona karşılık veremiyeceğinden, mutsuz edeceğinden korkuyordu, içindeki ateş sönmüyordu. Ama diger taraftan, Mariloyu göremdiği günü kayıp sayıyor,, mutlaka yanında olmasını istiyordu. Marilonun bu ani çıkışı karşısında, gayri ihtiyarı Haydarın ağzından _/ bende seni seviyorum ama içimdeki ateş sönmüyor, seni bu dertlerle mutsuz etmek istemiyorum., ama bu bu koca dönyada senden başka da hiç kimsem yok.bana para mevki madalya teklif ediyorlar, ne yapayım,ne anlamı var, senin iki güzel sözün her şeye değer---sözleri ağzında döküldü. Marilo yerinden kalkarak Haydarın yanına oturtu, kollarıyla belini kavradı başını gögsüne bastırarak sessiz sessiz ağlamaya başladı. Haydar da artık duygularına yenik düşmüş, karışık duygular içinde, boğazını çıkmayan kelimeler tıkamış bir sekilde, oturuyordu, sadece ağlama diyebildi. Marilo mutluluktan ağlıyorum, yanlış alnlama. Dedi, 
Ahlene taşınmaya, karar verdiler. Orda evlendiler. Ailenin tek çocüğu olan Mariloda, partideki işlerini sınırladı, haydarla beraber kendi yaşantılarını kurdu, babasının işlerini üstlendi. Marilonun anne ve babası Haydarı kendi çocukları gibi sevdiler ve işlerini ona devrettiler. Ama marilo ile Haydar şatoya taşınmadılar, Ahlende kendileri bir daire satın alıp orda kaldılar,, taaki marilonın anne ve babası 1954 arka arkaya ölünceye kadar. Ondan sonra şatoya taşındılar. 

Zamanla Haydar şarap üretiminde çok iyi bir üzman oldu, Şatonun bodrumlarında üretilen şaraplar çok kaliteli idi ve pahalı idi. Haydar ile Marilo nun iki erkek çocukları oldu, büyüğü Pier, küçüğü oliver. Büyüğü fotoğrafçılık örgendi ve zamanla Marsilyada kendi fotoğraf laboratuarını açtı, küçüğü mühendiliği okuyup Ahlen belediyesinden imar dairesinin müdürü oldu. 
Marilo ile Haydarın evlilikleri sorunsüz bir şekilde sürüp gidiyordu, ama Haydarın garipleri de hep devam etti. Bazen kendi kendine Kürtçe mırıldanmalar, Cuma akşamı mum yakmalar, sömüneyi kesinlikle yakılmasını yasaklaması, hatta bir müüdet sonra sömüneyi kapatması, ellerini göge kaldırıp ağlamaklı yalvarışları, vs. Haydarın en çok sevdigi yüksek dağlara çıkmasıydu. Marilo da bu gezintilerden zevk almaya başlamıştı. Dağın en yüksek zirvesinde sessiz oturup kendi dünyandan, kendi duyğularınla dünyayı seyretmek, her ikisi için de büyük bir zevkti. Haydar geçmişinden hiç bahsetmiyordu. Birkaç kere Marilo bu konuda sohbet etmek isteyince, Haydar çok sert tepkiler verip kabuğuna çekilirdi. ---ne ögrenmek istiyorsun, zulüm vahşet her şey var.karımı çocuklarımı bile koruyamadım hepsini yaktılar. Sizin kahraman dediginiz bu korkak karısını çoçuklarını bile koruyamadı. Eş dost akraba komşu hepsini yaktılar. Türklerin bize yaptığı Nazilerin size yaptığının katbe katıdır. Neyi ögr 
enmek istiyorsun, sendemi içimi yakan bu ateşten yanmak istiyorsun, rahat bırak beni, deyip kestirip atmıştı. Marilo bir daha Haydar ile bu konuyu konuşmadı. Ama ondan bağımsız sürekli Kürdistan ve Dersim hakında bilgiler topluyor, kitaplar okuyor, hatta iki kere de istanbula gidip Kürtlerle tanışma imkanı bulmuştu. Ama Haydar ile bu konuları konuşmuyordu , Haydar bu konunun üstünü betonlamak istiyordu ama başaramıyordu. 


1970 sonunda Haydarın büyük oğlu Pier, marsilyaya taşındı ve 1980 de de fotograf laboratuarı açtı. Aynı yıllarda Marsilyaya türkiyeden mülteciler akın etmeye başladı. Pier de kendisini yarı kürt olarak bu mültecilere yardım etmeye kararverdi iş oturum konusunda gönüllü danışmanlık yapıyordu. Bu arada bir çok dersimli tanıdı ve arkadaş oldu. 
Hatta birgn babasına ,----Baba buraya birçok Dersimli gelmiş, neden tanışmak istemiyorsun, dedi ve Haydar ona da aynı tepkiyi gösterdi. Ve bir daha bu konuyu açmamasını söyledi. Ama içine bir süphe ve merak da düşmüştü. Kimdi bu dersimliler. 
1985 kışında Birgün marsilyada Oğlünü ziyarete gitti. Akşam yemeğinden sonra bir kahveye gidip oturmak istediler. Pier, baba benim tanıdığım bir kahve var çok güzel kahve yapıyor deyerek babasını bir kahvehaneye götürdü. Garip bir yerdi. Pier şekersiz iki kahve ismarladı.. Haydar, ,__ oğlüm daha güzel kahveler varken niye beni buraya getirdin, dedi. Haklıydı,basit sandalye masa , trezen ve kirli zemin Haydarın garibine gitti. Üç dört masada yabancılar oturmuş oyun oynuyorlardı. Yandaki masada Zazaca kulağına birkaç kelime geldi, baktı, galiba yanlış duyduğuna yorumladı. Biraz sonra tekrar dört genç kendi aralarında Kürtçe konuşmaya başladılar. Haydarın beyni zonkladı. 47 yıl sonra, zazacı konuşanlarla karşılaşmıştı. Kimlerdi, ne arıyorlardı . kahvesini içemedi. Bir iki yudumdan sonra Piere kalk gidelim dedi ve çıktı. Pier başarmıştı, babasının kendi gerçeği ile kendi geçmişi ile yüzleşmesi gerekirdi. Bundan kaçmak bir çözüm değildi. İkisi ilerde başka bir kah 
veye oturdular. Haydar neden götürdün beni oraya dedi. Pier, baba kendi geçmişinden kaçman için bir sebep yok, dersimliler gelmiş, belki arkrabamızda var neden kaçıyorsun, neden tanışmak istemiyorsun. Yardıma ihtiyaçları var neden yardım etmiyorsun, ben birçoklarına yardım da etti. Haydar sustu sadece, içinde Piere hak verdi, ama cesaret edemiyordu. Ertesi güün kendisi teklif etti Piere, bir daha gidelim oraya dedi. Bu sefer, aynı gençler okey oynuyorlardı. Pier bu sefer daha provakatif davramanarak direk o gençlerin masasına iki sandelye çekerek= bonjour mösyo diyerek oturdu, babasını da yanına oturttu. Gençler tedirgin oldular, oyunu bırakmak istediler, kendi aralarında dersim Kürtçesiyle söylenmeye başladılar, Haydar, gençlere, sima kamraye diye sordu. Gençler Türkçeye başladılar ve amca sen zazaca biliyormusun. Haydar bildiği Türkçeyi unutmuştu ama söyleneni anlamıştı. Ez tirki nezonen , ben Türkçe bilbiyorum dedi. Gençler, hala hala bir Fransız Türkçe bilmiyor 
ama zazaca örgenmiş, ne garip deyerek kendi aralarında konuşmaya başladılar. Ama Haydar ısrarla siz nerelisiniz kimlerdesiniz. Gençler , amça bir dersimliyiz, ne yapacaksın kimlerden olduğumuzu sen kimleri tanıyorsun. Haydar bu gergin diyalogdan şunu çıkarmıştı. Gençler Türklerle savaşmış yenilmiş buraya kaçıp iltica etmişlerdi. Kürtçeleri iyi değildi, ama dersimli olduklarından şüphesi yoktu. Gençler ise bu yaşlı fransızın zazaca konuşmasından ve ilgisinden hoşlanmıştı. Kalkardende gençler yaşlı adamın içecek parasını vermesine müsaade etmediler, bir daha görüşme dileğiyle ayrıldılar. Haydar ikinci ücüncü gün yine gitti, gençlerin başlarında geçenleri, nasıl savaştıklarını ögrenmek istiyordu. Gençlerden biraz daha yaşlı olanında ismi Haydardı ve dağda bir yıl kalmış karakol basmış, iki kerede baskından kurtulmuştu. Dersimin Pertek köylerindendi. Digerleri dersimden elazığa taşınmış gençlerdi ama onlarda Türklerle savaşmışlardı. Oturumları, kimlikleri ve iş müsaadel 
eri yoktu. Kaldıkları yer kötüydü. Haydar bu dört gençi Ahlene davet etti. Onlara Ahlendeki binasının dördüncü katını verdi. Belediyede çalışan küçük oğlu oliverle tanıştırdı ve onların oturum ve iş müsadelerini haletmelerini söyledi. Gençlerin on gün içinde bütün sorunları çözüldü, kartsejur aldılar, eve yerleştiler ve hemen işe başladılar. Akşamları yaşlı Fransız amca onları hep ziyaret ederdi
 
Dersim 38’in canlı tanığı Hüseyin Kaya anlattı PDF Yazdır E-posta
@ARINGI
Yazar @ARINGI   
Pazartesi, 15 Mart 2010 21:23

38surgunuaile2.jpg Elif Orhan

"Erzincan  düzünde Pülümür’ün birçok köyünden   getirilen sürgünlerin meydana getirdiği  mahşeri kalabalığın içine birden bire bir takım insanlar gelip adeta pazarda kurbanlık seçercesine, evlatlık çocuk beğenmeye başladılar.

Epeyce küçük kız çocuğunu alıp götürdüler. Efendi kılıklı ve yaşlı bir karı-koca da çocuklarının olmadığını ve evlatlık olarak beni istediler. “Beni ayırmayın kendinizden, vermeyin beni!”diye  çığlıklar kopardım."
 

Hüseyin Kaya ..!

 

 

 FDG fahri başkanı ve 38 katlıyamını yaşıyan canlı tanığı.

 

Onu Dersimlilerin Diaspordaki toplantıda geçmişi-Dersim'i anarken gözlerinde akan yaşlarla tanıdım..Dinledikçe Dersim tarihin canlı tanığı ve bizlere yol gösteren bir bilge olduğunuda gördüm.. Ropartajı yapmak istediğim zaman, basını kaldırıp bana baktı ve „tamam“ demesine yüreğim sızladı.

 

Elif ORHAN;Sayın Hüseyin Kaya siz Dersim Fedarasyon fahri başkanısınız..Aynı zamanda Dersimli bir bilge-aydın olduğunuz kadar Dersim 38 katlıyamını yaşıyan canlı tanığısınız..Yine de size şunu sormak istiyorum; Hüseyin Kaya kim, siz onu nasıl tanıtırsınız?
 


Hüseyin Kaya; Sevgili Elif, Dersim ile ilgili sorularına cevap için sayfalar değil ciltler dolusu  yazmak gerekir. Bu sürgün konusunu anlatmam için hemşehrilerim beni Paris’e, Viyana’ya ve Almanya’nın çeşitli şehirlerinde düzenlenen toplantılara davet ettiler. O acılarla dolu günleri, bizlere yaşatılan zulmü, açlığı, aşağılamayı ve dil bilmemezliği hatırladıkça göz yaşlarıma hakim olamıyorum.

 

Yine de sorularına özet olarak cevap vermeye çalışayım.

 

Dersim’in Pülümür ilçesi, Danzik Nahiyesine bağlı 85 haneli kuşun uçtuğu ama , o zaman yolu olmadığından kervanın geçemediği, Çirik köyünde, 8 çocuklu ailenin 7 nci çocuğu olarak dünyaya gelmişim. Hangi ayda doğduğum konusunu anneme sorduğum da: ”Oğul, yayladaydık, mor koyunumuzu  canavarın  parçaladığı ayda doğdun.”derdi. Görücü usulüyle gerçekleşen bir evlilikten iki kız ve iki de oğlumuz oldu. 1966 da Almanya ya geldim. Geçen yıl yapılan FDG Kongresin de hemşehriler beni Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu Onursal Başkanı  olarak onurlandırdılar. Bu onura layık olmaya gayret ediyorum.

 


Elif ORHAN;Dersim 38 sürgünü yaşıyan bir kuşak olarak bu konu da bizlere neler söyliyeceksiniz..? Siz sürgünü yaşadınız, kırıma şahit oldunuz..Dersimlilerin kendi yurdunda zorla, öldürmeyle sürülme dehşeti nasıl bir duygu, hala etkilerini nasıl taşıyorsunuz?

 


Hüseyin Kaya;Yaşlılarımız, kendi aralarında konuşurken, Hükümet’in, Elazığ da idam ettirdikleri ve birçoğunu da zindanlara doldurdukları Dersim ileri gelenleri ile yetinmediğini, Dersim’e askeri birliklerin çıkarma yaptığını, hesapsız derecede çocuk, kadın, yaşlı ayrımı yapmadan insanlarımızın katledildiğini anlatıyorlardı.Çocuk olmamıza rağmen,  ta o’ zamandan başladı bizde ölüm ve zulüm korkuları. Dersim insanının diline, inanışına ve yaşam kültürüne oldum olası allerji duyan eğemenler, Dersim’e 40 sefer askeri birlikler yollamış.Sefer yapmışlar ama zafere  ulaşamamışlar.Her seferinde canlarını kurtarabilenler, mağaralara, ormanlara ve kuytu mekanlara sığınmışlar. Dersim’in kışına dayanamayan askeri birlikler geri çekilince de sağ kalanlar köylerine, mezralarına geri dönmüşler ve yakılan evlerini yeniden  onarmaya başlamışlar.

 


Elif ORHAN;Siz Dersim soykırımında ailenizle birlikte nereye zorunlu gönderildiniz? Nasıl gittiğinizi hatırlıyormusunuz, gittiğiniz yerde nelerle karşılaştınız? Sizlere gittiğiniz yerdeki halk nasıl davranıyor du?

 


Hüseyin Kaya;1938 yılının yaz ayında askeri birlikler bizim köyü de sardılar ve başlarındaki   subaylar köy halkına, “Köy yakılacaktır. Toparlanın, göç edileceksiniz!.” emrini verdiler. Biraz türkçe bilenler: “Eşyamızı ve hayvanlarımızı da birlikte getirelim mi?” sorusuna subay “Getirseniz bile, sizlere hic bir faydası olmayacak.” diye cevaplamış.  Kısa bir zamanda  ev hayvanları önlerinde, eşyaları ve küçük çocukları sırtlarında toparlanan köylüye hareket emri verildi. Ama nereye? Bilen yoktu. Ne demekti, “Eşyaların ve hayhanların size faydası olmayacak” sözü? “Demek ki bizi götürüp bir yerde kıracaklar” sözleri ana dilde fısıltı halinde kulaktan kulağa ulaşıyordu. Süngülü askerlerin ve eli tabanca kabzasında subaylar  nezaretinde köyden  çıkardılar bizi.

 

Patika yol güzergahında ki köy mezarlığına gelince, askerlerin ve subayların şaşkın bakışları önünde köylü birden bire yolun sağ ve solundaki mezarlığa dağıldı.  Mezar taşlarına ve mezar taşı olarak  eskiden Ermeni ustaların yaptıkları Koç heykellerine sarıldılar ve  gözü yaşlı olarak: “Bizi götürüp bir yerde kıracaklar, ama sizler de köyümüzde ki Ermeni mezarları gibi garip kalacaksınız” diyerek dizlerini dövmeye başladılar.

 

Köyden, Erzincan Karasu köprülerine kadar yaşlı, hasta, hamile ve çocuklara günlerce süren bir yaya yolculuk zulmü yaşattılar. Erzincan  düzünde Pülümür’ün birçok köyünden   getirilen sürgünlerin meydana getirdiği  mahşeri kalabalığın içine birden bire bir takım insanlar gelip adeta pazarda kurbanlık seçercesine, evlatlık çocuk  beğenmeye başladılar. Epeyce küçük kız çocuğunu alıp götürdüler. Efendi kılıklı ve yaşlı bir karı-koca da çocuklarının olmadığını ve evlatlık olarak beni istediler. “Beni ayırmayın kendinizden, vermeyin beni!”diye  çığlıklar kopardım  ve  beni evlatlik olarak vermediler.  

 

Daha sonra  kamyonlarlara balık istifi doldurulduk. Bir kısmımızı Kemah, bir kısmımızı da İliç istasyonuna götürdüer. O zaman Erzincan da tren yoktu. Dipçik darbeleri altında maldan vazgeçildi hatta birkaç parça eşyayı bile almaya bile fırsat tanınmadı. Sürgün edilenlerin köyden getirdikleri malı ve eşyası Erzincan düzünde kaldı.  Biz dokuz kişilik ailenin elinde  sadece küçük bir bakır bakraç ile bir kilim parçası kaldı.  

 


Elif ORHAN;Sayin Hüseyin Kaya sizin anlattıklarınızın aynısını Dapıramın Keje'de anlatırdı. Onun ağıtları, gözyaşları eşliğinde  Dersim kırımını dinliyerek büyüdüm..Dersim halkına bu görülen insanlik dışı  olayların benzeri yok..Dersim halkını  kurşunladılar, gaz bombalarıyla yaktılar.. Peki  yol boyunca nasıl davrandılar, yani nasil bir yolculuk eşliğinde gönderildiniz, hatırliyor musunuz?

 


Hüseyin Kaya; İstasyonda,  içinde su ve tuvaleti bulunmayan gübreli kara vagonlara yine balık istifi doldurulduk ve bilinmeyen bir diyara doğru sadece sürgünlerle dolu kara tren hareket etti.  Uzun yolculuk anında bazen küçük bir istasyonda durdurulan tren den  inen kadın, erkek, yaşlı,hasta ve hamile kadınlara süngülü askerlerin ve istasyonda seyredenlerin gözü önünde ihtiyaç defettirmenin  insanlık ayıbını ve utancını yaşattılar biz Dersim insanına...

 


Niğde ve daha sonra diğer bazı istasyonlarda trenden indirilen Dersimlilerin nereye götürüldüklerini bilemedik.Bizi ve birçok insanımızı da Konya’nın Çumra istasyonunda indirdiler trenden. Ve dağıtım yapıldı. Bizi de Çumra kazasının Alibeyhöyüğü adında ki büyük bir köye verdiler. Aynı gün Ovacıklı bir aile de köye getirildi. Onları görünce çektiğimiz acıları unuttuk ama bu sevincimiz   dört hafta sürdü. “Devletin emri var iki sürgün aile bir köyde olamaz” diyerek bizi başka bir köye sürdüler. Biz ve Ovacıklı Avas ailesi  gözyaşlarıyla birbirimizden ayrıldık.

 


Elif ORHAN; Götürüldüğüz yerlerde insanlar-halk sizi nasil karşiliyordu, buna bir anlam veriyormuydular, ya da “devletimiz en iyisini mi biliyor, hak mi etmisler mi' dediler, yani tepkiler nasildi?

 


Hüseyin Kaya;Götürüldüğümüz  köye varmadan, biz Dersim sürgünlerine yakıştırılan iftiralar ve önyargılar çoktan köye ulaşmıştı. Gelen ilk soru, “Camiye niye gelmiyor bunlar? Acaba sünnetli mi bunlar? Bunlar dedeleri geldiğinde   mum söndürülermiş,  acaba bunlar kuyruklu mu?”Köy bekçisinin  toplayıp bize getirdiği kurtlu peynire itiraz eden   anneme, “Buldun da beğenmiyorsun öyle mi?” diyen muhtar, annemi yere firlatti ve annemi yerde kabaralı potinlerle çiğnediğini bir türlü unutamıyorum. Anemle babam şikayet için ilçeye gittiler. Biraz Türkçe bilen annem olayı anlatınca, kaymakam  muhtarla telefonlaşmış ve sonra anneme “Siz kimden izin aldınız da köyü terkettiniz? Burada da mı devlete karşı gelip isyan  ediyorsunuz? Defolun,  gözüm sizi bir daha görmesin!” diyerek kovmuş.

 

Sünnetli olup olmadığını öğrenmek için babamı köy odasına çağırmışlar. Kalabalığın önünde üzerine çullanıp zorla şalvarını çıkarıp bakmışlar ve gülüp alaya almışlar.  Onuru zedelenmiş olan babamın eve gelip, bir köşeye oturup olanları anlatıp, ağlamasını nasıl unutmam mümkün değil.  

 

Üzerimdeki entarimi arkadan kaldıran ben yaştaki çocukların arkamda kuyruk aramaları ve daha sonra da “Bu kürtlerin kuyruksuz cinsindenmiş ama babası mutlaka kuyrukludur” sözleri  aklımdan çıkmıyor.

 


Elif ORHAN; Dersim soykırım yaşadı, talan edildi, enkaza defalarca çevrildi..Ancak Dersim halkı gittiği yerlerde kalmadan yönünü Dersim’e çevirdi..Size şunu sormak istiyorum..Dersim halkını 'O’kutsal Jar û Diyar'a doğru bunca acıya-kırıma rağmen çeken güc-tılsım nedir, bunu nasıl isimlendireceksiniz?

 


Hüseyin Kaya;Sürgün süresince Türkiye’nin sürgün bölgelerinden uyum   sağlayamadıkları için Dersim’e  geri gitme istek ve ricalarını içeren dilekçeler Ankara’ya yollandı. İnsanlarımız Dersim törelerinin, insanlarının, kutsal mekanlarının hasretini çekiyorlardı. Dokuzbuçuk yıl  sonra Hükümet’in “Artık medenileştiniz (!), her on aileye tahsis edeceğimiz bir kara vagonla geri gidebilirsiniz” emrini   getiren muhtara müjde bile verildi. Muhtarın gözü önünde annem ve babam yere kapandılar, ellerini kara toprağa bastırıp yüzlerine sürdüler ve o kutsal mekanlara tekrar kavuşabilmenin sevincini görmeliydi insan...!

 

Eve dönen annem sevinç gözyaşlarıyla “Şükür artık bu esaretten kurtuluyoruz. Yemin ettim, köyümüzün önündeki Xanindor tepesine varınca gelişimizin mutluluğü için  kendimi tepeden aşağıya yuvarlayacağım ve dokuzbuçuk yıl hasretini çektiğim memleketimin bir avuç toprağını bal kaymak diye yiyeceğim.”dediydi.

 


Elif ORHAN;Sayın Kaya ailenizle birlikte mı ya da yanlız mı Dersime döndünüz, yanı orada kalan akrabalarınız, tanıdıklarınız var mi? Kaybettikleriniz oldu mu, onlarla diyalok kurdunuz mu, yoksa hala kayıplar mi?

 


Hüseyin Kaya;Sürgün sırasında sağ kalabilenlerimizin tamamı 1947 yılının sonbaharında  Dersim’e  geri döndü  ama, sürgün yerinde yoksulluk hastalığı  veremden ölen büyük ağabeyim ile 16 yaşında ki ablamın  mezarlarımızı gözyaşlarıyla geride bırakıp da geldiğimizden buruk bir sevinç vardı içimizde.

 

Bir  tren dolusu sürgünün  gelmiş olduğu Çumra istasyonun da sürgünlerin  birbirlerine  sarılmaları ve Dersim’e dönüş coşkusu görülmeye değerdi. Yine kara vagonlar da günlerce süren bir tren yolculuğu sonunda Erzincan Tanyeri istasyonunda trenden indirildik. Memlekete gelmeye geldik ama, tüm bunlara rağmen egemenler bu güne kadar Dersim insanımızın   çilesine yeni çileler kattılar  ve gözyaşının kurumasına fırsat vermediler.  

 


Elif ORHAN; Dersim halkına karşı umutlu musunuz? Yani artık Dersimliler kendileri için bir şeyler yapacaklar mi, kendi enerjilerin bir kısmını yurtları için verecekler mi? Yoksa karamsar mısınız?

 


Hüseyin Kaya;Benim Dersim’e olan aşkım, Dersimlinin  Demokrasiden, insan haklarından, 72 milleti bir bilmesinden, o güzel inanışından, kültüründen, insanın huzur bulduğu  kutsal doğasından ve o insancıl örf adetindendir

 

Oldum olası Dersim’liye, diline, inanışına,  kültürüne allerji duyan egemenler, barajlar  dayatarak Dersim’i adacıklar bölgesine dönüştürüp boşaltmak istiyor.Altın arama bahanesiyle Dersim’in yeraltı ve yerüstü sularını siyanürle zehirleme planları var.   Şair demiş ya ‘Umutsuz yaşanmıyor!’ Dersimlinin başına sarılan bunca zulüm, kırım, aşağılama ve ‘Ötekileştirme’ den sonra gönül isterdiki ortak konulardaki acılarımızın tedavisi ve çaresi için Pir Sultan’ın ‘Gelin Canlar bir olalım, zalime karşı duralım!’ çağrısı Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin ‘Bir olalım, iri olalım!’ tavsiyesine değer verilseydi ve enerjinin bir bölümü boşa gitmeseydi.

 


Elif ORHAN;-Sizi şimdi de Diyaspordaki Dersimlilerin arasında onlara yol gösterici yanınızla görüyoruz..Daha önce de Dersim oluşumları, dernek çalışmaları, sonunda Fedarasyon çalışması içinde yer almışınız..Size baktıkça; giyim kuşamıyla hazırlanmış eyleme giden delikanlı, ya da kendini çocuklarına siper eden baba rolünde görüyorum..Sizi bu kadar dirençli kılan tılsım nedir? Dersim insanına olan inanç mi, ya da Dersim diyarını kanla, baskıyla yok etmeye çalışan düşmana duyulan öfke mi?

 


Hüseyin Kaya; Heyhat hey.! Köylerde çok az insanımız kalmış. Köyler yerle bir edilmiş, anadilimiz kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya, örf ve adetlerimiz dejenere edilmiş. Barajlarla Dersim’i adacıklar bölgesine dönüştürüp insansızlaştırma planlarının son perdesini uyguluyorlar. Elimi havaya kaldırıp, “Ya Düzgün Bava!, Köylerimizi viraneye çevirenlere, anadilimizi, töremizi, örf ve adetlerimizi   yoketmeye çalışanlara Munzurumuzu ve diğer yörelerimizi barajlarla boğmaya çalışanlara, toprağımızı siyanürle zehirlemeye çalışanlara kalmasın" diye çığlık atacağım. Daha sonra da tüm bu hain tuzaklara karşı gerşek anlamda bir birlik ve beraberlik sağlanamadığı için oturup ağlayacağım. ’75 yaşında Dersimli bir aksakal kişi ağlar mı?’ Demeyin Dersim ve Dersimlinin başına sarılan bunca yoksulluk, baskı, zulüm, hainlik ve asimilasyon belasından sonra niye ağlamasın ki?..

 


Elif ORHAN; Dersim Fedarasyonun çalışmalarını nasıl buluyorsunuz?

 

Dersimliler ilk defa kendileri için bir kurum oluşturdular..

 

Siz bunun bünyesinde çalıştınız, çalışıyorsunuz, içinde yer alan arkadaşları tanıyorsunuz.. Sayın Hüseyin Kaya FDG Sizin için ve sürgünleri-kıyımları yaşıyan Dersim halkı için ne ifade ediyor?

 


Hüseyin Kaya; Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu’nun (FDG) çalışmalarını  çok olumlu buluyorum. Bazı dost bildiklerimiz (!)ise,kara kalemlerini ak kağıda bastırırken bu federasyona iftiralardan, saldırılardan, demagoji ve yalan üretmekten geri durmamaktadırlar. Bu ‘Dost bildiklerimiz (!)’FDG’nin bir  tüzel kişiliğinin olduğunu, Alman yasalarına göre   tüzüğü  bulunan bir kurum olduğunu unutuyorlar. Bu kurumu önemsemeyenler neredeyse FDG’nin neden illegal girişimlerde bulunmadığını dayatmaktadırlar. Ne çare ki bunlar FDG’nin gerek Avrupa da gerek Dersim de bir çok çalışmaya katkı yaptığını görmek istemiyorlar. FDG, Ana-ata yadigarı dilimizin kaybolmaması, 72 milleti bir bilen o güzel inancımızın devam etmesi,  doğamızın tahrip edilmemesi,   Dersim’e uygulanmış olan mezalimin açıkça ortaya çıkarılması, idamlar ve sürgünlerin unutulmaması konularında,   arşivleme ve  vakıf kurma, başarılı yoksul çocuklarımıza burs verebilme v.s. konularında aktif çalışmalar içindedir.

 


Elif ORHAN;Sonuç olarak bize kendi yaşadıklarınıza ve tecrübelerinize dayanarak neler söylemek istersiniz, hangi tavsiyelerde, ögütlerden bulunacaksınız?

 


Hüseyin Kaya;Daha da başarılı olabilmesi için elele ve gönül gönüle bir birlik sağlamak gerekmektedir.Biz Dersim’in yaşlıları, yani, bugün var yarın yokları hafife alınmamalı. Bildiklerimizi, yaşadıklarımızı gelecek kuşaklara aktarmamız için FDG Dernekleri gereken   duyarlılığı göstermeli.

 

‘Kıymet mi biçilir cevher daşına, bulup erbabın danışmayınca’

 


Elıf ORHAN;Sevgili Hüseyin Kaya çok sağolun, iyiki varsınız..

 

Dersim Xızırı Dersimlileri, dostlarını ve tüm insanlığı korusun.. Lütfen bizden duanızı eksik etmeyiniz.

 

 

 

Elif ORHAN

 
Silahın Rehin Aldığı Kent : Dersim PDF Yazdır E-posta
@ARINGI
Yazar @ARINGI   
Pazartesi, 15 Mart 2010 21:18

 gerilla.jpgSüleyman SARILAR 


Bir adım daha atabilse 28 yıldır gidemediği Tunceli topraklarına ayak basacaktı. Adı İsmail Hakkı Koşan. O Tunceli'nin Şampaşa Köyü'nden. Ama Almanya Berlin Eyalet Meclisi'nde Yeşiller Partisi milletvekili. Kapanan Türk


Yeşiller Partisi Genel Başkanı Bilge Contepe'nin de yeraldığı heyetle Munzur Vadisi'nde ‘‘Ekolojik Tahribata Tanıklık’’ edecekti. Ama olmadı. Tunceli İl Sınırı yazılı tabelanın önünde fotoğraf çektirmekle yetindi. Çünkü OHAL yasasına göre ‘İldeki huzur ortamı bozulacağından’ Tunceli'ye girişleri yasaklanmıştı. İl sınırındaki Peri Çayı'na elindeki karanfilleri bıraktı. Yanında getirdiği Çınar fidanını dikebildi köprünün ayağına. 

 Dallarına da bir bez parçası bağladı: Doğduğum topraklarda barış ağaçları yükselsin.  

PKK'lı militanlar ‘Jeneratörü devlete kaptırmanın’ cezasını kurşunla ödettiler Hıdır Ulag'a. Paylaşılamayan jeneratör şimdi karakolda, Hıdır emmi toprakta, evi ve bakkalı ise karanlıkta.



SAHNE 1: Biri kadın üç kişi, tepeden tırnağa silahlı. Alaca karanlıkta ağır adımlarla köyün meydanından sessizce süzülüyorlar. Hollywood yapımı aksiyon fimlerinin bildik sahnesi gibi. 



Hedefleri görüntüde beliren küçük bakkal. 



Sahne 2: Onu Alamancı diye çağırıyorlar. Yaşlanmış yüzüne gurbetçi izi bir maske gibi yapışmış. Bakkalın üstündeki evinde torunlarıyla oturuyor. 67 yıllık hayatının son anlarını yaşadığından habersiz. Almanya'daki tüm birikimini yatırdığı Çiçekli Nahiyesi'nin tek bakkalı gibi tek jeneratör de onun. Yılın yarısında kesilen elektrik derdinden kurtulmak için ‘Gavur ellerinde’ gördüğü jeneratörünün ışığında, Munzur çayından yakaladığı alabalığı rakısına meze yapıyor. 


Torunu yaşındaki silahlı gençlerle, Hıdır Ulag arasında bir bağ kurmak gerekirse, ortak oldukları tek nokta aynı topraklarda yaşamaları. 


Birazdan sahne değişecek, sessizce köy meydanından geçen üç silahlı, önce bakkalda bulabildiklerini alacak, sonra da merdivenleri tırmanıp Hıdır Ulag'ı kurşun yağmuruna tutacaklar. Sahnede sadece Ulag için son yazacak. 


Peki neden? Bu sorunun yanıtını henüz hiçbir yönetmen veremedi. Zaten yaşananlar da bir filmin sahneleri değil. Tunceli'de artık sıradanlaşan bir gerçeğin ta kendisi. 



HIDIR EMMİ'NİN 'AYDINLIK' İNADI 


Gerçek şöyle başlıyor. Hıdır Ulag, merkeze bağlı Çiçekli nahiyesinde hali vakti yerinde bir köylüdür. Bir gece yedi silahlı PKK'lı gelip karakolun 500 metre ilerisindeki bakkalda ne var ne yok dağa kaldırırlar. Hıdır Ulag bir tek jeneratörünü vermemekte direnir. Ertesi gün karakola çekilir Hıdır Ulag. Sorgu sualden sonra ‘PKK’nın eline geçmemesi için' bir tutanakla jeneratör karakolda koruma altına alınır. Hıdır Ulag'ı öldüren PKK'lı üç militan son geldiklerinde ‘Jeneratörü devlete kaptırmanın’ cezasını kurşunla ödetirler Hıdır Ulag'a. Paylaşılamayan jeneratör şimdi karakolda, Hıdır emmi toprakta, evi ve bakkalı ise karanlıkta. 


Hıdır Ulag'ın oğlu Metin babasının öldüğü baskında yaralanır. Şimdi köyüne gidemiyor ve ‘‘27 sene Almanya'da çalışıp köyüne yatırım yapmaktan başka suçu yoktu. 1985'te ağabeyim Süleyman'ı öldürmüştü eşkiya. Bu yıl da babamı öldürdüler. Şimdi 30 kişilik aile perişanız’’ diyor. 


Hıdır Ulag'ın öyküsündeki gibi binlerce öykü anlatılıyor Tunceli'de. PKK terörüyle, güvenlik güçlerinin baskısı arasına sıkışmış Tunceli, bugünlerde tenis kortuyla gündemde. Tenis, Tunceli'nin aynaya yansıyan yüzünü temsil etse de derinlerde yaşananlar o kadar iç açıcı değil. 



Vali vekili Turgay Ergin il merkezindeki İnönü Mahallesi'nde 1994'te PKK'nın yaktığı okulun hâlâ açılamadığını, köydeki öğrencilerin il merkezindeki başka okula getirilmesi için otobüs tahsis edildiğini, ancak bazı güvenlik sorunları yaşandığını anlatıyor. Vali vekilinden izin alarak İnönü Mahallesi'ni görmeye gidiyoruz. Pardon, gidemiyoruz. Çünkü hemen Munzur Çayı kenarında kentin ana yolu girişinde kurulan güvenlik noktasına takılıyoruz. İki gün boyunca kentte bizi gölgemiz gibi izleyen, ‘Sadece otel odamızda yatağımıza girmeyen’ iki polisle birlikte askeri noktada durduruluyoruz. Önce kimlikler, sonra aramalar... ‘‘Merkeze soralım’’ diyorlar. Emniyet Müdür Yardımcısı'nın gelmesini bekliyoruz. Telsiz ve telefon görüşmeleri olumsuz sonuçlanıyor. ‘‘Güvenlik yok, mahalleye gidemezsiniz.’’ 


Bu sırada ‘Vatandaşlar’ üstleri ve otomobilleri arandıktan, kimlikleri not edildikten sonra bizim bırakılmadığımız mahalleye rahatça gidebiliyorlar. Gerekçe oldukça ilginç: ‘‘Onlar vatandaş.’’ Vali vekiliyle telefonla görüşmemiz de para etmiyor. Çaresiz dönüyoruz. Güvenlik sorunu o kadar yoğun hissediliyor ki 62 kilometre uzaklıktaki Ovacık'a ancak askeri konvoy eşliğinde seyahat edilebiliyor. Tabii ‘Duyum alınmamışsa...’ Biz Tunceli'deyken iki gündür konvoy gidemiyordu. Çünkü iki gün önce PKK Ovacık yolunu ‘Obüslemişti.’ İki astsubay, bir uzman çavuş, iki er şehit olmuştu. 


Valilik yaptığı soruşturmada, iki obüs mermisinin yola, toprağın altına gizlendiğini ve uzaktan kumandayla patlatıldığını ortaya çıkarmıştı. Askeri operasyonlarda atılan obüs mermilerinin çoğunun patlamadığını, PKK'nın bu mermileri toplayıp, askeri konvoylara karşı kullandığını öğreniyoruz. PKK'nın geliştirdiği ‘Tüpgaz mayın’ da resmi kayıtlara geçmişti. Bir büyük tüp üzerine konulan küçük tüpün çevresine dinamit yerleştirildiğinde, BTR zırhlılarını bile havaya uçurabiliyordu. 



ORMAN MI, İNSAN MI 


Munzur Vadisi 1968'de Türkiye'nin ilk Milli Parkı ilan edildiğinde 48 bin 800 hektarlık alandaki doğal yaşamın korunması amaçlanmıştı. Yıllar sonra Milli Parkın yine devlet eliyle yokedileceği düşünülemezdi bile. Tunceli şimdi ağaç mı, insan mı sorusuna bir türlü yanıt bulamıyor. Çevrecilerin Munzur Vadisi'nde Ekolojik Tahribata Tanıklık Gezisi'ne izin verilmeyince, Munzur'u yerinde görmemiz imkansızlaşıyor. Valilik de Munzur'a gidişimize izin vermeyince Belediye Başkanı Mazlum Arslan'ın ve hemşerilerinin anlattıklarıyla yetinmek zorundayız. Gerçi belediye önündeki parkta 56 ağacı kestirip yeraltı çarşısı yaptırması belediye başkanının ‘Çevreciliğini gösterse de’ anlattıklarını Valilik ve askeri yetkililer de doğruluyor. Arslan, ‘‘1994'ten bu yana ormanlarımız bilinçli olarak ‘Terörist barınmasın' diye yakılıyor. Güvenlik için ormanı yok etmek şart mı?’’ diye soruyor. 


Oysa askeri yetkililer bunun adını ‘Karakolların görüş alanını genişletme' diye koyuyorlar. Adı ne konursa konsun Tunceli'nin dağlarından dumanlar yükseliyor. Ziraat Mühendisi ise doğanın yangına direnişini ‘‘Yakılan meşe ağaçları iki yılda kendini yenileyerek daha gür ve sağlıklı çıkıyor’’ şeklinde açıklıyor. Yıllarca özenle korunan ormanlarda şimdi kesim serbest bırakılmış. Ancak güvenlik nedeniyle kesimler sadece yol kenarlarında yapılabiliyor. Mazlum Arslan, boşaltılan köyler ve yaylaya çıkma yasağı nedeniyle domuz sayısındaki artıştan yakınıyor. ‘‘Doğanın yeşilini yok ederken, zararlı canlıların sayısını artırıyoruz. Domuzlar ilçelere kadar iniyor’’ diyor. Belediye başkanı ildeki su sıkıntısı gidermek için 43 kilometre uzaklıktan kente su taşıyacak boru hattını ‘güvenlik’’ nedeniyle döşeyemiyor. 


Tunceli 1994’ten beri gıda ambargosuyla anılıyor. Valiliğin ‘Kontrollü gıda sevkiyatı’ dediği ambargo üç yıldır sürüyor. CHP Gençlik Kolları Genel Başkanlığı'nın Tunceli Raporu'na göre ‘2’nci Dünya Savaşı'ndaki gibi gıda karneyle dağıtılıyor.' Gerekçe PKK'nın ‘boğazını sıkmak.’ 



SARHOŞA AMBARGO YOK 


Beş kişilik bir aileye aylık 50 kilogram un, 500 gram çay, beşer kilogram şeker ve yağ, birer kilogram pirinç ve makarna, 10 kilogram patates verilebileceği resmi kayıtlara işleniyor. Ama tek kısıtlanmayan içki. Çünkü il merkezindeki 20 lokantanın 17'si içkili. Mazlum Arslan ‘‘Devlet bizi şarhoş etmek istiyor galiba’’ diyor. 


Sadece ambargoda yaşanmıyor ironi. Tunceli'den Ovacık'a gidenler, kentin çıkışında aranıp kimlik kontrolü yapılıyor. Önde ve arkada askeri araçlarla yola çıkılıyor. Ama Ovacık'a varıncaya kadar dört ayrı karakolda daha durdurulup kimlik kontrolü ve aramadan geçiriliyor. Terhis olan askerler bile aynı işleme tabi tutuluyor. En ilginci ise Pertek-Elazığ arasındaki feribotta yaşananlar. Pertek'ten feribota binenler aranıp, kimlik kontrolünden geçiriliyor. Keban'ın sularını aşan feribot Elazığ'a yanaştığında yine aramalar, yine kimlik kontrolleri. Tuncelili bu durumu ‘‘Bu PKK'nın denizaltısı mı var?’’ sorusuyla açıklıyor. 


PKK terörüyle, güvenlik önlemleri arasına da sıkışıp kalan Tunceli bir çıkış yolu arıyor. ‘‘Dersim dört dağ içinde’’ diyen Türkü yıllardır söyleniyor. Tunceli şimdi dağların engelini aşmış, ama terörün pençesinde kıvranıyor. 



Rakamlar gerçeği anlatıyor 


İldeki 1045 mezradan 800'ü boşaltılmış. 420 olan köy sayısı Valilikçe resmen 378'e düşürülmüş, bunların da 287'si boşaltılmış. Rakamlardan başlayınca nüfustaki azalmayı da belirtmek gerek. 


Yıl 1960, Tunceli nüfusu 140 bin 068. Yıl 1980 nüfus 157 bin 974. Yıl 1990 nüfus 133 bin 143. Yıl 1997 nüfus tahmini 80 bin. Tunceli'deki nüfus düşüş oranı yüzde 53. Okuma yazma oranı yüzde 95, üniversiteli oranı yüzde 50. Toplam okul sayısı 291, kapalı okul sayısı 232. Açık okul sayısı 59. Toplam memur kadrosu 5 bin 428. Boş memur kadrosu 1310, Toplam işçi kadrosu 985, boş işçi kadrosu 299. İldeki PKK'lı sayısı 300-400, TİKKO 70-80, DHKP-C 10. Polis sayısı 1500. Özel tim 400. Asker sayısı dokuz tugay. Banka şubesi il merkezinde altı. İlçelerde sadece Ziraat Bankası var. Milli Gelir 1413 dolar. Vergi Tahsilat oranı yüzde 92. Stadyum var ama Tuncelispor yok. Fabrika sayısı dört (tuğla, un, yem, süt), 252 bin 153 küçükbaş, 42 bin 861 büyükbaş, 84 bin 860 kümes hayvanı. 21 bin 320 arı kovanı.

Not: PKK tarafindan üstlenen cinayetlerin bazilarinin askerler-jitem tarafindan yapildigi Ergenekon olayinda ortaya çikan belgelerde yer aliyor.


Süleyman SARILAR 


11.10.1997 

Kaynak: Hürriyet Gazetesi


--------------------------------------------------------------------------------


 


DERSIM'de ISLENEN PKK ve TKP/ML CINAYETLERI


 


Ismi ögrenilemedi 


Tunceli/Tesnêk(?) Köyü muhtari ; PKK tarafindan öldürüldü. 

Eylül 1985 


--------------------- 


Ibrahim Sertel 

Kigi, 

Ayalu köyü sakini; PKK tarafindan 'ajan' oldugu iddiasiyla öldürüldü.. 

Agustos 1986 


---------------------------------------------- 


Dursun Ince 

Kizil-Kilise (Nazimiye) 

Dokuzkaya köyü sakini, PKK(?) tarafindan 'ajan-muhbir' oldugu iddiasiyla öldürüldü… 

Ocak 1986 


----------------- 


Kamer Yildiz 

Rojna (Resnek) Köyü Muhtari; PKK tarafindan, "ajan-muhbir" oldugu iddiasiyla öldürüldü.. 

Nisan 1986


----------------------


Nuri Gül 

Ovacik, 

Agaçpinar Köy'ü muhtari Nuri Gul "ajan-muhbir" oldugu iddiasiyla PKK tarafindan öldürüldü.. 

Ocak 1986 


----------------------------- 



Ali Taş

Ovacik, 

Yenisögüt Köyü sakini, PKK tarafindan "ajan-muhbir" oldugu iddiasiyla öldürüldü. 

Ocak 1986 


--------------------------- 


Adi bilinmiyor??? 


Ovacik, 

(?)Gendan köyü sakini, adini ögrenemedigimiz bir kisi "ajan" oldugu iddiasiyla PKK tarafindan öldürüldü. 

Nisan 1986 


-------------------- 


Hasan Celikdemir 

Mazgirt, 

Pules (Pulan) Köy Muhtari, "ajan-muhbir" oldugu iddia edilerek PKK tarafindan öldürüldü. 

Ocak 1986 (Nisan 1986?) 


------------------------------------------------------------------- 



Ali Merkit, 

Harçik köyü sakini, "Ajan-muhbir" oldugu iddiasiyla PKK tarafindan evinde öldürüldü. 

Ali Merkit, Yildirim Merkit'in babasiydi.(?) 

Nisan 1986): 


-------- 



Mehmet Yazici 

Kigi, 

Yedisu Köyü sakini, "fasist ve feodal" oldugu iddiasiyla PKK tarafindan öldürüldü. 

PKK'nin resmi dergilerinde iki farkli tarih bulunmakta. 

Eylül 1986 veyaNisan 1986 


------------- 


Baykan? Ismi ögrenilemedi? 

Ulasli köyü muhtarinin evine, PKK tarafindan yapilan baskinda dört kisi öldürüldü. Öldürülenlerin kimlikleri hakkinda bilgi bulamadik. 

Haziran 1986 


--------------------------------------- 


Ismi bilinmiyor???? 

Bingöl, 

Karliova (Kaynakpinar) Liçik Köyü muhtari "muhbir" oldugu iddiasiyla PKK tarafindan evinden kaçirilarak öldürüldü. 

Haziran 1986 


----------------- 


Cemil Yazici 

Kigi, 

Senkaya Köyü muhtari; PKK tarafindan öldürüldü. 

Haziran 1986 


------------ 


Rasit Aktas 

Kigi/Ayanoglu Köyü sakini "ihbarci-ajan" oldugu iddiasiyla PKK tarafindan öldürüldü. Eylül 1986 

(Bu cinayetle ilgili diger bir baska tarih 7 Nisan 1986 Yedisu (Cesme) nahiyesine bagli Yoncalik Köyü'nde öldürüldügü açiklaniyor). 


------------------------- 


Yücel Akin 

Pülümür/Altunhüseyin Köyü sakini; "tefeci ve ajan" oldugu iddiasiyla PKK tarafindan öldürüldü. 

Eylül 1986 


--------------------------------------------- 



Nurettin Akan 

Kigi, 

Haküstün Köyü ileri geleni ('Nuri Aga') ,PKK tarafindan kursuna dizilerek öldürüldü. 

Eylül 1986 


---------------------- 



Ibrahim Sertel 

Kigi, 

Ayanoglu Köyü sakini, PKK tarafindan evi basilarak öldürüldü. 

Agustos 1987


--------------------------------------------------- 


Ismi bilinmiyor???? 

Karakoçan, 

Zerxelden Köyü Muhtari PKK'lilar tarafindan öldürüldü. 

Agustos 1987 


---------- 


M. Ali Sever 

Kigi, 

Dalbasan köyü sakini; PKK tarafindan " ajan-muhbir" oldugu iddiasiyla öldürüldü. 

1981 tarihinde öldürülen M. Ali Sever'in oglu $ükrü Sever, PKK $ehidi sayiliyor. 

Eylül 1986 


------------------------


Ali Temiz 

Mazgirt, 

Alaçinar Köyü sakini; PKK tarafindan "hain" oldugu iddiasiyla öldürüldü. 

06.09.1986 (Agustos 1987)

---------------------------


Ali Riza Polat, 

Ovacik, 

Torunaga Köyü, Degirmendere mezrasinda oturuyordu; PKK tarafindan "ajan" oldugu iddia edilerek öldürüldü. (Yenisögüt Köyü ?) 

06.09.1986 ( Agustos 1987) 

---------------------------------- 


Ibrahim Papagan 

Tunceli/Mamekiye 

Güleç Köyü Muhtari; PKK tarafindan 'hain' oldugu iddia edilerek öldürüldü. 

Mayis 1987 (Agustos 1987) 


---------------------------------- 


? Gönültas (Öldürülen bayanin ismi bilinmiyor) 

ve Dursun Bektas 


Pülümür, 

Fem Köyü sakini Binali Gönültas'in evini basan PKK'liler Dursun Bektas ve evde olmayan Binali Gönültasin karisini öldürdüler. 

Mayis 1987 (Agustos 1987) 


----------------------------------- 


Ahmet Karatas 

Tunceli/Mamikiye, 

Geyiksu, Borzan mezrasi sakini; PKK tarafindan kursuna dizilerek öldürüldü. 

Mayis 1987 



----------------- 


Ögretmenler 


Isa Karaaslan 

Mazgirt, 

Uzunköy (Gümüsgün?), ögretmen; PKK tarafindan öldürüldü. PKK, ögretmenin"Özel Harp Dairesi" için çalistigini iddia etti. 

Mayis 1987 


Durmayan ögretmenleri hedefliyen saldirilar PKK tarafindan katliyama dönüstürüldü..


----------------------


1993 

Dersim’de 22 Haziran 93’te Meşeyolu Köyü’nde biri EĞİTİM-SEN üyesi iki öğretmen PKK’lılar tarafından öldürülür. 

--------------- 

Pertek, 

Pirinçli ilköğretim lojmanı 4 – Ekim 1993 tarihinde PKK'lilar tarafindan 

4 öğretmen öldürülür. 1 öğretmen ise yarali olarak yasamini kurtarir.. 


---------- 


Vedat Inan ve digerleri.. 

Mazgirt, 

Darıkent Köyün'de 11 Eylül 1993' de PKK'lilar tarafından 6 öğretmen 'Kontra' olduklari iddiasiyla katledildi. Öldürülen ögretmenlerden birisinin ismi Vedat İnan, digerlerinin isimlerini ögrenemedik 


------------------------------------- 

Resul Dinçer 

Kigi, 

Haktanir Köyü sakini; PKK tarafindan "hain" oldugu iddiasiyla öldürüldü. 

Agustos 1987 


------------------- 


Gülabi Özdemir 

Mazgirt, 

Alibeyi Köyü sakini; PKK tarafindan "hain" oldugu iddia edilerek kursuna dizilerek öldürüldü. 

Temmuz/Agustos 1987 


----------------------------------------- 


Ismi bilinmiyor 

Pülümür, 

Kayabal Köyü muhtari; köy halkini meydana toplayan PKK'lilar, muhtari köylülerinin gözleri önünde kursuna dizerek öldürdüler. 

Agustos 1987 


--------------------------------------- 


Ismi Bilinmiyor ? 

Pülümür, 

Sampasa Köyü muhtari; PKK'lilar tarafindan öldürüldü. 

Agustos 1987 


---------------------------- 


Hasan Demir 

Ovacik, 

Yakatarla Köyü sakini; PKK'lilar tarafindan "hain" oldugu iddiasiyla öldürüldü. 

13.07.87 (Agustos 1987) 


----------------------------------------------- 


Melek Zongur, 

Kigi, 

Yedisu, Ayhanoglu Köy'üne bagli bir mezrada oturuyordu;(Mezranin ismi bilinmiyor) PKK'lilar tarafindan "hain" oldugu iddia edilerek yakilan evinde yanarak öldü. Melek Zongur 80 yasindaydi.. Atese verilen evde ayni aileden 4 kisi agir yaralandi. 

16.07.87(Agustos 1987) 


-------------------- 


Hidir Kiliçaslan 

Hozat, 

Akören köyü Kuyubasi mezrasinda oturuyordu; PKK tarafindan "hain" oldugu iddia edilerek öldürüldü.. 

Agustos 1987 


------------- 


Ismail Gül 

Ali Ekber Özer 

Hasan Yigit 


Çirali köyü ve Bor Mezrasi sakinleri; PKK tarafindan "milis-çete" olduklari iddia edilerek öldürüldü. Baska bir bilgi vermeyen ayni kaynakta Ismail Eril (?) adli bir kisinin de öldürüldügü açiklaniyor. 

11.08.87 (10 Agustos 1987): 


----------- 


Öldürülen üç kisinin isimleri bilinmiyor….. 


Halbari Köyü sakinleri olan, isimlerini ögrenemedigimiz üç kisi; PKK tarafindan "ajan" olduklari iddia edilerek öldürüldü.. 

13, Agustos 1988 


--------------- 


Veli Karaboga 


'Pax'-Köyü ve 'Horan'-Mezrasının Muhtarı. Veli Karaboga'nin bazi kaynaklara göre TKP/ML, bazi kaynaklara göre ise PKK (Bilgimizi dogrulayamadik.) tarafindan iskence edilerek öldürürüldü.. 

(Tarihi dogrulanmadi.) 


-------------- 


Hıdır Ulag 

Merkeze bağlı Çiçekli nahiyesinde yasiyordu. 

67 yasindaydi. Almanya'dan emekli isçi 

(tarihi dogrulanamadi) PKK'lilar tarafindan gece baskininda evinde öldürülüyor. Oglu Metin ayni saldirida yaralaniyor. 


1985 yilinda Süleyman Ulag öldürülüyor.

 

 

 

 
Seyit Rıza: Bir İnsanın Portresi PDF Yazdır E-posta
@ARINGI
Yazar @ARINGI   
Pazartesi, 15 Mart 2010 21:13

 seyitriza-ana.jpg

Av-Hüseyin Aygün


Dersimliler, 72 yıl sonra bugün, Seyit Rıza'nın idam sehpasında söylediği sözleri, -sanki tarih hiç değişmemiş gibi- adeta "bugünün Abdullah Alpdoğanlarına" karşı tekrarlıyorlar: "Kerbelanın evladıyız, ayıptır, zulümdür, cinayettir!"


1862 yılında Dersim'de dünyaya gelen Seyit Rıza hiç kuşkusuz ki yaşamının 15 Kasım 1937 tarihinde Elazığ'da bir darağacında sona ereceğini düşünemezdi.


Modern Cumhuriyet tarihinin en tartışmalı isimlerinden biri olacağını; resmi devlet ideolojisi Türk milliyetçiliğinin "Dersim ayaklanmasının lideri" olarak adını lanetleyeceğini, son dönem Kürt milliyetçiliğinin ise "büyük Kürt lideri" olarak coşkuyla sahipleneceğini herhalde hayal dahi edemeyecekti.


Seyit Rıza ve Dersimliler Ermeni katliamına suç ortağı olmadı


Seyit Rıza, Abasanlıların "Qeri Sıleman Ocağı"na bağlı bir ailedendir. Bu ocak Abasanlıların ana ocağı olup, Tujik Dağı'na bakar. İlk eğitimini Qeri Sıleman Ocağında gören Seyit Rıza, akıllılığı sayesinde önce ailesinin, daha sonra aşiretinin lideri olacaktır.


Sözü geçen bir aşiret önde geleni olduğunda "Ermeni Katliamı" başlar. Genelde Dersimliler özelde ise Seyit Rıza Ermenilere kol-kanat gerer. Hiç kimsenin gönlü bu kardeş halkın kırılmasından yana değildir. Seyit Rıza ve Dersimliler katliama suç ortağı olmaz. Nuri Dersimi'nin anılarında yazdığına göre Seyit Rıza "binlerce mazlum Ermeni ailesini" kurtarır.


Rusların işgali dönemi gelip çattığında Seyit Rıza'yı "Batı Dersim Milis Kuvvetleri Komutanı" olarak görürüz. Dersimliler, Rus işgaline karşı Osmanlı hükümeti ile anlaşırlar. En az beş yüz yıldır topraklarını ve özerkliklerini kıskançlıkla koruyan Dersimliler "savunma savaşı"na girerler.


Seyit Rıza ödüllendirilir...


Osmanlı idaresinden aldıkları silah-mühimmatla Ruslara karşı durma karşılığında Dersimlilere "bağımsız çatışma hakkı" tanınır. Böylece Rus işgal güçlerine karşı savaşta Osmanlı ordusunun emrine girmezler.


Ruslara karşı savaşta Pülümür Cephesi Milis Kuvvetleri Komutanı Şair Şah Haydar'dır. Şair Şah Haydar Bey Ruslarla savaşta ölür. Doğu Dersim Milis Kuvvetleri Komutanı ise Hıdır Ağa'dır. Ruslar çekildikten sonra, tüm aşiretlere Osmanlı idaresinden madalya ve hediyeler verilir.


Seyit Rıza ise ayrıca ödüllendirilerek Erzincan'da "İl İdaresi Üyeliği"ne atanır. Nitekim, dönemin Erzincan valilerinden Sabit Bey yazdığı bir mektupta -Seyit Rıza ile ilgili olarak- "şimdiye kadar bize din ve namusuyla hizmet etti" der.


Kanlı Koçgiri Katliamı başlayınca Ankara'ya tavır alan Seyit Rıza, Koçgiri'den Dersim'e sığınan Alişer, Alişan beyleri ve taraftarlarını himayesine alır. Bu, Ankara ile ilişkilerini gerer.


Dersimliler, "Cumhuriyet'in baş ağrısı"...


Cumhuriyetin ilânı ise genelde Seyit Rıza'yı özelde ise Dersim Kızılbaşlarını rahatlatır. Osmanlının yüzyıllardır devam eden Kızılbaşlara yönelik katliamlarının biteceği beklentisi ve umudu halkın geneline hakimdir.


Ancak Cumhuriyet idaresi, "tek millet, tek dil ve tek mezhep" yaratma politikasına kapılmıştır; artık "Dersim'in hallini" etraflıca düşünmektedir. Dilleri, inançları ve kültürleri farklı olan Dersimliler, "Cumhuriyet'in baş ağrısı" olarak görülür.


Raporlar, kanunlar, yolların inşası, karakolların yapımına hız verilmesi vb. gündemdedir. Bu dönem yayınlanan raporların yarısından fazlası Dersim konusundadır.


Dersim "asileri", "eşkıyaları", "hırsızları"...


Raporlara hakim dil ise bir katliamın habercisidir. "Dersim asileri", "Dersim eşkıyaları", "Dersimli hırsızlar", "Dersim bir çıbandır" vb. söz ve değerlendirmeler, yapılacak askeri harekâtın korkunçluğunun göstergesidir.


Seyit Rıza bu dönemde yavaş yavaş Dersim'deki olayların ve asayişsizliğin sorumlusu gösterilerek hedef haline gelir. Raporlarda, hükümete çekilen ihbar dilekçelerinde ismi en başta sayılan kişidir. Bu durumun meydana gelmesinde Ermeni ve Koçgiri olayının etkisi elbette vardır.


Ancak Dersim'e düşmanlığın esas nedeni kuşkusuz ki halkın "Alevi-Kızılbaş kimliği"dir. Jandarma Genel Komutanlığı 1930 tarihli "gizli" bir raporunda Yavuz Sultan Selim'in 1514'teki Büyük Alevi Katliamı'nı bile "şükranla" anar.


Seyit Rıza'nın oğlu Bava 1930 başlarında Hozat'a önemli bir devlet yetkilisi ile görüşmeye gider. Bu görüşme "Babaya Ağıt"ta "Bavaê mı şiyo Xozate Vêsaiê, keno dewa Pasanê Kırmanciye" (Baba, yanası Hozata gitmiş, Kızılbaşlığın iktidarını almak için) şeklinde üzüntüyle anlatılır.


Dönüşte kendisine bir Hızır Orucu günü kurulan pusuda Sin köyünde Rayvero Qop un  ve Hozat'taki devlet temsilcsinin teşvikiyle Satoğlu ailesinin bir ferdi tarafından öldürülür. Cinayeti Satoğlu ailesinin çoğunluğu dahi onaylamadığı halde, Seyit Rıza'yı sonsuz bir kinle Sin'e saldırırken görürüz.


Mezar taşlarını bile kıran Seyit Rıza, tüm Sin'i yakar ve yıkar. Babanın  öcünü tüm aşiretten alır ve çok kötü bir tavır gösterir. Seyit Rıza, Daimi Cengiz'e göre Dersim'in ünlü şairi Sey Qaji'ye "oğlu baba için ağıt yakmasını" ister. Ancak Sey Qaji kabul etmez: "sen Sin'i yaktın, ben senin acına rağmen oğluna ağıt yakamam" der.


Aşiretler arası çelişki ve çatışma kincilik...


Aşiretler arası çelişki ve çatışmalarda umumiyetle kinci davranan Seyit Rıza bu yönüyle pek iyi bir örnek değildir. Hatta derler ki "Seyit Rıza-Satoğlu çatışması, Dersim'de insanın ikrarıyla çatışmasının tek örneğidir."


"Resmi tarihin sunduğu gibi "asker kanı dökmede acımasız" değildir. 1936 yazında davet edildiği Zeranik (Yeşilyazı) Kaymakamlığında tuzağa düşürülür. Yanındaki 200 kişilik koruma gücü, tek asker vurmadan çemberi yarıp kurtulurlar; ama oğlu Şıh Hasan esir alınır. Munzur dağı eteklerine çekilen silahşörler çatışarak Şıh Hasan'ı kurtarmak ister. 'Hayır askerin ölmesini istemiyorum' deyip reddeder. Şıh Hasan bir süre sonra Elazığdan serbest bırakılır."


Dersim Askeri Komutanı, Tunceli Valisi ve Dördüncü Umumi Müfettiş Abdulah Alpdoğan'ın tüm telkinlerine rağmen Dersim'den çıkmayı reddeden Seyit Rıza nihayet hedef olur.


1936 sonbaharında Sin köyüne hakim Viyale'deki evi bombalanan Seyit Rıza'nın oğlu Resik Hüseyin bacağından yaralanır. (Bacağındaki yara iyileşen Resik Hüseyin daha sonra Elazığ'da babası ile asılacaktır) Kış bastırınca Munzurun karşısına geçen Seyit Rıza ve ailesi o kış Tujik Baba'da kalırlar.


İlkbaharda, askeri hareketlilik ve operasyonlar nedeniyle tüm aşiretler adeta kaynamaktadır. Halvori Gözelerinde Mart ayı içinde yapılan toplantıya katılan Seyit Rıza, Seyit Hüseyin, Cebrail, Kamer, Fındık ağalar "eğer hükümet kötü niyetli yaklaşımda olursa nefsi müdafaa hakkımız vardır" görüşüne varırlar ve Munzur'a taş atarlar. Herkesin eline aldığı taş elden ele alınır ve sonunda Kutsal Munzur suyuna atılarak yemin verilir. Dersim Kızılbaşları bu eylemi "kemere erzenê jü gole" diye anlatırlar.


Ancak Hükümet toplantıdan haberdardır. Katılanlar tek tek tutuklanır ve Elazığ'a getirilir. Seyit Rıza ise süren bombardıman nedeniyle halkın daha fazla zarar görmemesi için talibi Asuranlı Cansalê Bavu aracılığıyla Erzincan Valisinden gelen mektuba kanar ve Erzincan'a görüşmeye gider.


Eylül 1937'de Erzincan Valisi Fahri Özen'in bahsettiği heyet ile buluşmaya giderken Munzur dağlarının kuzey yakasını Erzincan'a bağlayan Ali Çavuş Köprüsünde tutuklanır. Vali ve heyet olayının bir tuzak olduğu gerçeğiyle yüzyüze gelir.


Burada 2884 sayılı Tunceli Kanunu ile kurulan Özel Mahkeme'de yargılanarak iki aylık süren formalite bir kovuşturmanın ardından Uşene Seyid, Aliye Mırze Sili, Cıvrail Ağa, Hesen Ağa, Fındık Ağa, Resik Hüseyin ve Hesene İvraime Qıji ile birlikte idam edilir.


"Beni oğlum Resik Hüseyin'den önce asın"


Yaşı artık 80'lere yakın olduğu halde kendisinden yaşça çok küçük Muhundulu Seyit Hüseyin'in şahitliğiyle yaşı küçültülür ve cezası infaz edilir.


Oğluyla birlikte idamına dönemin askeri komutanı ve daha sonrasının Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'dan aldıkları "Tedip ve Tenkil Harekâtından Muaf Tutulduklarına Dair Berat" dahi engel olmaz. İdamında son arzusu "beni oğlum Resik Hüseyin'den önce asın" olur.


Dersimliler, on binlerce insanın katledildiği, on binlercesinin sürgün edildiği 1938 katliamını lanetlerken Seyit Rıza'nın yaşamından ve cesaretinden dersler çıkarıyorlar.


Ve 72 yıl sonra bugün, Seyit Rıza'nın idam sehpasında söylediği sözleri, -sanki tarih hiç değişmemiş gibi- adeta "bugünün Abdullah Alpdoğanlarına" karşı tekrarlıyorlar:


"Kerbelanın evladıyız, ayıptır, zulümdür, cinayettir!" (HA/EÖ)


* Yazıyı Mehmet Gülmez'in "Dersim ra ve Dare Estene Seyit Rıza" (Zed Yayıncılık, İstanbul, 1996) kitabından yararlanarak hazırladım.


 


kaynak: Bianet

 

 
ALEVİ ÇALIŞTAYI RAPORU PDF Yazdır E-posta
@ARINGI
Yazar @ARINGI   
Cuma, 26 Şubat 2010 15:46

108029

 

AKP tarafından 2009 yılında başlatılan "Alevi Çalıştayı"nın ardından hazırlanan Ön Rapor geçitğimiz haftalarda hükümet tarafından yayımlandı. Alevilik Çalıştayı Ön Raporu, incelendiğinde ortaya çıkan sonuç ise Çalıştay ın bir aldatmacadan ibaret olduğunu gösteriyor.

Raporda Alevilerin talepleri "uygun" olmayan talepler"  olarak belirtiliyor.
İşte o rapordan çarpıcı notlar:

Diyanet işleri

Aleviler, Diyanet İşleri Başkanlığı nın laikliğe aykırı olması nedeniyle kaldırılmasını istiyor. Raporda "Katılımcılar, Diyanet İşleri Başkanlığı nın İslam ın tüm yorumlarını da içine alacak şekilde orta ve uzun vadede özerk bir yapıya kavuşması gerektiğini vurgulamışlardır" sonucu yer alıyor.

Alevi kurumları, bu ifade için "Aslında hiç de olmayan bir uzlaşma varmış gibi gösterilmiş, hükümet, Sünni kesimi kamu olanaklarıyla finanse etme uygulamasını güya Alevileri de sisteme dahil ederek güvenceye almak istemiştir" diyor.

Zorunlu din dersleri

Aleviler zorunlu din derslerinin kaldırılmasın istiyor. Raporda "mevcut koşullar bu dersin bu çerçevede sürdürülmesini haklılaştıracak doneler sunmaktadır" deniliyor. ABF, "hükümet, Alevi çocukları için asimilasyon aracına dönüşmüş uygulamayı artırarak iki din dersi öneriyor, bu asla kabul edilemez" diyor.

Madımak

Aleviler, aydınların 1993 te yakıldığı Madımak otelinin müze olmasını istiyor. Raporda bu talebin "tehlikeli bulunduğu" yazıyor, bunun yerine otelin yıkılarak park yapılması öneriliyor.

Cemevleri

Aleviler, Alevilerin ibadet yerleri cemevlerinin yasal statüye kavuşturulmasını istiyor. Raporunsa yalnızca elektrik ve su faturalarının ödenmesini kapsadığını, metnin "Alevi olmayan katılımcıların kaygılarını" içermesiniyse, Alevlerin değil, Alevi olmayanların dikkate alınması olarak yorumluyor.

Yer bulmayan talepler

Raporda Alevilerin, "Alevi köylerine cami yapma politikalarından vazgeçme" ve "dergahların Alevilere iade edilmesi"ninse raporda hiç yer almamış.

İşte o rapor:

ALEVİ ÇALIŞTAYI ÖN RAPORU

Hükümetin, Alevi Çalıştayı sonrasında yayımladığı Alevi Çalıştayı raporu Alevilerin tepkisine neden olmuştu.
İşte o tartışmalı rapor:

 

T.C.
DEVLET BAKANLIĞI
ÖNRAPOR
ALEVİ ÇALIŞTAYLARI
04 Şubat 2010 - Ankara
2
Giriş
Kamuoyunda “Alevi Açılımı” olarak bilinen ve Alevi-Bektaşilerin belli
başlı taleplerini demokrasi ve insan hakları temelinde yeniden ele alıp
değerlendirme amacı güden Hükümetimiz, Bakanlığımız himayesinde bir
dizi toplantı gerçekleştirmiştir.
Bu toplantılarda şimdiye değin değişik platformlarda görüş ve
düşüncelerini açıklamak durumunda kalan Alevilerin istek ve
temennilerinin belirlenmesi ve bu çerçevede atılacak adımların sıralanması
hedeflenmiştir.
Kamuoyunda birbirinden farklı talepleriyle, değişik ideolojik ve siyasal
referanslarıyla tanınan Alevilerin örgütsel çeşitliliği ve sorunlarının
çokluğu, çözüme yönelik adımların belirlenmesi konusunda birtakım
güçlüklere yol açmaktadır. Bununla birlikte devlet, ayrım gözetmeksizin
vatandaşlarının taleplerini dikkate almak durumundadır. Birlikte barış
içinde yaşamanın en temel yolu bu temel yaklaşım biçiminden
geçmektedir.
Bu nedenle Alevi ve Bektaşilerin kamuoyuyla buluşan ve bir hayli
çeşitlenen tepki ve taleplerinin sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesine
ihtiyaç duyulmuştur. Ulusal ve uluslar arası mahfillerde kendine karşılık
bulabilen ve yer yer sert sayılabilecek çıkışlarla da takviye edilen söylem
ve çıkışların soğukkanlı bir şekilde ele alınması için, konunun belli başlı
taraflarını kademeli olarak bir araya getirmek ve ardından da ulaşılan
diyalog zemininde gerçek ve sahici çözümleri devreye sokmak
gerekiyordu.
Bu bağlamda müzakere sürecini sadece Alevilerle değil, bilim
insanlarını, ilahiyatçıları, sivil toplum kuruluşlarını, medya mensuplarını ve
siyaset dünyasından eski ve yeni milletvekillerini de katarak, problemin
çözüm noktalarını ülkenin ortak gündemiyle buluşturmak gerekmiştir.
3
Kabul etmek gerekir ki devlet, bugüne kadar Alevilerin talepleri
konusunda doğrudan bir iletişim kurmak ve belli başlı tarafları tatmin
edebilecek bir açılım sunmada yeterli bir mesafe alamamıştır. Bu
çalıştayların amacı, temsil değeri yüksek bir buluşma ortamı sağlayarak
sorunların çözümünde herkese söz hakkı vermek ve katılımcı demokrasinin
gereklerine uygun bir müzakere süreci başlatmaktır. Uzun soluklu bir
girişime, sağlam ve kalıcı adımlarla başlamanın, mesafe almak açısından
yararlı olacağı öngörülmüştür.
Toplantılar yedi aşamalı olarak gerçekleştirilmiştir. Her bir toplantı
çalıştay formatında düzenlenmiştir. Sunumların geniş bir çerçevede
tartışılması ve bir sonuca gidilmesi yönündeki kararlılık her bir çalıştayın
temel özelliği olmuştur.
Bu çalıştayların ilki 3–4 Haziran 2009 tarihinde Ankara’da, ikincisi 8
Temmuz 2009 tarihinde İstanbul’da, üçüncüsü 19 Ağustos 2009 tarihinde
Ankara’da, dördüncüsü 30 Eylül 2009 tarihinde yine Ankara’da, beşincisi
11 Kasım 2009 tarihinde İstanbul’da, altıncısı da 17 Aralık 2009 tarihinde
Ankara gerçekleştirilmiştir. Çalıştaylar dizisi 27–30 Ocak 2010 tarihinde
Ankara Kızılcahamam’da gerçekleştirilen yedinci ve son çalıştayla
tamamlanmıştır.
Şimdiye değin gerçekleştirilen çalıştaylara katılanların toplam sayısı,
inanç rehberleriyle (dedeler) gerçekleştirilen buluşma da dahil 400’e
ulaşmıştır. Her çalıştaya ortalama 40 ile 45 kişi arasında değişen sayılarda
iştirak sağlanmıştır.
Gerçekleştirilen tüm çalıştaylarda:
 İlgili kamuoyunun Alevilik hakkındaki belli başlı
değerlendirmelerine ulaşmak,
 Alevilerin temel sorunları hakkındaki görüşlerine ulaşmak,
4
 Alevi sorununun çözümü konusunda ne tür önerilere sahip
olduklarını gözlemlemek,
 Genel kamuoyunun açılım bağlamında oluşturabileceği
refleksleri tespit etmek,
 Birlik, beraberlik ve kardeşliğin önündeki engelleri belirlemek,
fırsat ve imkân alanlarını çoğaltmak,
 Bir yol haritası için gerekli olan bilgi akışını kontrol etmek
amaçlanmıştır.
Nihai rapor, önümüzdeki süreçte, bu çalıştaylarda ortaya konan
görüş, düşünce ve önerilerden hareketle etraflı bir şekilde hazırlanacaktır.
Yedinci çalıştayda, şimdiye kadar gerçekleştirilen tüm oturumlardan
seçilen 43 kişilik bir katılımcı grubuyla son bir değerlendirme yapılmıştır.
Bu kişiler akademisyenler, ilahiyatçılar, sivil toplum kuruluşları, medya ve
siyaset alanlarından tercih edilen isimlerden oluşmuştur.
Katılımcıların ekseriyetini Aleviler oluştururken, bu çeşitlilik içinde
ulaşılması gereken amaç, farklı alan ve söylem düzeylerine sahip
katılımcılar arasında sağlıklı bir diyalog zemini kurabilmek ve “taraf”lar
arasında sorunun derinlemesine müzakere edilmesini sağlamak olmuştur.
Çalıştay sonunda bu amaca ulaşılırken, birçok konuda Alevi-Bektaşi
katılımcılar arasında da görüş ayrılıklarının varlığı dikkat çekmiştir.
10 oturumdan oluşan 7. Çalıştayda aşağıdaki konular ele alınmıştır:
I. Müzakere: Alevilik: Çerçevelendirme Sorunları
II. Müzakere: Kimlik ve Beyan Sorunları
III. Müzakere: Anayasal ve Hukuksal Sınırlar
IV. Müzakere: Diyanet İşleri Başkanlığı
V. Müzakere: Zorunlu Din Dersleri
5
VI. Müzakere: Madımak Oteli’nin Düzenlenmesi
VII. Müzakere: İnanç Rehberleri (Dedelik)
VIII. Müzakere: Cemevlerinin Statüsü-I
IX. Müzakere: Cemevlerinin Statüsü- II
X. Müzakere: Genel Konular
Sonuçlar
I. Alevilik: Çerçevelendirme Sorunları
Aleviliğin içeriği ve tanımlanması konusunda katılımcılar arasında
görüş ayrılıkları çıksa da bu konudaki hassasiyetin genellikle devletin
Aleviliğe bir çerçeve çizeceğinden duyulan kaygılardan kaynaklandığı
anlaşılmıştır.
Anadolu Aleviliğinin çeşitlilik içeren özellikleri ve şimdiye değin
konuya devlet nezdinde mütekamil bir girişimin gerçekleştirilmemiş
olmasının beslediği önyargılar nedeniyle çerçevelendirme konusunda
abartılı sayılabilecek bir duyarlılık oluşmuştur.
İlk oturumlarda tepki gösterilen başlık, ilerleyen süreçte soğukkanlı
bir şekilde ele alınabilmiştir. Aleviliğin İslam üst başlığı altında “Hak-
Muhammed-Ali” kavramları etrafında oluşan bir inanç ve erkân yolu
olduğu konusunda tam bir uzlaşma sağlanmıştır.
II. Kimlik ve Beyan Sorunları
Aleviler her alanda ayrımcılığa uğradıklarını ifade etmişlerdir. Sorunun
gerek Sünni gerekse Alevi kesimlerinin karşılıklı hoşgörü, diyalog ve
empati eksenli girişimlerle aşılabileceğinin paylaşıldığı oturumda, özellikle
devletin yasal düzenlemeler marifetiyle ayrımcılığı besleyen ve
kurumsallaştıran unsurlardan mevzuatı arındırması gerektiğine vurgu
yapılmıştır.
6
Bu bağlamda kimlik ve beyan konusunda ortaya çıkan sorunların
eğitim müfredatı, tarihsel önyargılar, iç ve dış kışkırtmalar, cehalet ve iyi
niyet eksikliğiyle pekiştirildiğine vurgu yapılmıştır.
III. Anayasal ve Hukuksal Sınırlar
Aleviliğin bir kimlik farklılaşması içinde ortaya çıkmasının sakıncaları
özellikle Devrim Kanunları (Tekke ve Zaviyeler Kanunu) ve ulus-devlet
yaklaşımın üzerine oturduğu siyasal ve kültürel zemin açısından tartışılmış,
problemin giderilmesi için sıkı bir analitik incelemeye duyulan ihtiyaç
vurgulanmıştır.
Yasalarda gerçekleştirilecek düzenlemelerin tutarlı ve uyumlu bir
yapılanma üretmesine dikkat çekildiği toplantıda, yeni ayrımcılık alanlarına
yol açacak girişimlerden özenle kaçınılması gerektiği kaydedilmiştir.
Öte yandan tüm katılımcılar, bu düzenlemelerin sadece yasal bir
zeminde gerçekleştirilmesinin sağlıklı bir sonuç elde edilmesine imkân
vermeyeceğini, geliştirici asıl adımların toplumdaki farklı dini, kültürel ve
siyasi eğilimler arasında yapılması gerektiğini belirtmişlerdir.
Alevilik bağlamındaki tüm sorunların her şeyden önce “taraflar”ın
birbirlerine karşı yakınlaşmasını artırıcı, psikolojik süreçlere tabi olması
gerektiği her vesileyle teyit edilmiştir. Bunun için de Sünni ve Alevi
vatandaşların özenli çabalarına duyulan ihtiyacın altı çizilmiştir.
Konunun belli başlı unsurlarının ele alınmasında kaçınılmaz bir şekilde
dikkate alınması gereken birkaç temel Anayasa maddesi hakkında
çekingen davranıldığı anlaşılmıştır. Örneğin “Tekke ve Zaviyeler Kanunu”,
“Tevhid-i Tedrisat Kanunu” ve yine Anayasa’nın 24. Maddesi gibi
konularda tartışmanın derinleştirilmesine ihtiyaç duyulmadan, sorunların
bu kanunların sınırlarına dahil olmaksızın aşılması istenmiştir. Bu vesileyle
söz konusu kanunları ele almanın zorunlu olduğunu vurgulayan kimi
itirazlar da toplumsal birlik ve karşılıklı güven havasını zedeleyeceği
kaygısıyla rağbet görmemiştir.
7
IV. Diyanet İşleri Başkanlığı
Yaygın Alevi söylemi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın meşruiyetine
eleştirel bakmakta ve uzun vadede tutarlı bir laikliğin icrası açısından
Diyanet’in lağvedilmesini savunmaktadır. Çalıştayda Diyanet İşleri
Başkanlığı’nın mevcut koşullardaki pozisyonu ele alınarak bu beklentinin
rasyonel olmadığı konusunda taraflar arasında geniş bir mutabakat
sağlanmıştır.
Alevilerin, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yeniden yapılandırılması
arzusuna bağlı olarak, içine diğer inanç gruplarını da birer seksiyon olarak
katma konusundaki eğilimler de tartışma konusu olmuştur. Alevilerin sivil
bir inanç grubu olarak kalmakta ısrarlı oldukları, Sünni Müslümanların da
kendileri gibi daha sivil bir yapılanma içinde özerk bir kamusal kuruma
sahip olmalarının yollarını aramaları gerektiğine işaret edilmiştir.
Ayrıca Aleviler, Diyanet aracılığıyla Sünni vatandaşlara sağlandığı
iddia edilen hizmetlerin, aynı şekilde gerçekleştirilecek bir düzenlemeyle
kendilerine de sağlanmasını istemişlerdir. Eşitliğe aykırı uygulamalardan
vazgeçilmesi, örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hizmetlerini kendileri
açısından gereksiz bulan Aleviler, söz konusu hizmetleri besleyen
vergilerden muaf tutulmaları gerektiğini ısrarla vurgulamışlardır. Bu
hususu, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan katılan kimi katılımcılar da
desteklemiştir.
Neticede çalıştayda Cumhuriyetle yaşıt Diyanet İşleri Başkanlığı’nın
önemini kimse göz ardı edememiştir. Lağvedilmesini isteyenler bile,
gelinen noktada, bugünden yarına bunun çok da mümkün olamayacağını,
ancak daha sivil bir yapıya kavuşturulması gerektiğini önemle
vurgulamışlardır.
Katılımcılar, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın İslam’ın tüm yorumlarını da
içine alacak şekilde orta ve uzun vadede özerk bir yapıya kavuşması
gerektiğini vurgulamışlardır. Ayrıca ileride dini vergi uygulamasının
8
başlatılmasının da türlü inanç ve din örgütlenmelerinin birlikte barış içinde
hizmet alanları üretmelerine katkı sunacağı belirtilmiştir.
V. Zorunlu Din Dersleri
Alevilerde yaygın ve ilgi gören temel yaklaşım Din Kültürü ve Ahlak
Bilgisi derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılmasıdır. Konu derinlemesine
müzakere edilmiş, dinler, mezhepler ve inançlar üstü bir din öğretimine
bilinen nedenlerle tüm vatandaşlarımızın ihtiyacı olduğu teyit edilmiştir.
Bununla birlikte “zorunluluk” ifadesinin Aleviler arasında siyasi ve kültürel
nedenlerle açık bir rahatsızlık ifade ettiği de dile getirilmiştir.
Ders müfredatının tüm toplum kesimlerince kabul görecek bir üst dille
ve tarafları rencide etmeyecek aksine önemli ölçüde rahatlatacak bir
perspektifle hazırlanmasına duyulan ihtiyaç tam bir ittifakla beyan
edilmiştir.
Bu amaçla ilgili komisyonların kurulması ve konunun teknik
taraflarının gerçekleştirilmesine azami dikkat göstermesinin toplumdaki
tedirginlikleri daha baştan azaltacağına işaret edilmiştir.
Öte yandan Anayasamızda yeri olmakla birlikte bugüne kadar değişik
nedenlerden dolayı uygulanmamış bir imkânın da hayata geçirilmesi
konusunda bir uzlaşma oluşmuştur.
Bilindiği gibi Anayasa, isteğe bağlı din öğretiminin verilebilmesine
fırsat veren bir seçeneği de içinde barındırmaktadır. Buna göre isteğe
bağlı din öğretimi de ilgili mevzuat doğrultusunda gerekli düzenlemeler
yapılarak gerçekleştirilebilir.
Bütün bu değerlendirmelerle, iki ayrı yol ve yöntemin sorunun
aşılabilmesi için yeterli olacağı sonucuna ulaşılmıştır.
İlkinde aslolan din kültürü ve ahlak bilgisi öğretimidir. Bu uygulama
zaten mevcuttur ve zorunluluk çerçevesinde uygulanmaktadır. Ancak
9
bundan böyle uygulamada dikkat edilmesi gereken nokta müfredatın
yeniden şekillendirilmesidir. Dolayısıyla bu müfredat kaçınılmaz bir şekilde
herhangi bir inanç grubunun düşünce ve çıkarlarına doğrudan atıfta
bulunmayan belli bir dikkati yansıtmakta ısrarcı olarak
gerçekleştirilecektir.
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretimi, uluslararası standart ve
uygulamaları dikkate alan bir özenle hazırlanacak ve yine zorunlu olarak
okutulmaya devam edilecektir. Bütün bu düzenlemeler, evrensel ve genel
ahlak ilkelerinin öğretimine öncelik verilerek gerçekleştirilecektir. Aslolan
zorunluluk ilkesinin kaldırılmasıdır, ancak mevcut koşullar dersin bu
çerçevede sürdürülmesini haklılaştıracak doneler sunmaktadır.
Bu bağlamda ortaya çıkan ikinci olanak da yasada belirtilen koşullarda
yararlanılabilecek yeni bir alanın devreye sokulmasıdır. Bu ise isteğe bağlı
din eğitimi programıdır. Böylece ilgili inanç gruplarının üzerinde mutabık
oldukları bir eğitim müfredatı aracılığıyla çocuklarına din eğitimi vermeleri
sağlanacaktır. Bu düzenlemeler Anayasamızın genel-geçer ilkelerine
sadakat içinde tanzim edilerek uygulamaya konacaktır.
Sonuç olarak Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretimi zorunlu olarak
varlığını sürdürecek ancak müfredat, yeniden ve tüm inanç gruplarının
üstünde bilgi vermeyi önceleyen üst bir dille hazırlanacak, isteğe bağlı din
eğitimi de ilgili grupların üzerinde mutabık kaldıkları bir müfredatla
gerçekleştirilecektir.
Bu durumda Alevi ve Sünni vatandaşlarımız kendi inanç ve ritüellerini
eğitim esaslı olarak devletten alma olanağı bulabileceklerdir. Zorunlu din
dersleri gerekli düzenlemelerini yeniden yapmış ilahiyat fakültesi ya da Din
Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği mezunu öğretmenler tarafından
verilecektir. Ancak Alevilerin isteğe bağlı derslerden yararlanabilmeleri için
de mutlaka Alevi öğretmenlerin sürece dâhil edilmeleri gerektiği
vurgulanmıştır.
10
Bu öğretmenlerin, yeniden düzenlenmiş olsa da ilahiyat mezunları
arasından istihdam edilmesinin mahzurlarına da vurgu yapılmıştır. Teknik
alt yapı tarafları tatmin edecek bir düzeye erişinceye kadar gereken
mevzuat değişikleriyle Alevi uzmanlardan yararlanılarak bu dersler
verilebilecektir. Ancak bu dersi uzun vadede verebilecek yetkinlikte
öğretmenlerin hangi süreçlerde eğitileceği gibi konularda Alevi
katılımcıların henüz tatminkâr ve yeterli sayılabilecek önerilere sahip
oldukları söylenemez.
VI. Madımak Oteli’nin Düzenlenmesi
Büyük bir acıyı temsil eden Madımak Oteli’ndeki facia katılımcıların
tamamı tarafından lanetlenmiş, bu konuda yeni gerilim ve çatışmalara
fırsat verecek adımlardan sakınılması gerektiği özellikle vurgulanmıştır.
Tüm katılımcılar olayın bir Sünni-Alevi çatışması olarak
değerlendirilemeyeceği konusunda hemfikirdirler. Esasen olayda hayatını
kaybedenler arasında 16 Sünni olduğu da vurgulanmıştır.
Olayın derin bir provokasyon olduğunun altının çizildiği toplantıda,
kitlelerin nasıl olup da bu olayda rahatlıkla kullanılabildiği gerçeğinden
hareketle başta insan yetiştirme düzenimiz olmak üzere ayrımcılık,
önyargılar ve cehaletle buluşan çatışma alanlarının yeniden masaya
yatırılması gerektiği konularında mutabık kalınmıştır.
Özellikle Alevi katılımcılar, kendi aralarında yüksek bir sembolik değer
olarak gördükleri Madımak Oteli’nin, bütün bu duyarlılığa rağmen ülkenin
birlik ve düzeninin esastan korunmasını dikkate alan bir düzenlemeyle
yeniden düşünülmesi gerektiğini vurgulamışlardır. Bu bağlamda müze
fikrinin tehlike ürettiği düşünülmüş, bunun yerine binanın yıkılarak bir
parka dönüştürülmesini katılımcıların büyük çoğunluğu desteklemiştir.
Etraftaki birkaç binanın da kamulaştırılarak bu alana dahil edilmesini
önerenler olmuştur.
11
Katılımcılar burada gerçekleştirilecek düzenlemenin kısa ve uzun
vadede yeni husumet alanlarına dönüşmemesi için başta Sivas olmak
üzere ülkenin her bölgesinde mevcut tansiyonu düşürecek girişimlerde
bulunulmasına gerek duyulduğunu ifade etmişlerdir. Sivas’ta sivil toplum
örgütleri, kanaat önderleri ve resmi katılımcıların da ortak olabileceği
değişik platformlarda bu süreci rehabilite ederek dönüştürecek girişimlere
başlanması gerektiği üzerinde ısrarla durulmuştur.
VII. İnanç Rehberleri (Dedelik)
Dedelerin statüsünün Aleviler arasındaki yerinin tartışılmaz olduğu
vurgulanmış, ancak yeni koşullar özellikle de kent Aleviliği söz konusu
olduğunda statünün yeniden değerlendirilmesi gerektiği hatırlatılmıştır.
Dedelere maaş konusuyla gündeme gelen sorun, Alevilerin devletle
nasıl bir irtibat içinde olacağı konusunda görüş ayrılıklarının ortaya
çıkmasına yol açmıştır. Maaş konusuna olumsuz bakanlar kadar, olumlu
yaklaşanlar da mevcuttur. Ancak toplantıda ağırlık olarak dedelerin
eğitimine ihtiyaç duyulduğu vurgulanmıştır.
Bu ihtiyacın bir an önce giderilmesi için belirli sürelerle dedelere
hizmet içi eğitimler verilmesi istenmiştir. Buna göre dedeliği, yeni koşulları
da dikkate alan bir düzenek içinde “ihya edecek” özgün bir düzenlemeye
ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çerçevede eğitim kurumları yeniden inşa
edilebilir.
Ayrıca, Alevi bilgi ve külliyatının derlenmesi ve korunması amacıyla da
geniş ölçekli bir araştırma merkezinin kurulması istenmiştir. Bu bağlamda
ısrarla üzerinde durulan bir konu da Alevi-Sünni ortak tarih bilincine
yönelik çalışmaların gerekliliği olmuştur.
Burada önemli olan dedeliğin ilgili yasalarda bir formasyon kullanımı
olarak yasaklanmış olmasıdır. Alevi toplumundaki rolleri bilinmekle
beraber yasalar dedeliğin misyonunun sürdürülmesine izin vermemektedir.
12
Öte yandan dedeliğin misyonunu modern bilgi ve kültür kalıpları
içinde rasyonalize etme konusunda da güçlükler vardır. İyi niyetli adımlar
atarken bu güçlüklerin de dikkate alınması gerekecektir.
İnanç önderi ya da rehberi olarak yeniden isimlendirilen dedeler,
manevi bilgi kanallarına açık oldukları iddiasıyla tanımladıkları kişiliklerinin
modern eğitimle hangi çerçevede buluşacağı önemli bir sorundur. Bununla
birlikte dedelerin eğitilmesi konusu Aleviler arasında çok sık tekrarlanan
vurgular arasında yer almaktadır. Bu amaç doğrultusunda yeni
düzenlemeler yapılması gerektiği taraflarca kabul edilmiştir.
VIII. Cemevlerinin Statüsü
Cemevlerinin bir statüye kavuşturulması konusunda herhangi bir
görüş ayrılığı olmamıştır. Ancak bu mekânların birer ibadethane olarak
tanımlanması konusunda Alevi olmayan katılımcılar da kaygılarını ifade
etmişlerdir.
İslam içinde bir bölünmeye yol açabileceği, çünkü her dinin ancak bir
mabedi olabileceği vurgulanmış, bu durumda Alevilerin ibadethane
vurgusu yapmaktan kaçınarak kendi bildiklerini uygulama konusunda
devlet tarafından bilinen statüsü teyid edilen cemevleri ifadesiyle
yetinmeleri gerektiği ifade edilmiştir.
Bununla birlikte itiraz sahipleri de bu mekânlarda icra edilen erkân ve
uygulamaların ne olup olmadığına, ne sayılıp ne sayılmayacağına Alevilerin
karar vereceğini söylemekten de geri durmamışlardır. Cemevi
adlandırmasına “ehl-i beyt evi”, “inançevi”, “inanç ve kültür merkezleri”
gibi başka birtakım isimlendirme önerileri de eklenmiş ancak bunlar ilgi
görmemiştir.
Öte yandan cemevlerine “ibadethane” demeksizin, dernek ve
vakıflarına imkân tanımak ve kamu düzenini bozmadıkça bu kurumlara
yerel yönetimlerin yardımcı olması da öneri olarak sunulmuş ve bütün bu
önerilerin sonuçta teknik bir çalışma gerektirdiği anlaşılmıştır.
13
Mevzuatta doğacak sıkıntıları aşmak üzere ilgili kanuna bir ekleme
yapılması önerilmiştir. Buna göre madde aşağıdaki şekillerde tanzim
edilebilir:
“Birer inanç ve erkân merkezi olarak değerlendirilen cemevleri de
kanunlarda ibadethanelere tanınan bütün imkânlardan yararlanır”
veya
“Cemevlerine de aynı imkânlar sağlanır.”
Sonuç
Çalıştaylar başlangıçta öngörülen proje kapsamında olumlu bir
havanın doğmasını hızlandırmıştır. Son derece verimli ve geliştirici bir
şekilde tamamlanan süreç, sorunların müzakere edilerek aşılması
konusunda ilginç ve kalıcı tecrübelerin ortaya çıkmasına fırsat vermiştir.
Tartışılan tüm konularda ülkemizin birlik ve beraberliğine ortaklaşa
yapılan atıflar heyecan verici olmuştur. İlkesel düzeyde barışın ve bir
arada yaşamanın hiçbir pazarlığa meydan vermeksizin kabul edilmiş
olması sorunun çözümü noktasında taraflara emsalsiz fırsat alanları
sunmuştur.

 
BaşlangıçÖnceki123456SonrakiSon



Sayfa 1 - 6
CANLI YAYIN
RADYO OVACIK on Facebook

Online Yol Tv İzle

YOL TV CANLI IZLE

Anket

Çalışmalarımızı Nasıl Buluyorsunuz?
 

Ziyaret Saysı