Dersim Tarihi Sayfa 29 PDF Yazdır E-posta
AYDIN
Yazar Webmaster   
Pazartesi, 23 Haziran 2008 10:01

Tondrakiler

830 veya 840 yılında Pavlakiler’den Smbat Zarehavantsi Manazkert (Malazgirt) civarında bulunan Apahunik’te misyonerliğe başladı. O’nun karargahı Tondrak köyü idi. Bu sebeple Pavlakiler’in bu kolu Tondrakiler (Tondraketsi) adıyla bilindi.

Zarehavantsi’nin Sasani İranı’da ortaya çıkmış olan Manes ve Mazdek gibi ilk komünist liderlerin öğretilerini, eski Yunan filozoflarını ve ilk Pavlakiler’i iyi incelediği kaydedilmektedir.

Manesçi bir arkaplana sahip olan Tondrakiler de Pavlakiler gibi sosyal-devrimci bir protesto hareketi oldular. Devlet, kilise, klerji ve soyluluğa karşı köy yoksulları ve kent proletaryası için bir odak yaratan isyancı Tondrakiler, Sovyet ve Ermeni tarihçileri tarafından günümüz komünizminin manevi ataları olarak tanımlandılar.

Smbat Zarehavantsi, kendi hareketine karşı ortak bir cephe oluşturan Ermeni feodalleri ile Ermenistan’ın Arap emirleri ve yöneticilerinin bir genel saldırısında yakalanıp öldürüldü. Ama Ermenistan ve Kafkas Azerbaycanı’nın geniş bölümünü sosyal protesto ile sarsan Tondrakiler hareketi 10. yüzyılda da varolmaya devam etti (Bk. D. M. Lang,  Armenia: Cradle Of Civilisation, s. 182-184 ve  The Armenians: A People In Exile, s. 164-165).

 

Bogomiller

Tüm üslerini ve merkezlerini yitiren ve binlercesi katledilen Pavlakiler, Balkan ülkelerine yerleştirilerek dağıtıldılar. Fakat onlar Kırmanciye, Bizans ve Trakya’da yeniden gruplaştılar. Trakya’nın yerli ve Kırmanciye (Ermenistan)’li nüfusu içerisinde adeta yeniden dirildiler.

Bu dirilişin başını 10. yüzyılda yaşamış Bogomil isimli bir Bulgar papazı çekiyordu. Pavlakiler hareketini onların doktrinlerini kısmen reforme ederek Bulgaristan’a sokan rahip Bogomil’di. Bizans yazarları bu nedenle onun izleyicilerini Bogomiller olarak adlandırırlar. Böylece Pavlakiler hareketi Balkanlar’da Bogomilizm olarak tanındı.

Bogomiller de Pavlakiler gibi düalist idiler. Yani dünyayı iyi ve kötü iki prensibin yönettiğine, yeryüzündeki her şeyi bu ikisi arasındaki çatışmanın tayin ettiğine inanıyorlardı. Tüm Hiristiyan kilise düzenini, dışsal ve biçimsel tapımı red ediyorlardı. Onlarınki hem politik iktidara hem de kiliseye karşı bir isyandı (Bk. Ostrogorsky, a.g.e).

İlkin Makedonya’da ve 10. yüzyılda görünen Bogomil muhalefeti de sosyalist özellikler taşıyan radikal bir hareketti.

Bazı Makedonya tarihçilerine göre, Bogomolizm, ezilen Makedonya serflerinin Bulgar imparatorları Simeon ve Peter’in feodal dayatmalarına karşı bir tepkisiydi. Bu görüşe göre Babuna Dağı çevresindeki Bogomila köyleri halkını isyana çeken rahip Bogomil bir devrimciydi ve arkasında sisteme karşı ezilen köylülerin hazır desteğini bulmuştu (Bk. Fred Singleton, A Short History Of The Yugoslav Peoples, Camb. Uni. Press, 1985).

Bogomiller, 11. ve 12. Yüzyıllarda Sırbistan, Bosna-Hersek, hatta Dalmatya’ya yayıldılar. Bosna ve Hırvatistan’da Ostrogorsky’nin deyişiyle adeta ikinci bir vatan buldular.

Dahası Bogomilizm Bosna’da devlet dini haline geldi ve uzun süre de öyle kaldı. Bosnalılar’ın çoğunluğu 14. yüzyılda dahi hâlâ Bogomil idi.

Bulgar çarları, Sırp yöneticileri, başta Alexius Comnenus (1081-1118) olmak üzere Bizans imparatorları ve Bizans kilisesi bu hareketin şahsında büyük sorunlarla karşı karşıya geldiler ve ortak bir tehdit olarak değerlendirdikleri Bogomilleri birlikte bastırmaya giriştiler. Onları ezmek amacıyla Macar kralları Papalığın izniyle Bosna ve Hersek’i zaptetmeye kalkıştılar. Özellikle Hırvatistan ve Dalmatya kralı Kalman’ın zamanında (1095-1116) Macar baskısı ağırlaştı.

Bosna-Hersek halkında ayırıcı bir ulusal kimliğin oluşmasında efsanevi Ban Kulin (1180-1204) altında bir Bosna devletinin kuruluşu önemli rol oynadı. İlk ayırıcı Bosna karekterli devletti bu. Kulin, ikinci bir adım atarak Bogomolizm’i destekleyince Papalık müdahale etti. Macar seferlerinin baskısı altında ölümünden az önce geri adımlar atmaya zorlandı.

Bogomilizm 14. Yüzyıl boyunca  Bosna’da yeniden canlandı. Heretik Bosna kilisesi varlığını sürdürdü.

Hıristiyan Avrupa’nın Osmanlılar tarafından tehdit edildiği 15. Yüzyılda Bogomiller Osmanlılar’dan yana tavır aldılar ve onlardan pek çoğu sonunda İslam’ı benimsediler. Böylece muhalif Bosna Bogomil kilisesi görece hızlı yürüyen bir süreçte parça parça İslam tarafından emildi.

Fred Singleton’un aktardığı bir Osmanlı istatistiğine göre 1489’da Bosna nüfusunun yalnızca % 18.4’ü Müslüman iken, 1520-1530’larda bu oran % 46’ya, yeni inşa edilen Sarajevo’da ise % 100’e çıkar. En büyük artış Bogomiller’in az olduğu kentlerde görüldüğünden Bogomiller’in yığınsal halde din değişip İslam’a döndükleri sanılmıyor, ama Bosna Bogomil Kilisesi giderek kaybolur ve Slav dili konuşan yerli bir Müslüman aristokrasi oluşur.

Modern Bosnalı Müslümanlar’ın büyük çoğunluğunun din değişen eski Bogomiller’in soyundan oldukları tahmin edilmektedir. Arnavutlar’daki din değişimi ise cizye adı verilen ve Hıristiyanlar’a ağır yükler getiren ayrılıkçı vergi sisteminin etkisiyle 17. Yüzyılda gerçekleşir. (Bk. F. Singleton, a.g.e).

Bu özet bilgiler Balkan Aleviliğinin ve Şeyh Bedrettin hareketinin temelinde Sarı Saltuk Baba tarafından devam ettirildiğine inandığım Pavlaki-Bogomil geleneğinin yattığını bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadırlar. İsmen de olsa İslami olarak tanımlanan Bektaşilik ve diğer Alevi tarikatlar, bu sayededir ki Arnavutluk da dahil olmak üzere Balkanlar’da hazır izleyiciler buldular. Sarı Saltuk’un mirası da dahil, muhalif Hrıstiyan saintler ve mitler giderek Bektaşi mitolojisine asimile edildiler.

Balkanlar’da Bektaşiliğin özellikle Osmanlı garnizonlarının bulunduğu Kruje, Elbasan, Gjirokaster, Fraşeri ve Tepelene gibi kentlerde ve daha çok Yeniçeriler arasında yayıldığı kaydedilmektedir. Zamanla bir Bektaşi kenti olarak tanınan Kruje civarında 1400 yılından önce kurulmuş Sarı Saltık Manastırı vardı.

Arnavutluk Bektaşiler’i ibadetlerinde Dersim diliyle hayli benzerlikler gösteren Arnavut dilini (Tosk lehçesi) kullanmışlar.

Osmanlı sarayına karşı Arnavutluk’taki halk çıkışlarını destekleyen Bektaşiler, giderek Arnavut ulusçuluğunun sözcüleri haline gelir ve daha da güçlenirler.

TC’nin kuruluşundan hemen sonra Bektaşiliğin dünya merkezi Anadolu’dan Arnavutluğun başkenti Tirana’ya taşınır adeta ve 1929’da Arnavutluk’ta legal  bir sekte dönüşür. 1930’ların ortalarında Arnavutluk’ta 200 bin Bektaşi bulunduğu tahmin ediliyor. Bu rakam o tarihteki Arnavutluk nüfusunun beşte-biridir.

1939 İtalya işgali sonrasında Bektaşi ulusçuluğu tekrar öne çıkar. 1941’de Bektaşi lider Salih Niyazi Dede 1912 yılındaki bağımsızlık ilanının yıldönümü olan 28 Kasım günü öldürülür. Bu olayın da etkisiyle 1942 yılında direnişe katılan Bektaşi gerillaların sayısında artışlar görülür.

Arnavutluk ulusal hareketinin tarihinde anlamlı bir rol oynamış olan Bektaşi yurtseverliği Arnavutluk Komünistleri tarafından da onaylanır. Örneğin, kendisi de bir Bektaşi ailenin çocuğu olan Enver Hoca’ya göre pek çok Bektaşi geleneksel olarak Arnavutluk’un kurtuluşu için dövüşmüşlerdir. 1947 yılında bir suikastte öldürülen Bektaşi postnişini Mustafa Faja Marteneshi, Enver Hoca’nın kendisinden övgüyle sözettiği pro-Komünist bir direnişçi liderdi (Bk. Raymond Hutchıngs, Historical Dictionary Of Albania, 1996, s. 37-39).  

Farklı örneklere rastlansa da  Osmanlılar’ın Balkanlar’da din değiştirmeleri için Hrıstiyanlar’a karşı genelde zor kullandığı sanılmıyor.

Dinsel topluluklara ‘Millet’ diyen Osmanlılar onların herbirini kendi dini liderlerinin yönetimine vermiştir. Ortodoks ve Roman Katolik ayrımı yapılmaksızın çoğunluğu ortodoks olan Balkan Hristiyanları Milet-i Rum kategorisi altına yerleştirilmiş ve bu sistem ortodoks kilisesine Sırp, Makedon ve Bulgarlar arasında uzun Türk egemenliği peryodunda  yaşama imkanı tanımıştır.

Osmanlılar’da zor  kullanımı 15. yüzyılda başlayıp 17. yüzyıl sonlarına kadar devam eden ve devşirme adıyla bilinen Hristiyan çocukların Yeniçeriler’e katılmak üzere toplanması sisteminde görülür. Bu sistemi savaş esirlerini köleleştirme şeklindeki eski Osmanlı pratiğinin bir devamı gibi görenler var. Balkanlar’da devşirme sisteminin yükü çoğunlukla Ortodoks inançtan Slavlar’ın omuzuna düşer (Singleton, a.g.e).

Osmanlı imparatorluğunun çöküş sürecine girdiği 19. Yüzyılda Balkan milliyetçilikleri yükseldiğinde din adamları sınıfının Balkan ulusal hareketlerinde önemli rol oynadıkları görülür.

Hem dini hem de politik bakımdan ağır Bizans baskısı altındaki Bogomiller de özellikle Basil II Bulgaroctonus (976-1025) tarafından fethedilen Bulgaristan’da Bizans’a karşı politik Slav ulusal muhalefetinin sözcüleri haline gelmişlerdir. Bogomiller’in istilacı Patzinaklar (Peçenekler)’la Kumanlar’a karşı Bizans topraklarını savunmak şöyle dursun, onları Bizans’a karşı savaşmaya çağırdıkları kaydedilir.

Vasiliev’in ‘Türk’ dediği, ama Anna Comnena’nın İskitler olarak adlandırdığı Patzinaklar (Peçenekler)’a karşı mücadele Bizans’ın tüm gücünü adeta tüketti. İmparator Alexius Comnenus aşağı Tuna üzerinde Silistre (Dristra, Durostolus)’de onlar karşısında ağır bir yenilgi aldı ve az kalsın kendisi de esir düşüyordu. Patzinaklar’ın kesin zaferini önleyen şey Kumanlar (Cumanlar)’la aralarında anlaşmazlık çıkması oldu. 1090/1091’de Patzinaklar İstanbul’a dek gelerek kentin surlarına dayandılar.

Bogomiller Bizans (İstanbul)’ın kendisinde de değişik adlar altında varoldular. Bizans imparatoru Alexius I Comnenus (1081-1118) zamanında Bogomilizm başkent İstanbul da dahil Bizans imparatorluğu sathında o kadar güçlü ve yaygındı ki, adı geçen imparator bu harekete karşı mücadeleyi ve onu imha etmeyi Bizans devletinin tek görevi ve baş sorunu olarak gördü. Bogomil lider Basil ve yandaşlarını ateşe verdi. Alexius Comnenus’un onları İstanbul’un yanısıra Bulgaristan’da da bastırma çabalarına rağmen Bulgaristan’da Bogomolizm bir üç-yüz yıl daha yaşayabildi.

Alexius’un Pavlaki-Bogomil hareketine karşı mücadelesini ve onların üstesinden nasıl geldiğini onun yaşam öyküsünü yazan kızı Anna Comnena The Alexiad adlı kitabında anlatmaktadır.

O’nun anlattığına göre babsı Alexius 1083 yılında onları kendi ordusuna alarak tasfiyeyi planlar. Çevre liderlerine ulaşmak için çeşitli vaadlerle dolu mektuplar yazar. Mosynopolis kentinde onlarla buluşarak kişisel olarak tanıma ve tartışma ortamları yaratır. Sonunda hepsini yakalatır, mülklerine el koyar, hapse ya da sürgüne mahkum ettirir. İşkenceler yoluyla o zamanki Bogomil lider rahip Basil’in ve on-iki havarisinin adlarını tespit ettikten sonra, Basil’e ulaşmak için daha ustalıklı bir senaryo düşünür. Onun taraftarı olmak istediğini ileterek saraya getirtir. Karşısında tam bir dalkavuk gibi davranarak bütün fikirlerini ifşa ettirir ve aldığı notları kanıt gösterip işkencelere tabi tutar. Prenses Anna, Basil’in tüm bunlara rağmen yılmadığını, fikirlerinde ısrar ederek direndiğini ve yakılarak öldürüldüğünü de aktarmaktadır.

A. Comnena’nın kitabına düşülen bir dipnotta Bogomil adının Slav dilinde tanrı demek olan Bog ve dost/arkadaş anlamlı mile veya acıma/merhamet anlamlı milevi sözcüklerinin bir kombinasyonu olduğu görüşüne de yerverilir (Bk. A. Comnena, The Alexiad, E. R. A. Sewter çevirisi, 6. Kitap, s. 184; 14. Kitap, s. 463-68; 15. Kitap, s. 497-500).

Geçerken not etmeliyim ki, Bogomil adına ilişkin bu açıklama Bektaş adına da ışık tutabilir. Bu iki sözcüğün bir ve aynı adın varyantları olması bile mümkündür. Aslında Bog teriminin Slavca değil de, Bağin, Bakur, hatta Bağdat adlarında tanık olduğumuz aynı anlama gelen İrani Bag terimiyle ilişkili olduğuna inanıyorum. Böylece Bektaş adının Bag (Bog) ve Daş öğelerinden bileşen tanrı dostu (tanrı yoldaşı/oğlu veya tanrı dengi) anlamına gelebileceğini düşünüyorum.

Bulgaristan’dan Bosna’ya ve Sırbistan’a, sonra da İtalya ve Fransa gibi Batı Avrupa ülkelerine yayılan Bogomil doktrinler bu ülkelerde (özellikle güney Fransa’da) büyük alt-üst oluşların kaldıracı oldular. Ama orijini Doğu’nun Manesçi-Pavlaki akımında yatan Avrupa’daki bu düalist doktrinler değişik adlar altında biliniyorlardı. İtalya’da Cathari, Fransa’da Poblicanlar (yani Pavlakiler) ve Albigensiler gibi (Bk. Vasiliev, a.g.e., s. 383).

Ostrogorsky’nin de dediği gibi çeşitli adlarla bilinen tüm bu sektlerin hepsi Ermenistan (Kırmanciye) dağlarından Güney Fransa’ya dek yayılan tek bir ve aynı hareketin değişik adlar altındaki ifadeleri oldular (Bk. Ostrogorsky, a.g.e., s. 268- 69).

Gibon’a göre Pavlakiler’in Avrupa’nın kalbine dek sızmaları Tuna yolunu izleyerek hac için Kudüs’e gidip dönen Fransız ve Alman kervanlarıyla gizli bir kimlik altında giriş, Adriyatik kıyısıyla olan yoğun ticaretinden yararlanarak Venedik’e sızma gibi birkaç farklı yoldan gerçekleşmiş olmalı.

Pavlakiler değişik isimler (Albigeois, vd) altında özellikle Fransa’nın güney eyaletlerinde güçlenmişlerdir. 13. Yüzyılda Rhone havzalarında onlara karşı Fırat çevresindeki nefrete benzer tepkilerin doğduğu ve kılıç ve ateşle cezalandırıldıkları kaydediliyor. Bunun üzerine arta kalan Pavlakiler ya kaçmış, ya da Katolikliği kabule zorlanmışlar.

Batı’da sonraki yüzyıllarda tanık olunan reformasyon hareketi üzerinde Pavlakiler’in önemli etkilerinin olabileceği tahmin ediliyor.

Bogomiller, Sasani İranı’nda M.S. 3. Yüzyılda Peygamber Manes ile birlikte başlayan bin yıllık bir devrimci geleneğin Avrupa’daki ilk temsilcileri oldular. Güney Fransa’da 13. Yüzyılda görünen Albigensler bu geleneğin bir devamıydılar.

 

Güneş-Oğulları

Kırmanciye’de Arevordiler (Are-Vortik, Güneşin Çocukları) adı verilen bir diğer Dersim sekti vardı. Bazı araştırmacılar onları “Ermeni Zerdüştlerinin kolonileri” olarak görür ve ateşe-tapanlar olarak tanımlarlar.

14. Yüzyıl otoritelerinden biri onlar hakkında şöyle demektedir:

“Dilleri ve doğumlarıyla Ermeni olan bazıları var ki, güneşe taparlar ve bu yüzden de Güneşin Çocukları olarak adlandırılırlar. Ne yazıları ne literatürleri var. Ateş Tapınağı’nın reisi Magi Zerdüşt’ten öğrendiklerini gelenek yoluyla kuşaktan kuşağa aktarırlar. Güneş ne yana giderse ona o yönde taparlar. Ölülere kurban sunar, Ermeni papazlarına vergi öderler. Onların şefi Hazrbed (Binlerin Reisi) olarak adlandırılır. Bunlar yılda iki-üç defa kadınlı-erkekli, oğul-kız çok karanlık bir yerde toplanırlar” (Akt. D. M. Lang, The Armenians-A People In Exile, s. 165-166).

 

Tarihsel Bağlantılar ve Devamlılık (Modern Kızılbaşlar’la İlişkiler)

Bu çalışmada Eski Dersimliler’in kaynaklarda Ermeni olarak tanımlandığını bütün yönleriyle defalarca ortaya koydum. Ermeni olarak tanımlanan Pavlakiler gibi, yine Ermeni oldukları iddia edilen güneşe ve ateşe tapanlar da Eski Dersimliler’den başkaları olamaz. Nitekim eski kaynaklarda Pavlakiler ve Are-vortikler için söylenenlerin toplamının Kızılbaşlar (Dersimliler) için Osmanlılar peryodunda ve sonrasında aynen tekrarlandığına tanık olmaktayız.

Kars Tarihi’nin yazarı Kirzioğlu bu noktada bağlantıları gayet iyi yakalamakta ve özetle şunları söylemektedir:

“Ermeni kilise tarihlerinde Mananalı (Doğu Dersim) ve Taranali (Divriği) adlı iki yerde dinsiz sayılan Pavlikyan ve Tondraklılar’dan çok şikayet olunur (bk. Çamcıyan’ın Ermenistan Tarihi’ndeki M.S. 655, 717 ve 1394 yılları vakaları bölümüne). Yine Çamcıyan’ın aktardığına göre, güneşe taptıkları için bunlara Are-vortik (Güneş-Oğulları) denilir. 717 yılında Abbasi emirlerine dayanarak Hiristiyanlığı hiçe sayıp güneş ile aya tapınıp büyüler yaptıkları, hava perilerini çağırdıkları söylenir. Bugün de Dersim Zazaları, yani Kızılbaş-Alevi’ler güneşe tapınıyorlar. Kızılbaşlar’da doğacılık halen yaşıyor. Ermenistan’daki eski putperestlik bugün en çok Dersim’de ve güneş ve aya tapım biçiminde yaşıyor”. (Bk. Fahrettin Kirzioğlu, Kars Tarihi, s. 131).

Erdebilli Şey Safi’nin (1252-1334) torunlarının dedelerinin adıyla Safili (Sofiyan-i, Şeyh Safaviyan, Erdebili) diye anıldıklarına işaret eden Kirzioğlu, şunları da ekler:

“Safili Şeyh Haydar (1470-88) Erdebil’de şeyh postuna geçince eski atalarının koyu sünni mezhebini bıraktı, aşırı Şii mezhebi benimseyen Karakoyunlular’ın inançlarına eğilim gösterdi. Hayderi-tacı denilen on-iki dilimli kızıl-sarıklı bir kavuk seçti kendi müritlerine. Bu yüzden de Şeyh Haydar’dan itibaren Safevi Erdebil Tekkesi müritlerine Kızılbaş (Farsça’da Sürkh-Ser) dendi.

Ama bu ad, daha önceleri zaten Divriği ve Dersim’deki Pavlikyanlar, Güneşoğulları (Are-vortik) ve Eleşgert’teki Tondraklılar için kullanılmaktaydı. Sonraları bu aynı adın Şeyh Haydar’ın müritleri için de kullanıldığını görüyoruz. Babek zamanında (816-38), Kırmızı Elbise giymelerinden dolayı Batıniye’nin kollarından biri olan Babekiye/Hürremiye tarikatına da İslam Ansiklopedisi’ne göre Mukhammere denirdi” (Bk. Kirzioğlu, a.g.e., s. 499).

Böylece Manes ve Mazdek hareketleriyle başlayıp Dersim ve Anadolu’da Pavlakilik, Yezidilik, Babailik ve Kızılbaşlık adları altında gulat adı verilen aşırı Şii görüşlerle de karışarak günümüze kadar devam eden dinsel görünümlü komünistik bir sosyal ve politik gelenekle karşı karşıyayız.

Dersim ve çevresi, Ermenistan’da ve Bizans’ta Hıristiyanlığın benimsendiği M.S. 4. Yüzyıl başlarından itibaren ilkin resmi Hristiyanlığa ve daha sonraları da resmi İslam’a muhalif sektlerin üssü ve sığınağı olmuştur.

Bu nokta oldukça açıktır.

Eski pagan inançlarında ısrar edip Hıristiyanlığa karşı direndikleri için baskı görenler, Hıristiyan bir görünüm altında  eski inançlarını veya komünistik idealleri savunan muhalif sektler, 7’inci yüzyıl ortalarından itibaren de İslam’ın terörü nedeniyle İran, Mezopotamya ve diğer komşu ülke ve bölgelerden kaçan heretik öğeler ve topluluklar için, hasılı kalleş ve dönek ilkesiz resmi dünyaların cezalandırdığı bütün bu ve benzeri cereyanlar için Dersim ünlü ütopyalardaki adayı temsil etmiştir.  

Bu, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde de işlemeye devam ederek günümüze dek ulaşan bir ırmaktır.

İşte Dersim’i Dersim yapan ve onu bugün bile kendisini kuşatan dünyadan açıkça ayırt eden biraz da bu tarihsel süreçtir.

Bu durum Dersim’de hoşgörüsü de eksik olmayan bir muhalif ve devrimci geleneğin oluşumuna katkıda bulunarak Dersimli kuşakların alnına adeta bir yazgı imiş gibi tarihsel bir siyasal kimlik kazımıştır.

Bu nedenledir ki Dersim, bu satırların yazarını yalnızca bir ulus olduğundan dolayı değil, aynı zamanda ve en başta sosyalist ütopyayı gerçeğe dönüştürmede devrimci bir gelenek ve bir devrimci potansiyel olarak, bir zaman ve mekân olarak da meşgul etmiştir.

 

Şİİ-ALEVİ DÜŞÜNCELERİN DERSİM’E GİRİŞİ VE GELİŞMESİ

Kaynakların Ermeni olarak tanımladığı Eski Dersimliler’le asıl Ermeniler’i özellikle 6./7. Yüzyıldan itibaren dini inançlarına bakarak da kabaca ayırt etmek mümkündür. Ermeniler genelde Hristiyanlığın Gregoryen mezhebine bağlı iken, bu aynı mezhebe bağlı Dersimliler de olmakla birlikte, onların ezici bölümünün Pagan, Pavlaki-Yezidi ve Güneşe Tapanlar olarak tanımlanan kesimlere dahil oldukları söylenebilir.

Bunlardan bir bölümünün sonraları ismen de olsa Şiiliği benimsediklerini sanıyorum.  

Şeklen bile olsa Hıristiyan olarak bilinen Pavlakiler’le Müslüman Araplar (özellikle Şii olarak bilinen Abbasiler) arasında başta Malatya olmak üzere Avasım adı verilen Bizans-Arap sınır şeridinde kurulan kontakları ve işbirliğini uzunca anlattım. Bu kontakların Emeviler peryodunda yeralan Battal Gazi’nin seferleri kadar gerilere dayandığı menkıbelerden ve şecerelerden kolaylıkla görülebilir. Dersimliler destanlara konu olan bu sınır savaşlarında başından beri yeralmış görünmektedirler. Ama Müslüman ve Arap kesimlerle ilişkiler özellikle Abbasiler döneminde gelişir ve pekişir. Kendilerini Battal Gazi, Zeyd ve Malatya emiri Ömer gibi isimlerle bir şekilde ilişkilendiren ocakların ve boyların referans verdikleri de daha çok bu dönemdir.

Kısacası sözkonusu kontaklar ve ittifaklar sonucunda karşılıklı evliliklerin de katkısıyla Pavlakiler’in bir bölümünün özellikle Şiiliğin değişik varyantlarıyla temasa gelerek zamanla kendi etkinliklerini Şii bir görünüm altında devam ettirdikleri ve böylece bu görüşleri İç Dersim’e de taşıdıkları tahmin edilebilir.

Öyle görünüyor ki en eski Alevi ocaklarının bir bölümü başlangıçta Pavlaki olup daha sonra Şiiliği benimsemiş olanlardır. Bu ocakların Avasım adı verilen sınır kordonunda ve özellikle Pavlakilere ait karargahlarda veya çevresinde bulunmaları bir tesadüf olmasa gerek. Anadolu’da kurulan ilk Alevi ocakları bunlar olmalıdır. Bu ilk ocakların din savaşı (kutsal savaş) görünümü altında yürütülen Bizans-Arap sınır koridorundaki savaşlar ve seferlerle sıkıca ilişkili oldukları kesindir.

Bizans’la Araplar’ın sınırında Malatya’nın yanısıra Erzurum da önemli bir sınır kalesiydi.

Malazgirt savaşı sonrasında bir kez daha Bizans-Arap savaşları peryodundakine benzer bir durumla karşılaşırız. Bazı ocaklar da bu döneme ait olsalar gerek. Bir de Moğol istilası önünden gelen tarikat liderlerinin kurduğu ocaklar olmalı.

Şii (gulat) görüşlerin Dersim’e tek kanaldan girdiğini sanmıyorum. Farklı dönemlerde farklı kanallardan sızdıklarına inanıyorum.

Urfalı Matthew’in 972-973 yılı altında anlattığı enteresan bir olay, Dersim içinde 10. Yüzyıldan itibaren bir Hristiyan-Müslüman (Şii) kutuplaşmasının varlığını göstermekte, Şiiliğin Dersim’e ulaştığı bir başka, belki de ilk kanala ışık tutmaktadır.

O’nun yazdığına göre bu tarihte Müslümanlar’ın elindeki Amida’yı kuşatan Roma generali Melias orada hezimete uğratılır.

Hemen not etmeliyim ki, bu tarihlerde Amida (Diyarıbekr), Musul’un Hamdanid emiri Ebu Tağlib tarafından kontrol edilmektedir. Matthew’in burada Müslüman dedikleri de Hamdaniler’dir.

Bu hezimet üzerine Çemişgezekli Bizans imparatoru Tzimisces’in bizzat kendisi büyük bir orduyla bir sefere çıkar. Bu seferi sırasında ‘Sasan Evi’ (Zaza) kuvvetlerinin saldırısına uğrasa da, yoluna devam ederek Bağdat dolaylarına kadar pek çok kenti ve kaleyi yerle bir eder. Hemen sonra Amida’ya gelir.

Urfalı kronikçinin yazdığına göre Amida kentini bu tarihte müslüman emir “Hamdan’ın bacısı” olan bir kadın yönetmektedir. Çevirene göre Hamdan denirken kastedilen büyük ihtimal Musul’un Hamdanid emiri Ebu Tağlib’dir. O’nun bacısı olan Amida yöneticisi ise diğer kaynaklardan biliyorum ki Cemile adında bir kadındır.

Bu kadın da Matthew’in kaydına göre Tzimiskes’in kendisi gibi eskiden Khozan, o sıralarda ise Ch’mshkatsakk (Çemişgezek) olarak bilinen aynı bölgedendi ve Tzimiskes ile bu kadın arasında vaktiyle bir gönül ilişkisi olmuştu.

Matthew’e göre bu nedenledir ki Tzimiskes Amida’yı zaptetmekten vazgeçip geri döner. Tzimiskes’in Amida’dan ayrıldıktan sonra  Kudüs üzerine  yürüdüğü, kendisine karşı gelen Mısır Fatımi kuvvetlerini yenilgiye uğratıp Fenike ve Filistin’e yöneldiği ve büyük zaferler kazandığı kaydediliyor.

Matthew, Hamdan’ın bacısı dediği kadının Çemişgezekli (Hozanlı) olduğunu söylediği yerde, o dönemde Müslümanların pek çok bölgeyi yönettiklerine işaret eder.

(Bk. Armenia And The Crusades Tenth To Twelfth Centurıes, The Chronicle Of Matthew Of Edessa, İng.’ye çev. Ara Edmond Dostourian, 1993, Armenian Heritage Series).

O’nun bu sözleri, o tarihte (M.S. 972/973) Dersim’in, en azından Çemişgezek veya Hozan denen bölgenin (Batı Dersim), onun deyişiyle ‘Müslümanlar’ın yönetiminde, daha doğrusu Hamdanidler’in yönetiminde bulunduğuna yorumlanabilir.

Herhalükarda Matthew’in kaydı en azından 10. Yüzyıl sonlarında Dersim’de Hamdanidler’in varlığına ışık tutuyor. Hamdanidler ise o tarihte Şii, daha doğrusu Nuseyri (Alawi) idiler. Alevi adının kaynağı onların adlarından biri olan Alawi sözcüğü olabilir.

Böylece Aleviliğin Dersim’e ulaştığı farklı, belki de ilk önemli kanal hakkında önemli bir ipucu ediniyoruz.

Aleviliğin Dersim’de yaygınlaştırılması ve egemen kılınması ise Kureyş, Mansur, Derviş Gewr, Sarı Saltuk, Ağuçan, Derviş Cemal, Seyit ve Şeyh Hasan’ın adlarını taşıyan ocaklar dolayımıyla gerçekleştirilmiştir.

Bu sürecin pekişmesinde Safeviler’in rolü oldukça önemlidir.

Sayfalar
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29

Pazartesi, 23 Haziran 2008 10:32 tarihinde güncellendi