Dersim Tarihi Sayfa 8 PDF Yazdır E-posta
AYDIN
Yazar Webmaster   
Pazartesi, 23 Haziran 2008 09:28

Misler (Mysia)

Bergama ve Truva kentleri Misya’ya dahillerdi. İlyada’da Truvalılar’ın müttefikleri arasında sayılan Misler, Selukidler zamanında Bergama (Pergamus) krallığına dahil edildiler. Sonraları ise, bu krallıkla birlikte Roma’ya bağlandılar.
 

Miletler veya Miller (Miletus)

Karya’nın eski ve ünlü bir kenti ve kent-devleti olan Miletus, bugün Balat olarak bilinen yerdeydi. Homer’de ve Heredot’ta Karlar’a ait ve onlarla yerleşik bir kent olarak gösterilen Miletus kenti halkına Mil’ler (Miles, Milez) veya Miletler deniliyor.

Bugün bile onlarla aynı adı taşıyan yer ve aşiret adlarına rastlamaktayız. Eski Melitenler’in yanısıra Dersim ve Kürdistan’da Mıl, Milli, Milan ve Melikan adları altında görünen ünlü aşiretin adı da Miletus halkının adıyla tamamen aynıdır. Edip Yavuz, bu ad benzerliğinden hareketle Miletus kentini kuranların ve bu kentin eski sakinlerinin Malatya (Melitene) orijinli olduklarını öne sürmüş, onları Militler ve Mil aşiretiyle ilişkilendirmiştir. Bence bu tez Türk milliyetçisi E. Yavuz’un yalan ve yanlışlarla, birbirini tutmayan kurgu ve senaryolarla dolup taşan Tarih Boyunca Türk Kavimleri adlı kitabında ciddiye alınabilecek birkaç noktadan en önemlisidir.

Benzer adlarla pek çok yerde karşılaşmaktayız. Girit’te Homerik katalogda adı geçen bir diğer Miletus, ayrıca Mysia ve Paflagonya’da da Miletus adında kentler vardı. Yunan-öncesi bir kent olduğu söylenen Lesbos Adası’nın ana kenti Mytilene, İtalya’da Milan eyalet adı ve bu eyaletin başkenti Milan (Milano), Procopius’ta eski adının Melita olduğu söylenen modern Malta adasının adı vd gibi.

Milyan (modern Milyas) halkı da hemen hemen aynı adı taşıyordu. Heredot’un yazdığına göre daha eskiden Solmy’ler olarak bilinen Milyanlar, Girit’te kardeşi Minos’la arasındaki taht savaşını kaybettiği için Girit’i terkedip yandaşlarıyla birlikte gelip Milyanlar’ın topraklarını istila eden Sarpedon’un gelişini takiben Termilae adını almışlardır. Heredot’a göre Termilae adı Minos’un kardeşi Sarpedon ve yandaşları tarafından Girit’ten getirilmişti ve kendi zamanında bile Likyalılar (Likler) komşuları tarafından hala bu adla çağrılıyorlardı.

İyonlar’ın Anadolu kıyılarını kolonileştirdiği dönemde Miletus kenti mevcuttu. Ama M.Ö. 8. ve 4. yüzyıllar arasındaki bu kolonizasyon sürecinde Dorlar ve İyonlar tarafından zapt edildi ve halkı onlarla karışarak zamanla bir İyonya kentine dönüştü veya öyle görüldü. Bir keresinde en gelişkin İyonya kenti, güçlü bir kent-devleti ve deniz gücüydü. Gemileri Akdeniz’in hertarafına, hatta Atlantik’e dek açılan Milez’ler asıl dikkatlerini Karadeniz’e çevirmiş, İyonlar’ın Miletus istilası ile Akamenid istilası arasındaki aralıkta Karadeniz kıyılarında 75 kadar koloni kurmuşlardı. Kırım, İskitya ve Trakya’da da Miletus kolonileri vardı. M.Ö. 7. Yüzyılda deniz-aşırı kolonizasyona Miletus ve Foça öncülük ediyorlardı. Resmi tarihlerin saf Yunan kentleri ya da kolonileri gibi tanıttığı Pontus kıyılarında yükselen Sinop, Amisus ve Trapezus gibi ilk kentlerin kuruluşunda öncü Miletus, yani Milez (Milet)’lerdi.

Pre-Sokratik felsefeyi Milezler’in kurduğu, Milez ekolünün felsefede öncü bir rol oynadığı biliniyor. Felsefe tarihi M.Ö. 6. Yüzyılda ve Thales’le başlatılır ki, o Miletus’un bir yerlisiydi.

Yunan literatür tarihinde Miletus’un önemli bir yeri var. Ama bu katkılar o zamanın evrensel dili Yunanca aracılığıyla yapıldıkları için tüm dünya bu dildeki her katkıyı etnik Yunan’a ait görmekte ısrarlıdır. Ama her başarıyı Batı’nın hanesine kaydeden bu sinsice yaklaşım gerçeği yansıtmıyor.
 

Likler (Lycia)

Likya, Anadolu’nun güney kıyısında ortaçağlarda Teke adıyla bilinen bölgenin bir parçasına tekabül ediyordu. Başkenti Xanthus (Santos) idi. Likya’nın eski yerleşmelerinden biri de Modern Fethiye civarındaki Telmessos (Termessos)’tu. Heredot, bir Lidya kralının bu kentin kahinlerine danıştığını yazdığına göre, kutsal bir kent olmalıydı.

Likya kentleri ve uygarlığının kalıntıları 1838-44 yılları arasında Charles Fellows tarafından keşfedildi.

Heredot’un aktardığı geleneğe göre, Likler, Minos’un kardeşi Sarpedon’un Milyas’ı işgali sırasında Girit’ten gelmişler ve bu istilacılarla birlikte getirilen Termilae adıyla bilinmişlerdir. Heredot, kendi zamanında komşuları tarafından hala Termilae olarak çağrılan Likler’in daha sonra kendi topraklarına sığınan Atinalı Lycus’un adından dolayı Likler adını aldıklarını söyler. Ama onun bu konuda dedikleri son derece karışık.

Daha önemlisi Likya’da bulunan yazıtlarda Likyalılar’ın kendilerini Termilai olarak adlandırdıklarının ortaya çıkmış olmasıdır. Ayrıca Milyae adıyla da bilinmişlerdir.

Heredot’a göre Likya’nın daha eski sakinleri Solmy’lerdi. Bazı kaynaklarda Solmy denenlerin Fenikeli veya Semitik bir ırk olabilecekleri öne sürülür. Bazı yorumlara göre de ülkenin iki ayrı parçasında oturan Solmy ve Termilai  aşiretlerine boyun eğdiren ve onlara kendi adlarını dayatan Likler, Girit’ten gelme fetihçilerdir (Bk. Dictionary Of Greek and Roman Geography).

Lycus adı oldukça yaygın. Bu adı taşıyan çok sayıda nehir var özellikle.

Homer’in İlyada’sında Likler, Truvalılar müttefikleri arasında gösterilir. İlyada’da Truva’nın kutsal kenti olarak geçen Zelia, Truva topraklarında bir Likya kolonisi olarak görülüyor. İlyada’da erkek kılığında Truvalılar’ın arasına sızan Zeus’un kızı tanrıça Athena, Zelia’da oturan bir Truva aşiretinin ünlü kumandanı Likyalı Pandarus’a hitaben “kendi kutsal kentin Zelia’ya döndüğünde kendi öz-tanrınız Apollo’ya yalvar, ona kuzular kurban et!” dediğine göre, Truva’daki Zelia’da Apollo adında veya onun Likya’daki dengi olan bir Likya tanrısı vardı.

Truva savaşından sonra uzun süre kendilerinden pek bahsedilmeyen Likler’in adını, son Lidya kralı Croesus zamanında Klikyalılar’ın yanısıra Croesus’un boyun eğdiremediği iki halktan biri olarak yeniden duyarız. Daha sonraları Akamenid istilasına karşı ölümüne bir direniş sergilemişler.

Likyalılar’ın dili henüz tam olarak çözülmüş değil. D. Sharpe ve diğerlerine göre Likya yazıtları Zend diline akraba bir dil içeriyor.

Likya, kendine özgü demokrasisiyle de ünlüdür. Tarihsel zamanlarda politik birliğin biçimi olarak Likya’da özgür kentlerin bir konfederasyonu ile karşılaşırız. Strabo’nun XIV. kitabında aktardıklarına bakılırsa Likya’da antik çağdaki tüm diğerlerinden üstün görünen ve onların büyük politik olgunluğuna işaret eden bir anayasa mevcuttu. Likya, bir Roma eyaletine dönüştürüldükten sonra kaynakların mükemmel olarak tanımladığı bu anayasa yürürlükten kaldırılır.

Heredot Likyalılar’ın tüm diğer uluslardan farklı ve tamamen kendilerine özgü bir adetleri olarak, Likyalılar’ın babalarının değil, annelerinin adlarıyla bilinmelerini gösterir. Açık ki, Likyalılar’da ana-erkil toplum biçimi Heredot zamanında hâlâ yaşıyordu.

Likler’in adlarına (Lik, Milyae, Termilai) bakarak onları Lek’ler, Geliler ve Milliler ile ilişkilendirmek mümkündür. Truva’daki kutsal kentleri Zelia’ın adı, Pontus’taki Zile (Zela) ve Dersim’in Jele’si ile kıyaslanabilir. Zelia, Zile ve Jele gibi adlar Geliler (Gilaniler)’in adıyla aynı gibi görünüyor. Milan ve Zilan geleneğindeki Zilan grubunun adı da bunlarla aynı türdendir. Bence Zilan adı, Gilan adının bir şeklidir.

 

Kapadoklar (Kapadokya)

Sınırları hep aynı kalmamış olan Kapadokya eyaleti, en geniş tanımlandığı dönemde Klikya ve Pontus eyaletlerini de içeriyor, Tarsus’tan Karadeniz’e kadar uzanıyordu. Başkenti Mazaca (Kayseri) olan bu eyaletin diğer önemli kentleri Malatya ve Sinop idiler. Yunanlılar  Kızılırmak doğusundaki Kapadokya ve Pontus halkını Suri (Syri) veya Leuc-o-Suri gibi adlarla bilirlerdi. Tarif ettiğimiz bu topraklara Kapadokya, halkına Kapadoklar (Cappadox) diyenler Medler yada Akamenidler olmuştur. Bu adlar özellikle Akamenidler’in hakimiyeti döneminde kullanılmaya başlanmış ve Kapadokya eyaleti en geniş sınırlarına bu dönemde ulaşmıştır. Kapadok adının anlamı ve hangi dile ait olduğu kesin olarak bilinmiyor. Bilinen şu ki, Yunanlılar’ın Suri dediği halka, Akamenidler Kapadoklar demişlerdir. Grekler’in Kapadokya halkını Suri olarak çağırdığına işaret eden Heredot’un kendisi de onlaradan Syrian (Suri, Sur) diye sözeder ve bu adın barbar halkların telafuzunda Asuri şekline girdiğini yazar (Bk. Heredot, I. kitap, s. 89; V. kitap, s. 53; VII. kitap, s. 379).

Pontus’un Amasya kentinden olan coğrafyacı Strabo (M.Ö. 66-M.S. 24), kendi zamanına kadar, hatta kendi zamanında da Kapadokya aşiretlerine Leuc-o-Suri (Beyaz Suriler), Lübnan ve anti-Lübnan arasındaki bölgeye ise Coele-Syria dendiğini yazmaktadır (Bk. Strabo, a.g.e., XI. kitap, s. 289-90 ve XVI. kitap, Syrians başlıklı kısım).

Böylece Kapadokya halkına karşılık kullanılan Suri adının klasik çağlarda da yaşadığını öğreniyoruz.

Yunanlılar Leuc-o-Syrians adını Beyaz Suriler olarak yorumlamışlar. Ama Dr. H. F. Helmolt’un edite ettiği The World’s History yazarları bu yoruma güçlü bir itirazda bulundular ve Leuc-o-Syrians kombinasyonundaki ilk kısmın adları Mısır yazıtlarında da geçen ve Anadolu’daki Lycia coğrafyasına adlarını veren Lucci (Lukki)’lere, yani az evvel kendilerinden sözettiğimiz Lekler’e referans olduğunu öne sürdüler. Onlara göre Leuc-o-Suri ifadesi Surili (Suriyeli) Lukkiler anlamına gelmektedir. Başka deyişle bu deyim Kapadokyalı Lekler anlamına gelmektedir. Çünkü, Suri (Syria) terimi, adı geçen kaynağa göre, ülke ve halk adı olarak vaktiyle daha geniş anlamda kullanılmış olsa da, klasik zamanlarda dar manada Kapadokya Eyaleti ve bu eyaletin halkına karşılık düşüyordu (Bk. a.g.e., İng. çeviri, Western Asia-Africa başlıklı III. cilt, s. 109-114, London, 1903).

Procopius (ölm. M.S. 565), History Of The Wars adlı eserinde antik zamanlarda Leuco-Syrians adıyla bilinen halkın kendi zamanında Küçük Ermenistanlılar (Lesser Armenians) diye bilindiğini ve bu halkın esas ve en önemli kentinin de Melitene (Malatya) olduğunu kaydetmektedir (Procopius, a.g.e., I. kitap, s. 151, H. B. Dewing çevirisi).

Medler’e bağımlı olan Kapadokya, daha sonra onların yerini alan Akamenidler’in yönetimi altına sokuldu. Heredot, Kapadok halkını Suriler adı altında Darius’un bölümlemesindeki III. Eyalet’te gösterir.

Akamenidler zamanında Kapadokya, The Cambrıdge Ancient History’nin ifadesiyle adeta küçük ölçekli bir İran haline geldi. Bu dönemde Ermenistan, Pontus ve Kapadokya’ya İran’dan koloniler yerleştirilir. Kapadokya’ya yerleştirilen koloniler arasında Semitik dillerde Mecusi (Magusean) denen İranlı Magiler’den koloniler de bulunuyordu. Kapadokya’daki Magiler yerli halka  Zerdüşt dinini ve Mazdacı takvimi egemen kıldılar, yerli kültlerin yerine Zerdüşt dinini koydular.

Tüm Kapadokya’da kutsal ateş-tapınakları mevcuttu. İran tanrılarının en önemli tapınağı ise Pontus’taki Zela’da bulunuyordu.

Büyük İskender’in istilasından sonra Helenizm Pontus kıyılarının yanısıra Kapadokya sarayı üzerinde de etkili oldu. Bu dönemde Kapadokya’nın yerel tanrı ve tanrıçalarına Helenistik adlar verildi. Örneğin Kapadokya’nın ulusal tanrıçası (Yer Tanrıçası, Toprak Ana) olan Ma adlı tanrıçaya savaşçı tanrıça Artemis’in veya Athena ve Enyo’nun adları verildi ve o gözle bakıldı.

Kısacası ilk kuruluşu Hititler’e ve daha da gerilere dayanan Anadolu panteonu, ilkin İrani istilaların getirdiği inanç biçimleri, daha sonra da İskender istilasıyla Selukidler tarafından taşınan Helenistik inanç biçimleri tarafından etkilendi. İrani ve Grek öğeler (İranizm ve Helenizm) kombine edildi.

Kaynaklarda bir Kapadokya Krallığı (M.Ö. 322-M.S. 17)’ndan sözedilir ve bu devletin yöneticilerinin kendi soylarını Yedi İranlılar diye bilinenlerden birine dayandırdıklarına işaret edilir.

Kapadokya krallığı yaklaşık M.Ö. 305 yılında görünmeye başlar. Kapadokya ve Pontus’ta yaklaşık aynı sıralarda görünen ve soylarını Akamenidler (Yedi İranlılar)’e dayandıran iki bağımsız monarşinin sadece varlığı bile Akamenidler altında Anadolu’daki İranileşmenin derinliğini kanıtlar. Batı Anadolu’daki İrani merkezler kendilerini yeni koşullara adapte ederken, Kızılırmak doğusundaki bu iki monarşi Makedonyalılar’dan bağımsızlığı seçtiler. Özellikle Kapadokyalılar daha en baştan beri Selukidler’e karşı direndiler. Pontus’un aksine M.Ö. 331’de Arbela’da savaşarak direnişlerini sürdürdüler ve İskender’in arkasından ayaklandılar.

Strabo zamanında bile Kapadokya İran’ın Anadolu’da hâlâ ayakta kalan bir parçası gibidir.

Kapadokya, Akamenid satraplarınca yönetilmeye başlandığı ve Zerdüşt tapınak kültünün yaygınlaştığı M.Ö. 6. Yüzyıldan başlayarak Roma işgaline kadar İrani karekterini korudu (Bk. The Cambrıdge Ancient History XI).

 

Kommagene

Eskiden Suriye’nin bir parçası olan Commagene, doğudan Fırat, batıdan Klikya ve kuzeyden Amanos dağlarınca çevriliydi. Sonraları Selukidler’le bağlantılı bir ailenin yönetiminde bağımsız bir devlete dönüştü (M.Ö. 163-M.S. 72). Başkenti Samosata olan bu küçük krallık kendi orijinini Darius’a ve Selukidler’e dayandıran, yani ikili bir şecereleri olduğunu söyleyen bir sülale tarafından yönetildi (Bk. The Cambrıdge History Of İran).

Bu krallığın resmi dini, krallarından Antiochus adlı birinin Toros’un bir parçası olan Nemrut Dağı üzerinde yaptırdığı heykellerden de görüldüğü gibi, İrani ve Grek inanç ve adetlerinin bir kombinasyonu, başka deyişle Helenize edilmiş bir Mazdaizm (Zerdüştlük) idi. Burada Avesta tanrılarının adları Olympus tanrılarınınki ile ilişkilendirilmiştir.

Perrhe, Germaniceia ve Doliche kentleri de bu krallığa dahillerdi. Kahta ve Gerger burada kurulular. Krallıkta Magi dinince modife edilmiş gök-tanrısı  Doliche’ye tapım vardı. Doliche, Gaziantep’in modern Dülük köyüdür. Dünyanın en eski kentlerinden biri olarak görülen bu köyde son zamanlarda Doliche adlı tanrının ve Mitras’ın tapınakları tespit edildi. Yakında Birecik Barajı’nın sularına gömülecek olan antik Zeugma (Nizip’in modern Belkıs köyü) da, Kommagene krallığı ve Roma döneminin büyük kentlerinden biriydi.

 

Pontus

Antik dönemde doğuda Colchis (Kolkid), batıda Kızılırmak ve Paflagonya’ya kadar uzanan dar ve uzun koridora Pontus adı verilirdi. J. Lehmann, Pontus sözcüğünün deniz veya deniz tanrısı/tanrıçası anlamına geldiğini yazmaktadır. Yunan mitolojisinde gök Uranus, dağ Orea, deniz ise Pontus’tur.

Pontus bölgesi, kabaca Osmanlılar’ın Trabzon ve Sivas paşalıklarına takabül ediyordu. Daha eskiden çeşitli parçaları farklı adlarla bilinen bu toprak parçası zamanla Pontus genel adını almıştır. En önemli kentleri Amisus, Zela, Trapezus, Themiscyra, Polemonium, Pharnacia, Sebastia, Cerasus, Apsarus, Gazıura, Cabıra, Comana Pontica, Neocaesareia vs idiler.

Heredot, Darius’un İskitler üzerine seferini anlattığı yerde Pontus’tan sözeder ve adlarını vermese de bu bölgede bir çok ulusun yaşadığına işaret eder (Bk. Heredot, IV. kitap, s. 237 ve 247).

Pontus’ta Leuc-o-Suri (Kapadokyalı), Tibar, Chalyb (Halib, Salib), Mosynoeci (Amasya Tarihi’nde Mosnik, Bozok), Drılae, Bechır, Byzer, Colchi (Lazlar?), Makron, Mares, Taoki, Phasıani, San (Çan, Zan) vd gibi aşiretler ve kavimler yaşardı.

Pontus’un Asurlu kurucu Ninus tarafından zapt edildiğine dair bir gelenek var.

M.Ö. 7. Yüzyıl ortalarından başlayarak Pontus’un kıyı kesiminde Miletus ve Yunan kolonileri kuruldu. Zamanla güçlenen bu koloniler o çevrede Milet ve Yunan kültür ve uygarlığını yaydılar. Akamenidler döneminde Pontus İran kraliyet evinden valilerce soydan geçme kuralıyla  yönetildi.

Büyük İskender’in fethi eşiğinde M.Ö. 4. Yüzyılda başkenti modern Amasya olan bağımsız bir Pontus Krallığı kuruldu (337-37? M.Ö). İskender’in halefleri arasındaki savaşlar döneminde bundan yararlanan Pontus kralı Mithridates, krallığını genişletti. Bu krallık kısmen Helenize edilse de İrani karakterini korudu. M.Ö. 183 yılında Pontus’a ilhak edilen Sinop, ülkenin yeni başkenti yapıldı. Pontus krallığı gücünün zirvesine Mithridates VI Eupator (121-63 M.Ö) döneminde ulaştı. Bu Pontus kralı kendi genişleme politikası yüzünden Roma ile karşı karşıya geldi ve bu çatışma M.Ö. 63 yılında Pontus krallığının tasfiyesi  ve ülkenin Roma imparatorluğuna entegre edilmesiyle sonuçlandı. Ama kendi donanmasıyla Boğazlar’ı ve Ege adalarını zapteden, Trakya üzerinden Makedonya ve Yunanistan’ı işgal etme girişiminde bulunup, Roma karşıtı köle isyanlarıyla ittifak kurmaya çalışan Mitridat VI’nın Roma’ya karşı başarıları başlıbaşına işlenmeye değer bir konudur. O’nun zamanında Pontus’un başkenti Amasya, dini merkezi ise Comana idi. Sonunda Mitridat’ın Pompey tarafından ele geçirilmesiyle Pontus coğrafyası dağıtılarak Roma’ya ilhak edildi (M.Ö. 63).

 

Kolkid veya Lazistan

Pontus, Kafkas zinciri, Gürcistan ve Ermenistan arasında kalan bölge eski zamanlarda Colchis olarak tanımlanırdı. Yani Karadeniz’in doğu kıyısında bulunuyordu. Onu Pontus’tan ayıran sınır şimdi Pasinler Suyu adını taşıyan nehirdi.

Colchis’te de çok sayıda aşiret ve halk yaşıyordu. Pontus’lu coğrafyacı Strabo, çoğu deniz kıyısında yaşayan bu halkları Zygi, Heniochi, Cercetae, Moschi, Colchi, Machelon, Lazi (Laz), Apsilae, Abasci, Samigae, Coraxi, Coli, Suani, Melanchlaeni ve Kafkas zinciri boyundaki Geloni’ler şeklinde saymaktadır.

Zamanla yukarıda adları sayılan kavimlerden Lazlar bölgeye kendi adlarını verdiler. Böylece Colchi denen bölge sonraları Lazika (Lazistan) olarak bilindi. Modern Abhazya’ya adlarını verenlerse Colchi aşiretleri arasında anılan Abaskiler (Abazalar) oldu.

Heredot, Colchiler’in Mısır orijinli olduklarına ilişkin bir rivayeti kaydeder. Bunu Mısır rahiplerinden dinlemiş. Bunlar Heredot’a Colchiler’i Mısır firavunu Sesostris’in ordusunun bir parçası olarak gördüklerini söylemişler. Onların anlattığına göre, bu Mısır kralı, İskitler de dahil pek çok ulusa boyun eğdirdiği büyük bir seferini takiben Mısır’a geri dönmeden önce ordusunun bir bölümünü (geri dönmeyip orda kalmaya karar veren) Phasis Nehri civarına yerleştirir. Colchiler’in ataları, bu geleneğe göre, Mısır ordusunun Phasis nehri dolaylarına yerleştirilen kesimidir. Colchiler’in bu geleneği Mısırlılar’dan daha iyi hatırladıklarını söyleyen Heredot da bu rivayete inanır ve bu görüşün kendi kişisel gözlemleri tarafından doğrulandığını yazar (Bk. Heredot, II. kitap, s. 389-395).

Bizans tarihçileri Procopius (ölm. M.S. 558/565) ve onu devam ettiren Agathias (M.S. 532-579/582) da bu geleneği savunarak Colchiler’in orijinde bir Mısır kolonisi olduklarını söylediler ve ek olarak Lazlar’ın atalarının işte bu Colchiler olduğunu öne sürdüler (Bk. Procopius, History Of The Wars, H. B. Dewing çev., 1905-13 baskısı ve Agathias, The Histories, J. D. Frendo çev., 1975).

Bu ikilinin yaşadıkları Bizans-Sasani savaşları çağında Colchis genellikle Lazistan (Lazika) adıyla biliniyordu.

Bu gelenek konusunda ne düşündüğümü de kısaca söyleyeyim:

Lazlar’ın bileşiminde Colchiler’in de bulunduğu anlaşılır bir şey. Ama ben, özellikle Heredot, Procopius ve Agathias tarafından savunulan Colchiler’in Mısır orijinli oldukları görüşüne katılmıyorum. Bence olsa olsa bu görüşün tam tersi, yani Mısırlılar’ın Colchi orijinli, daha doğru bir ifadeyle Colchi ve Kafkas kökenli oldukları savunulabilir.

Heredot’un aktardığı geleneğin orijini bence Kadeş Savaşı kadar gerilere dayanan olayların Heredot zamanında hala yaşayan anısından başka bir şey olamazdı. Heredot’taki Sesostris, Kadeş’te Hititler’le savaşan Mısır firavunu Ramses II’nin kendisidir. Mısır yazıtlarından biliyoruz ki, pek çok Anadolu halkı bu savaşta Hitit müttefiki iken, Colchiler Mısır’ın önde gelen müttefikleri arasındaydılar. Kolçiler (Colchiler)’in Mısır orijinli oldukları rivayetinin bir kaynağı bu ittifak olmalıdır.

Mısır yazıtları Ramses III döneminde Karya ve Colchis aşiretlerinin Klikya ve Ermenistan dağlarından gelerek kısmen Anadolu üzerinden karadan, kısmen de deniz yoluyla Akdeniz üzerinden Mısır’ı kuzeyden istila ettiklerini, ama yenilgiye uğratılıp geri püskürtüldüklerini de kaydederler (akt. Brugsch Bey, a.g.e., cilt 2, s. 153).

Kolçi geleneğinde bu istila ve geri püskürtülme olayının da bir izi olsa gerektir.

Sandars, en az Ramses II zamanından beri Mısır ordusunda paralı askerlik yapan Anadolu halkları arasında özellikle Şerdenler (Shardanalar)’i sayar ki, Brugsch Bey,  Kolçiler’in eski adının Şerdenler olduğuna işaret etmektedir.

Kolçiler’i Mısır ordusunun bir parçası olarak gören gelenek kaynağını tam da bu tarihsel olgulardan almaktadır. Buna, Mısır’la aynı adı taşıyan Dersim’in Muzriler (Munzurlular)’i ile bir karışıklık ihtimalini de ilave etmem gerekiyor.

Heredot zamanında Colchis, Akamenid imparatorluğunun kuzey sınırıydı. Daha sonra İran hakimiyetinden kurtulup bağımsız bir krallığa dönüşmüş görünüyor. Çünkü İskender’in istilası sırasında Akamenidler’in nüfuz alanında gösterilmiyor. Pontus kralı Mitridates (114-63 M.Ö) ile Romalılar arasındaki üstünlük mücadeleleri döneminde, Colchis, Pontus’a ilhak edilen topraklardan biriydi. Mithridates’in oğlu Machares Colchis  kralı olarak atanmıştı. Ama onun yönetimi uzun sürmemiş gibi. Pompey, Mithridates devrilince Colchis’in yönetimini Aristarchus’a bırakır. Pontus krallığının tasfiyesinden sonra Colchis de Roma’ya bağımlı hale gelir. Daha sonra Lazica adını alan Colchis’in Bizans peryodu ve Bizans-Sasani savaşları sürecindeki tarihinin ayrıntıları için bu çalışmanın Sasaniler bölümüne bakılmalıdır. 

 

Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu

 

Bizans Devleti’nin Orijini

Roma imparatoru Constantine ve haleflerinin kendi hükümet merkezlerini Bizans (Byzantum)’a taşımalarıyla Roma İmparatorluğunda Doğu ve Batı olmak üzere bir iktidar ikiliği doğdu (Bkz. Procopius, History Of The Wars, III. kitap).

Bizans kenti, Yunan Kolonizasyonu Çağı’nda, M.Ö. 7. yüzyıl ortalarında kurulan bir Yunan kolonisiydi. Bu kenti kendi yönetim merkezine dönüştüren ve daha da büyüten Constantine, ona kendi adını verdi. Böylece Bizans (modern İstanbul), bu tarihten sonra Constantinople (Constantinopolis) olarak ünlendi.

Roma imparatoru Theodosius I (M.S. 378-95) öldüğünde, O’nun oğullarından Honorius (395-423) imparatorluğun batı parçasını, diğer oğlu Arcadius (395-408) ise doğu parçasını yönettiler. Roma dünyasının Theodosius’un iki oğlu arasındaki bu bölünüşü, kopuşu daha da ileri götürerek başkenti Bizans olan Doğu Roma İmparatorluğunun nihai kuruluşunu işaretledi (Bk. Procopius, a.g.e., III. kitap, ayrıca Edward Gibbon, The Decline And Fall Of The Roman Empıre, Vol. 3, s. 117).

Başkenti Bizans’ın adından ötürü Doğu Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu olarak da bilinir.

Gotlar’ın İtalya istilası Procopius’un 5., 6. ve 7. kitaplarında Gotik Savaşlar başlığı altında ayrıntılarıyla anlatılır. Roma İmparatorluğunun Batı yarısı M.S. 476 yılında bu istilalar altında çöktü. Geride, bin yıl kadar daha yaşadıktan sonra 1453 yılında Osmanlılar’ın İstanbul (Bizans) fethiyle son bulacak olan Doğu yarısı (Bizans İmparatorluğu) kaldı sadece.

Burada konu yaklaşık bin yıllık bu sürece kısaca bir gözatmaktır.

 

Bizanslılık Kimliği

Ama önce Bizanslılık kimliğini oluşturan öğelere birkaç satırla da olsa değinmem gerekir.

Bizans, çok-milliyetli bir toplumdu. Yeryüzündeki her ırk değilse de, pekçok ırk (Roman, Yunan, Ermeni, Süryani, Arap, Got, Slav, Yahudi, Türk, vd) orda temsil edilirdi. Bunları birleştiren, Roma İmparatorluğunun vatandaşı ve mirasçısı olma bilinci ve kendilerini Bizanslı olarak tanımlamanın yanında, ortak bir dil ve dindi. Bu ortak dil Yunanca, din ise Hristiyanlıktı (Bk. Antony Brıdge, The Crusades, 1980).

George Ostrogorsky, bu birleştirici öğeleri, Roman politik düşüncesi (devlet anlayışı ve yönetim geleneği), Yunan kültürü ve Hristiyanlık inancı olarak tanımlar. Ona göre Bizans’ı doğuran Roman dünyası çerçevesi içinde Helenistik kültür ve Hristiyanlık dininin sentezi idi ve Roma imparatorluğunun bir uzantısı ve devamı olan Erken Bizans Devleti’nin gelişmesini tayin eden karakteristikler de bunlardı. Ostrogorsky, bizim Bizanslılar dediğimiz toplumun kendisini bu adla değil, ama Romanlar (Rome, Rumlar, Romalılar) olarak adlandırdığına ve sonuna kadar bu adı koruduğuna işaret etmektedir. Bizans Çağı’nı başlatan iki olay, Hristiyanlığın tanınması ve imparatorluğun politik merkezinin Helenleştirilmiş Doğu’ya transferiydi. Gerçekte Roma tarihinde yeni bir evre olan Bizans tarihi de burdan itibaren başlar (Bk. G. Ostrogorsky, History Of  The Byzantine State, 1940, İng. baskı).

 

Bizans Tarihinin Ana Aşamaları

Ostrogorsky, Bizans Devleti tarihini, Erken (324-610), Orta (610-1021/1081) ve Geç Bizans (1081-1453) peryodlarına ayırarak inceler.

Bizans’ın üç-yüz yıllık erken tarihi Ostrogorsky’de Geç Roma Peryodu olarak, başka deyişle Roma İmparatorluğu ile Ortaçağ Bizans İmparatorluğu arasında bir köprü ya da geçiş çağı olarak tanımlanır. Sürekli değişim geçiren Bizans yaşamına, bu geçiş döneminde, Ostrogorsky’nin incelemesine göre, Roman mirasına ve Romanlık iddiasına rağmen, dilde ve kültürde Yunan unsurlar egemen olur, politik ve sosyal yaşamda kilisenin nüfuzu sürekli güçlenir, devlet giderek Bizanslılaşır.

Yaşamının sonuna geldiğinde ise adı ve iddiaları hariç Bizans’ın eski Roma çağı ile hiç bir ortak yanı kalmamıştır artık.

Erken Bizans Peryodu (M.S. 324-610)’nun en önemli olayları Ermenistan, Mezopotamya ve Bizans-Sasani savaşları çağında daha çok Lazika olarak bilinen Colchis’te yeralan Bizans-Sasani savaşlarıdır. Bu savaşlar Sasaniler bölümünde işlenecektir.

Orta Bizans Peryodu’nun başlangıcı 640’lardaki Arap istilası, sonu ise 1021-71 Deylemi ve Selçuk istilaları olarak alınabilir.

Bizans tarihinde bir dönüm noktası olduğu kesin olan Deylemi-Selçuk istilalarından başkent Bizans (İstanbul)’ın Osmanlılar tarafından düşürüldüğü 1453 yılına kadarki dönem ise Geç (Son) Bizans Peryodu’dur.

647-740/1 yılları arasında Bizans Araplar’a karşı varolma savaşı verir. Bir sonraki dönem (740-863), savunma savaşları (sınır savaşları) ile geçer. Daha sonra saldırı sırası Bizans’a gelir. Bizans tarihinin 843-1025 yılları arasındaki bu dönemi Ostrogorsky’de Bizans’ın Altın Çağı, Philip Whitting (Bk. Byzantium-An Introduction, 1971)’de ise Fetih Çağı (843-1050), yani Bizans tarihinin en parlak çağı olarak adlandırılır. Bu aralıkta Bizans Doğu ve Batı’daki eski Roma topraklarında kontrolünü yeniden kurmak, başka deyişle eski Roma İmparatorluğunu restore etmek amacıyla genelde saldırı halindedir. Bu dönemin otuz yılını (932-62) Hamdanid-Bizans savaşları işgal eder. Bu otuz yıl boyunca Bizans dış politikasının baş sorunu Hamdanidler’le savaştır. 961-1025 arası yıllar, Bizans’ın, Ostrogorsky’nin deyimiyle, üçüncü büyük yayılma dönemidir.

Ama 1020’lerin güçlü ve büyük Bizans’ı elli yıl geçmeden Malazgirt’te kırıldı.

Buna karşın Alexius I Comnenus (1081-1118) zamanında Bizans imparatorluğu adeta yeniden canlanır gibi.

Bu Bizans imparatorunu ünlendiren özellikle onun prenses kızı Anna Comnena (1083-?)’nın babasının yaşam öyküsünü anlatan 15 kitaplık The Alexiad adlı kitabı oldu (Yunanca’dan İngilizce’ye çeviren E. R. A. Sewter, Penguin Books).

Alexius’un dedesinin kenti Kastamonu idi. Orijinde Hadrianople (Edirne) civarındaki Comne’den geldiği için bu aile Comneni soyadıyla bilinmiştir. Bizans imparatoru Alexius I Comnen, Bizans için büyük bir tehdide dönüşen Mani hareketinin devamı eski Komünistik hareketlerden Pavlaki ve Bogomiller’i imha etmeyi Bizans Devleti’nin baş sorunu olarak gördü. Kızı Anna, adı geçen kitabında,  her kılığa girebilen düzenbaz babasının devrimci Pavlakiler’in üstesinden nasıl va hangi marifetlerle geldiğini anlatır.

Haçlı Seferleri ya da Savaşları da Bizans tarihinde önemli yer tutar.

Bu seferlerin ilki, Bizans imparatoru Alexius I’in 1095 Mart’ında Selçuklular’a ve müttefiklerine karşı Papa’dan yardım istemesi üzerine, 1096 yılında Avrupa’da başladı. Amacı, Küdüs de dahil Kudüs’e kadarki toprakları feth etmekti. 1099’da Kudüs zaptedildi.

1145 yılı sonunda başlatılan İkinci Haçlı Seferi, tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Selahaddin Eyyubi’nin  Haçlılar’ı Filistin ve Suriye’den çıkartması ve 1187’de Kudüs’ün yitirilmesi üzerine Üçüncü Haçlı Seferi başlatıldı. 1198’de Dördüncü ve  1216’da ise beşinci Haçlı seferleri yapıldı.

Haçlı ordularında Hristiyan Avrupa’nın her ülkesinden birlikler vardı. Zapt ettikleri topraklarda Haçlı krallıkları ve prenslikleri kurdular. Karanlık çağlardan ve barbarlıktan daha tam çıkmamış bulunan Batı, uygar Bizans ile ittifak halinde Haçlı savaşları sürecinde dinsel bir görünüm altında uygarlıkta çok daha ileri İslam dünyası ile çatıştı. 200 yıl süren dünyalar arası bu silahlı mücadele arta kalan Haçlılar’ın tümünün 1291 yılında Mısır Memlükleri tarafından denize dökülmesiyle sonuçlandı. Bu tarihte Haçlılar deniz yoluyla kaçmaktan başka çare bulamadılar.

Haçlılar, 1098 yılında Antakya’yı zaptettikten sonra kendilerine davetiye çıkartıp bahane sunan Bizans ile yaptıkları antlaşmalara uymadılar. Dahası, Dördüncü Haçlı Seferi’nde Latinler Bizans (İstanbul)’ı da zaptettiler.

Bizans tarihinde 1282-1453 yılları arasındaki dönem ise, imparatorluğun gerileme ve çöküş süreci oldu.

 

Bazı Bizans Evleri ve İmparatorlarının Etnik Kökeni

Çok-milliyetli Bizans toplumunun orduları ve yöneticileri de benzer şekilde çok-milliyetli idiler.

Leo hanedanı (M.S. 457-518), daha doğrusu Leo I (457-74) , Trakya orijinliydi. Onu izleyen Leo II (474) ve Zeno (474-91) Alan idiler.

610-717 yılları arasında Bizans’ı Heraclius Hanedanı yönetti. Bu hanedan Erzurum (Karin)’lu ve Arsakid (Part) kökenliydi (Bk. Toumanoff, a.g.e). Isaurian Hanedanlığı (717-820) Süryani/Suriyeli ve P. K. Hitti’nin yazdığına göre Nicephorus I (802-11) de Ghassan Araplar’ındandı. Leo V, Ostrogorsky’nin verdiği bilgiye göre Ermeni, Frigya Hanedanı (820-67) ise adı üzerinde Frig idi. 867-1055/57 arasında Bizans’ı bir Makedonyalı aile yönetti. Philip Whitting’e göre bu henedana mensup ilk imparator Basil I (867-86)’in babası Ermeni, annesi de muhtemelen bir Slav’dı. Yani bu ev, Trakya’daki Ermeni kolonilerle ilişkili görünüyor aslında. Bizans’ı 195 yıl (867-1055) yönetmiş olan Basil Evi’nden John I Zimiskes/Çimişkes (969-976), bir Çemişgezek (Dersim)’li idi. Bizans’ı yöneten bu Çemişgezek Hanedanı, bazı kaynaklarda Ermeni olarak tanımlanır. Haçlılar’la ilgili bir kaynakta, John Çimişkes, Phocas (Fokas) aşiretinden Nic. Phocas’ın akrabası olarak tanıtılır.

Trakya orijinli Isaak I Comnenus (1057-59)’un kurduğu Comnen Hanedanı’na az evvel değindik. Malazgirt’te yenilgiye uğratılan Romanus IV Diogenes (1067-71), bu evdendi. Daha sonra Bizans’ın başında Angeli Evi’ni görüyoruz (1185-1204). Angeliler’in atası, Ostrogorsky’e göre, Angelus Constantine’dir. Ardından Nicaea (İznik) imparatorları geliyor (1204-1261).

1261 yılında İstanbul Latinler’den geri alındığında başta Michael VIII Palaeologus vardır (1259-1282). Böylece Palaeolog Hanedanı kurulur (1261-1453). Michael VIII Palaeolog ile başlayan bu hanedanlık John V Cantacuzenus (1341-76) ile devam eder. Cantacuzenus, Batılı kaynaklarda kendisine yardım için ünlü Umur Bey’i ve başkalarını Balkanlar’a davet edip Osmanlılar’a Avrupa kapılarını açtığı için kısa görüşlü bir politika izlemekle suçlanır.

 

ERMENİSTAN

 

Ermeniler’in Adları ve Orijinleri

Asurya’nın çöküşünden kısa bir süre sonra, Van, Urmiye ve Sevan gölleri ile Doğu Anadolu’nun hemen tümünü içeren geniş Urartu krallığı da İskitler, Medler ve Hayasa halkı olarak bilinen bir aşiret tarafından istila edilir. Bu istila sonrasında Urartu topraklarının Med imparatorluğuna entegre edildiği görülüyor. Ama Urartu’nun yıkılış süreci netçe bilinmiyor. Bazı kaynaklara göre Urartu krallığını yıkanlar gerçekte istilacı Kimmerler’di.

Bu istila sırasında ve sonrasında eskiden Urartular’ın yaşadığı ve yönettiği topraklara işgalci bir Aryan nüfus yerleştiği söyleniyor. Bir teze göre yabancı uluslarca Ermeni olarak adlandırılanlar bu yeni gelenlerdir (Bk. Enc. Of Islam, Ermenistan Maddesi).

Ermeni (Armenioi) etnik adıyla Urartu’nun istilası üzerinden yaklaşık yüz yıl geçtikten sonra ilk kez Grek ve İran (Akamenid) kaynaklarında karşılaşıyoruz. Başlangıçta Urartu’nun sadece bir parçasının adı olarak görünen Ermenistan (Ermeniye) kavramı giderek eskiden Urartu diye bilinen tüm coğrafyaya karşılık olarak kullanılır. Böylece, Urartu toprakları Ermenistan (Armaniye) adı altında bilinmeye, bu adla anılmaya başlar.

Ama Ermeni adının orijini ve anlamı bilinmiyor. Ermeniler’in orijinal yurdu, Urartu Krallığı topraklarına nasıl ve ne zaman yerleştikleri, yerel nüfusla kaynaşma süreçlerinin başlangıcı konusunda tarihsel kayıtlar bulunmadığı için konu henüz karanlıktır.

Ermeni adının Arm veya Urm kökünden geldiğini öne süren görüşler var.

Urartu kralı Sarduri II’nin M.Ö. 8. yüzyıl ortalarına ait bir yazıtında Arme (Armini) adında bir bölgeye referans verilir. Modern Hazro’ya karşılık düştüğü sanılan Asurya’nın elindeki bu bölge, Shupria (Shubria) adı altında da görünür ki, Shubria, bir Hurri yerleşmesiydi (Bk. D. M. Lang, Cradle Of Civilisation, s. 114).

Ancient Peoples And Places kitap serisinde çıkan Sirarpie Der Nersessian’ın The Armenians (1969) adlı kitabına göre, Yunan tarihçisi Miletus’lu Hecataeus’un yazılarında (M.Ö. 550 dolayı) geçen Armenoi adı, Ermeni halkına en ilk referanstır (a.g.y., s. 20). Bundan yaklaşık otuz yıl kadar sonra ise, Akamenid kralı Birinci Darius (521-485 M.Ö)’un Behistun’daki bir yazıtında onların ülkeleri Armina olarak tarif edilir (Bk. D. M. Lang, The Armenians, s. 41; S. D. Nersessian, a.g.e).

Heredot, Ermeniler’in Frigyalılar’dan kopma bir kol olduğunu ve Ermenistan’a Frigya’dan göçüp geldiklerini yazar. Frigyalılar’ın orijinal yurdu ise, O’nun aktardığı bir rivayete göre, Makedonya’ya komşu topraklarda idi ve burada yaşadıkları dönemde Brigler adıyla bilinen bu halk Anadolu’ya göçtükten sonra Frigler adını almıştır (Bk. Heredotus, VII. kitap, s. 385).

Heredot’ta Frigler, Traklar’ın bir kolu (aşireti) gibi görülmektedir. Lidyalı tarihçi Xanthus, Frigler’in Avrupa’dan Anadolu (Asya)’ya Truva Savaşı’ndan sonra göçtüklerini yazmaktadır (Akt. Strabo, The Geograph Of Strabo).

Hititler’in yıkılışında (M.Ö. 1200) rol oynayan ve bu sırada sonraları Urartu krallığının yükseldiği bazı topraklara da girdikleri söylenen Frigler, bu tarihten Lidya’nın yükseldiği M.Ö. 7. yüzyıla kadar Batı Anadolu’da egemen bir güç oldular.

Asur kaynakları Frigler’e Muşkiler diye referans verirler. Frigler’le Muşkiler’in ya aynı ya da akraba oldukları sanılıyor.

Ermeniler’in Frigya’dan gelerek Urartu topraklarına (Dersim ve dolaylarına) girişi ise, bir varsayıma göre, M.Ö. 7. yüzyılda istilacı Kimmerler tarafından Frigya’dan kovulduktan sonradır.

Heredot’un aktardığı bilgilere göre Akamenid kralı Xerxes’in ordusunda Frigyalılar ile Ermeniler ortak bir kumanda altında olup benzer bir teçhizata sahiplerdi (Bk. Heredotus, VII. kitap, s. 385).

Frigler’le Ermeniler’in aynı halk oldukları yaygın kabul gören bir görüştür. Öyle ki, Frig ve Ermeni adları sık sık birbiri yerine kullanılmaktadır.

Strabo (M.Ö. 64-M.S. 24), Ermeniler’in orijini konusunda Makedonyalı Büyük İskender’in ordusuna eşlik eden bazı isimlerin (Cyrsilus ve Medius) anlattığı başka bir rivayeti aktarıyor. Buna göre Ermeni adının isim babası Yunan mitolojisinde bir kahraman olarak anılan Jason’un Ermenistan seferine katılan Armenus adında biridir. Aynı rivayete göre bu adam bir Thessaliya kenti olan Armenium’ludur. Bu kentin Pherae ile Larisa arasında bulunduğu söyleniyor. İlkin Acilisene (antik Hayasa, modern Erzincan ve Dersim dolayları) ve Syspiritis’e yerleşen Armenus’un izleyicileri, efsanenin dediğine göre, Asurya (Calachene ve Adiabene)’ya dek sarkmışlar. Bu olayın tarihi M.Ö. 7. Yüzyıl olsa gerektir. Aras Nehri’nin adının da Armenus ve beraberindekiler tarafından getirildiği rivayet edilmektedir. Strabo’nun kendisi de bu rivayete inanır görünmektedir. O’na göre tüm veriler Medler’i ve Ermeniler’i bir şekilde Thessaliler’le, efsanelerde adları geçen Medeia ve Jason’la ilişkilendirmektedir. Ama daha sonra bu düşünce ile hiç de bağdaşmayan başka bir varsayım üzerinde durarak, Armenii (Ermeni), Aramaei (Arami) ve Arambi (Arap) adları arasındaki benzerliğe dikkat çekiyor ve bu ad benzerliğinin bu üç ulusun “ortak bir orijinden” olduklarına, bir tek ve aynı ırkın üçe bölünmesinden doğduklarına işaret olabileceğini yazıyor (Bk. The Geography Of Strabo, s. 272, 16. Kitap, Arabistan bölümü).

Heredot ve Strabo’nun aktardıkları rivayetlere inanılırsa, Ermeniler’in Trak-o-Frig bir halk olduğunu ve eski Urartu’ya Trakya (Makedonya) ve Frigya’dan, yani batıdan geldiklerini düşünmek gerekir.

Bir an için bu görüşün doğru olduğunu düşünsek bile, bu gelişin kendisi bir geriye dönüş de olabilir. Nitekim, Traklar’ın ve Frigler’in orijinal yurdunun Ermenistan dağları olduğunu ve onları Ermeni veya Ermenistan orijinli olarak tanımlamanın daha isabetli olacağını savunanlar da vardır.

Frig bağlantısı konusunda herkesin dikkatinden kaçmış gibi görünen bir noktaya işaret etmek zorundayım.

Orta-Batı Anadolu’daki antik Frigya’nın başkenti Gordium, dini merkezi de Midas’tı. Frigler’in erken tarihinde Gordius ve Midas adlarına sıkça rastlıyoruz. Gordios, Frigler’in ilk kralı, Midas ise onun oğludur.

Midas adının Medler’le bir ilişkisi olabilir mi? Bu konuda kesin bir şey diyemem. Ama kökü Gord (Gordi) olan Gordium ve Gordios/Gordius adlarının Kürt adının ta kendisi olduğuna inanıyorum. Frigyalılar yer yer Breuci adıyla da anılırlar ki, şu anda hakkında fazla bir şey diyemeyeceğim bu adda bir Kürt aşireti hatırlıyorum. Procopius, kendi eserinin VIII. kitabında Karadeniz çevresindeki halkları ve ülkeleri tarif ettiği kısımda, Kafkas zinciri boyunda Abasgiler (Abazalar) ile Alanlar arasında Bruchi adlı bir halktan sözeder (Procopius, a.g.e., VIII. kitap, s. 59-113).

Bu ad benzerlikleri ya Frigler’le Kürtler’in bir ve aynı halk olduklarına ya da Frig denenlerin içinde Kürtler’in de bulunduğu karışık bir ırk ve/veya bir aşiretler konfederasyonu olduğuna yorumlanabilir. Her iki halde de Frik tarihinin ayrıntıları Kürtler’in erken tarihine, Ermeni-Kürt ilişkilerinin yanısıra Gürcü-Kürt ilişkilerine de hayli ışık tutabilir. Çünkü Ermeniler’in kendi adlarını başlangıçta bir kült gibi gördükleri Hayk’a dayandırmaları gibi, Gürcüler de kendi soylarını isim babaları olduğunu söyledikleri ve başlangıçta (Hristiyanlığı benimsemeden evvelki pagan peryodda) tanrısal ya da yarı-tanrısal bir kült olarak gördükleri Kart’los’a dayandırırlar. Toumanoff, Gürcistan tarih geleneğinde Kartlos’un Hayk (Haos)’ın küçük kardeşi olarak görüldüğüne ve onun soyunun başlangıçta Ermenice konuştuğunun söylendiğine işaret etmektedir.

Kart’los ve Kürd adları arasında bir benzerlik bulunduğu çok açık. Dahası, Ermeniler Gürcüler (İberler)’e Virk, ülkelerine de Vrastan derler ki, Virk ve Frik adları da birbirinin aynılar gibi. Burada Frik adının (dolayısıyla Muşki adının da) bir zamanlar Ermeni, Gürcü ve büyük olasılıkla Kürtler’i ve başkalarını da içeren bir halk veya aşiretler grubunun stok adı gibi kullanılmış olabileceği akla geliyor. Frik, Virk, Muşki gibi adların bir dönem boyunca aynı etnik grubu tanımlamış olmaları mümkündür.

Gürcüler’in Ermeniler’e verdiği ad ise Somex’dir. Toumanoff, Somex sözcüğünün So ve Me(s)x unsurlarından bileştiğini, So kısmının Hayasa’yı, Mex kısmının ise Muşkiler’i temsil ettiğini düşünüyor (a.g.e., s. 84-85).

Sayfalar
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29

Pazartesi, 23 Haziran 2008 10:13 tarihinde güncellendi