Dersim Tarihi Sayfa 13 PDF Yazdır E-posta
AYDIN
Yazar Webmaster   
Pazartesi, 23 Haziran 2008 09:33

Zaza Adı ve Hurriler’le Bağlantı

Turukku adlı Hurri aşireti ile bu aşiretin lideri kral Zaziya’nın adlarını sık duyarız. The Cambrıdge Ancient History (II, Part I)’de verilen bilgilere göre Zaziya adlı bu Hurri kralı ünlü Babil kralı Hammurabi’nin çağdaşıydı. Turukkular’la anlaşmazlığı çözmek için Hammurabi bile onunla ittifak kurmaya çabalar ve Shamsi-Adad I’in oğlu Asur kralı İsme-Dagan I, kendisiyle savaş halindeki kral Zaziya ile barış yapmak zorunda kalarak oğlu Mut-Aşkur’u Zaziya’nın kızıyla evlendirir.

Adı geçen kaynağa göre Zaziya adı Hurrice bir sözcük olarak görünmektedir. Bu sözcüğün Zaza adıyla ayniyeti ise yeterince açıktır.

Zuzu adında bir Opis kralının da adı geçer kaynaklarda (Bk. L. W. King, A History Of Sumer And Akad, 1968). Behistun yazıtlarında bu aynı sözcük Ermenistan’da bir kentin adı olarak geçer. Asurbanibal’in yazıtında Billate’nin reisi Zazaz’ın adına rastlamaktayız. El Biruni, Eba Müslim zamanında Nişabur civarında Zuzan adında bir yerleşmeden bahseder. Horasan, Kuhistan ve Kirman dolaylarında Zaza adını çağrıştıran çok sayıda yer adıyla karşılaşıyoruz.

Mark Sykes, 1906-13 yılları arasındaki gezi notlarına dayanarak hazırladığı The Caliph’s Last Heritage (London, 1915) adlı kitabında Dicle ile Palu arasındaki Zaza-yoğun bölgede karşılaştığı Tiriki Aşireti’nden sözeder (Sykes, a.g.y., s. 360-61). Bu aşiretin adı kral Zaziya’nın aşireti Turukku’nun adıyla aynıdır. İç-Dersim’deki Tülük adı da Turukku ile benzerlik gösterir.

The Cambrıdge Ancient History (I, Part 2, s. 329), mimarisi kendine özgü yönler taşıyan Mari tapınaklarının en ünlüsünün Ninni-Zaza tapınağı olduğuna dikkat çekmektedir. Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları (III. baskı, 1990, s. 119) adlı kitabında Mari kentini M.Ö. II. Milenyumun başlıca Hurri yerleşmeleri arasında sayar ve bu kentte bulunan Hammurabi’nin çağdaşı Mari kralı Zimrilim’in sarayının bir Hurri eseri olabileceğine işaret eder. Bu veriler Ninni-Zaza adı ve tapınağı ile Hurriler arasında bir ilişki olabileceğini akla getirmektedir. 

Zaza adı Zazalar’ın etnik adıyla aynıdır ve bir açıklama gerektirmiyor. Ama Ninni-Zaza kombinasyonu konusunda net değilim. Bu adın Nin-Shushinak şekli altında da görünen Elam panteonunun başı ile aynı olması ihtimaline daha önce zaten değinmiştim.

Brugsch Bey, Mısır panteonunun başı Patah’ın tapınağının Za-Patah (Patah’ın Tapınağı) adını taşıdığını söylüyor. O’nun tercümesine göre burdaki Za sözcüğü tapınak anlamlıdır. Bu aynı tapınağa aynı anlamda Pi-Patah (Patah Tapınağı) da denmektedir ki, bu kombinasyonlarda Pi sözcüğü de Za gibi tapınak demek oluyor.

Za ve Zaza sözcüklerini sık sık benzer manada tapınaklarla ilgili adlarda görüyoruz. Sin tapınakları örneğine bakılırsa Sin (Zuen) adı da bazen tapınak anlamı taşıyor. Kısacası, Za (Zaza) ve Sin adları birbirinin yerini alan ve tanrı, tapınak, ululuk, tanrı adamı, yücelik gibi anlamlar taşıyan sözcükler olabilirler.

E. Norris’in Assyrian Dictionary (1872) adlı eserinde de benzer bazı örneklere rastlıyoruz. Bu sözlükte Asur yazıtlarında geçen Zazai, Zazati, Zazate  gibi sözcüklerin putlar, heykeller, figürler anlamına geldikleri, tahtadan veya taştan put yapımı konu olduğunda sık geçtikleri söylenir. Ama anlamları açık olan bu sözcüklerin hangi kökten türediklerinin o kadar açık olmadığına işaret edilerek, bu kök sözcüğün İbranice’deki sal veya dikmek anlamlı nazaz ya da bir kişiye veya yeteneklerine yüksek değer biçme anlamlı başka bir sözcük olabileceği söylenmektedir. Aynı sözlükte Asur kralları Neb. ve  Sennacherib’in yazıtlarında geçen Sallat-Zazate kombinasyonunun Asurca’da  dikilmiş figürler veya putlar galerisi anlamına geldiği kaydedilmektedir.

Babil, Asur ve Kalde yazıtlarından bazı seçmeleri içeren ve H. C. Rawlinson, Edwin Norris ve George Smith tarafından 1870 yılında The Cuneıform Inscriptions Of Western Asia başlığı altında yayınlanan eserde M.Ö. 692 tarihi taşıyan iki tablette Zazai terimi geçmektedir. Bunlardan biri Zazai adlı bir şahısın/karakterin denetiminde yapılan ve onun imzasını taşıyan bazı kölelerin satışına ilişkin bir anlaşma ya da tutanaktır. Diğeri ise yine Zazai’nin imzasını taşıyan mülk satışına dair bir resmi tutanaktır. Burdaki anlamıyla bu sözcük devlet saymanı konumundaki birinin veya makamının adı gibi görünüyor.

Zaza adını çağrıştıran bir çok diğer sözcükten bu çalışmanın ilgili yerlerinde zaten sözedildiğinden hepsini bir bir ele almak gerekmez. Bu tür sözcükler kendi başına bir sözlük oluşturacak kadar çokturlar.

Hurriler’de karşılaştığımız benzer sözcükler ve bu sözcüklerin Hurrice oldukları veya olabilecekleri görüşü ister istemez bir Hurri-Zaza bağlantısını akla getirmektedir.

Tevrat’ta adları geçen Seirler, Sasu adında bir halkın koludurlar. Eski Mısırlılar’ın yazıtlarında Ruten’ler (Dersim’in Rutan aşiret adıyla ilişkili olabilir), Khalu’lar (Fenikeliler) ve bir çok diğer istilacı Asya halklarının yanında Sasu’lar da anılır ve Sasu aşiretlerinin Mısır ile Kenan arasında oturduklarına işaret edilir. Sasular’ın kollarından biri Adumalar’dır ve bunlar Tevrat’ta Edomitler adıyla anılan Edom sakinleridirler. Edomitler Hurri idiler. Mısır yazıtları Sasu’lar derken daha çok Edom Sasular’ına, yani Hurriler’e referans vermekteler. Sasu yerine Hyksos (Hiksos) veya Hiq Sasu dendiği de görülür. Brugsch Bey’e göre Sasu adı eski Mısırlılar’ın genelde bedevilere ve soygunculara karşılık kullandığı bir ad veya ünvan olup soyguncular (yağmacılar) anlamlıdır.

Bu konudaki görüşler öylesine çeşitli ki tümünü buraya sığdıramayız. Dikkat çekmeye çalıştığımız Sasu adıyla Hurriler arasında kurulan ilişkidir.

Hurriler’de Zaziya, Ninni-Zaza ve Sasu gibi adlarla benzer türden başka adlar da sayılabilir. Ama salt adlar elbette yeterli fikir vermezler. Bu nedenle bu ilişkinin tarihi, coğrafi ve diğer boyutlarını ele almayı ileriki sayfalara bırakıyoruz.

 

Hitit Yazıtlarında Tamalkiya (Timilkia)

Labarnas II olarak da bilinen İkinci Hitit kralı Hattusilis I (1650-1620 M.Ö), oğlu Mursilis I (1620-1590)’i kendi halefi olarak ilan ettiği ve tanınmasını istediği Pankus adı verilen Hitit Soylular Meclisi’nde kendi oğluna hitaben şöyle demektedir:

“Hatti yaşlıları seninle konuşmayacaklar, ne..., ne Hemmuvalı biri, ne de Tamalkiyalı’lar, ne de gerçekte ülkenin halkı konuşacaktır seninle” (Hitit yazıtından akt. O. R. Gurney, The Hittites, 1954, s. 68).

Bu konuşma M.Ö. 1620 yılında yapılmıştır.

Gurney’in yorumuna göre bu sözler Hitit devletinin ülkenin yerli nüfusuna yukarıdan dayatılmış geniş bir kastın yaratması olduğuna ve Hitit krallığında nüfusun büyük bölümünün Hititler’de Pankus adı verilen devletin yönetici sınıfı veya Soylular Meclisi dışında görüldüğüne işaret etmektedir.

Konuşmada tümünü saymadığımız adı geçen kentlerin yöneticilerinin (o kentlerdeki kent meclislerini oluşturan yaşlıların)  yeni kralı tanımayacakları ifade edilmektedir.

The Cambrıdge Ancient History (I, Part II, s. 727)’de yukarıdaki yazıtta geçen Tamalkiya adı ‘Timilkia’ olarak verilir ve Malatya’ya bağlı bugünkü Darande’nin Eski Asur Peryodu (M.Ö. 13. yüzyıla kadarki dönem)’ndaki adı olduğu söylenir.

Yani Tamalkiya (Timilkia), modern Darende’nin antik adıdır.

Dictionary Of Greek & Roman Geography (cilt I, 1938)’de Darende’nin eski adlarından birinin de Dalanda olduğu söylenmektedir.

Yazıtta geçen Tamalkiya/Timilkia, bence Dımıli adıyla ilişkili olup Dımılkiye anlamı verebilir. Belki Tabal adıyla da ilişkilidir.

Bu kavramın Dımıli sözcüğüyle ilişkili olduğu varsayılırsa, Dımıliler’in Anadolu’da en azından M.Ö. 17. Yüzyıldan beri varolduklarına ve Darende adının da onlardan miras kaldığına inanmak gerekir.

Bu durum ister istemez Dımıli’lerle Melitenler ve Milliler arasında bir ilişki ve akrabalık olabileceğini akla getirmekte, Dımıli adını Milli sözcüğünden türeten halk geleneğinde (Bk. Kemal Badıllı’nın Kürtçe Grameri) bir gerçeklik olabileceğini, hatta Milan-Zilan geleneğindeki Zilan adının Geliler’e, Milan adının ise Dımıliler’e referans olabileceğini düşündürtmektedir.

 

Hitit Kayıtlarında Geliler ve Ermenistan’ın Önde Gelen Bazı Evleri ve Hanedanlıklarının Etnik Orijini

Geliler de bu çalışmanın görüşüne göre Hititler çağında Anadolu’da varlardı. Çünkü modern Eğil’in eski adı Angl, büyük olasılıkla Geliler’in adıyla ilişkilidir. Toumanoff’un aktardığı bilgilere göre Angl kalesi ve kenti M.Ö. 14. Yüzyıla ait Hitit kayıtlarında Ingalawa adı altında görünür. Bu ad Mısır yazıtlarında da geçer. Grek ve Roma dünyası Angl Evi’ni Ingilene adı altında bilirdi. Bu evin ve devletin adı Angel-tun olarak da geçer. Angel-tun adı, Toumanoff’taki bilgilere göre, bu devletin merkezi olan Angl Kalesi (modern Eğil)’nin adından gelmedir. Çok eski bir kale olan Angl, bir aralık Sophene olarak bilinen topraklarda, Sophene krallığının başkenti Carcathio-Certa’nın bulunduğu aynı yerdeydi.

Toumanoff, M.Ö. 6. Yüzyıla ait bir Süryanice kaynaktan Angl kalesi ve kentinin Asuryalı Sennacherib’in Kenti olarak da bilindiğini aktarır ve bu kentte bulunan Asur krallarından birine ait yazıtın Tevrat dolayımıyla adı iyi bilinen Sennacherib’e atfedildiğini söyler. Angl prensliğinin Asuri (Süryani) olarak tanınmasında, Toumanoff’a göre, Asurya sınırlarına yakınlığı nedeniyle bu prensliğin coğrafi konumunun da katkısı olmuş, bu coğrafi yakınlık ve orda bir Asur yazıtının bulunmuş olması Angl Evi ile Sennacherib Evi’nin orijin olarak da bir ve aynı sayılmalarına neden olmuştur. Nitekim Primary History’de ve M. Khorene’de kayda geçirilmiş bulunan Ermeni tarih geleneğinde de Angl Evi’nin orijini Asur kralı Sennacherib’e dayandırılır, ayrıca Artsruni ve Gnuniler’in  de Sennacherib’in oğlu Sarasar’ın soyundan geldikleri öne sürülür (Toumanoff, a.g.e., s. 222, 297-98).

Ermenistan evleri ve prenslikleri arasında anılan Gnuni’ler, bu çalışmanın vardığa sonuca göre, Dersim’in Gini aşiretinin geçmişini temsil ederler. Moses Khorene’de Gnuni’lerin adının Gin sözcüğünden geldiğinin söylenmesi de bu düşüncemi doğrulamaktadır.

Angl adı, Ermenistan’ın pagan dönem tanrılarından biri ve Sümer-Akad tanrısı Nergal’in Ermenistan’daki karşılığı olarak da görünür. Lap’ancyan, Toumanoff’un aktardığına göre, Angl adını Babilce Ekall-u ve Sümerce Egal sözcüklerinden çıkartmaktadır. O halde Angl (Gel) ve Kal (Kalu) sözcükleri ilişkilidirler. Kal (Kalu) ve Asur adlarına daima birlikte rastlanması da anlamlıdır.

Orontidler, Angl adlı tanrının soyundan geldiklerini söylemişlerdir. Tüm Orontidlerin ve onların kurduğu hanedanlıkların ortak geleneği Angl-soylu olduklarıydı. Orontid hanedanlığının bütün kollarında Angl (Tork, Tarhu, Tarku) kültü mevcuttu. Angl, pagan dönemin güneş tanrısıydı.

Buradan hareketle Toumanoff, Angl sözcüğünün bütün Orontidler’i tanımlayan  ortak-genel bir etnik ad olabileceğini söylemektedir ki, bu görüşe ben de katılıyorum.

Ama ben, Toumanoff da dahil incelediğim hiç bir Ermeni kaynakta rastlayamadığım bir Angl-Geli ilişkisi kuruyorum ve Ermeni kaynakların bu ilişkiyi neden bir türlü yakalayamadıklarını hayretle karşılıyorum.

Ermenistan Hiristiyanlığı benimsedikten sonra eski gelenekler (pagan döneme ait sözlü rivayetler), Toumanoff’un kanıtladığı gibi, Hristiyan Ermeni tarihçileri tarafından yeni dinin bakış açısına uydurularak, yani revize edilerek  kayda geçirildiler. Çünkü temsil ettiği inanç biçimi nedeniyle Angl’ın ced gibi sunulması bu Hristiyan dönmeleri rahatsız ediyordu. Böylece pagan dönem geleneklerinde ata/ced olarak geçen Angl, Ermenice’nin yazı dili haline geldiği dönemde bu gelenekleri kayda geçen Hristiyan tarihçiler tarafından şecere başaşağı edilip Orontidler’in soyundan biri gibi tanıtıldı.

Gelenekte Angl-soylu oldukları söylenen Arzanene, Artsruni ve Gnuni evleri de Tevrat’la ve Hristiyanlıkla tanıştıktan sonra aynı nedenlerle eski geleneklerini artık korunamaz ve savunulamaz bir şey gibi görerek Hristiyan prenslere daha uygun düşen Sennacherib (Senekerim) soyundan oldukları iddiasını ortaya attılar, böylece geleneği ve şecereyi değiştirdiler. Angl ve Sennacherib evleri arasında ayniyet kurulmasına neden olan az önce işaret ettiğimiz durum onların işini kolaylaştıran bir etken oldu. Buna rağmen, Toumanoff’un da işaret ettiği gibi, orijinal geleneği ve bu gelenekteki Angl’ın anısını hepten silemediler, Angl adının ve anısının Sennacherib’in yanısıra dolanıp durmasını önleyemediler.

Gelenekte ve daha eski kaynaklarda Orontid orijinli oldukları vurgulanan, tanrıları Orontid tanrısı Angl olan, hatta Primary History Of Armenia’da diğer adları bile Angl olarak verilen Bagrat Evi (Ermenistan ve Gürcistan Bagratları) ise,  Hristiyanlığı benimsedikten sonra aynı sebeplerle İbrani orijinli ve Davut Evi’nden olduğunu söylemiştir ki, Moses Khorene (M.S. 8. yüzyıl)’den önce rastlanmayan bir rivayettir bu. Şecere de buna uygun olarak değiştirilir. Bagratlar, Angl adının yanısıra Biurat ve Aspat gibi adlarla da bilinirler (Bk. Toumanoff, a.g.e., s. 303, 329).

Ermenistan’da Arsakiler-öncesi dönemin Orontid ve Artaxiad adlarını taşıyan her iki monarşisi de Angl-soylu idiler. Arsakiler sonrası dönemde Ermenistan’da adlarını sıkça duyduğumuz Arzanene, Artsruni ve Gnuni evleri ve prenslikleri ile ünlü bir hanedanlık olan Bagratlar da eski gelenekleri ve diğer adlarından da anlaşıldığı gibi gerçekte Angl-soylu, yani bu çalışmanın görüşüne göre, Gel (Geli) orijinli idiler.

Heredot’un isim babalarının Cilix olduğunu söylediği Cilic (Kilik)’ler, yani Klikyalılar da adlarına bakılırsa Geliler’le ilişkili olabilirler. Cilix şekli, modern Kilis adında yaşıyor gibi.

Bor, gelenekte sözü edilen Klikya imparatorluğunun başkentiydi. Bor (Dana) adıyla Dersim’de bir kabilenin ve köyün adı olarak da karşılaşıyoruz. Modern Hatay’a veya Adana’ya tekabül ettiği söylenen Hititler çağının antik Danuna krallığının adı ise Demenan aşiret adını hatırlatmaktadır. Adana adı için de aynı şeyi söyleyebilirim.

 

Lidyalılar ve Tyrseniler (Etrüskler)’le Bağlantı

Heredot, Lidya’dan İtalya’ya yapılan bir göçten sözeder. O’nun aktardığı Lidya rivayeti şöyledir:

“Manes’in oğlu Atys’in yönetimi döneminde bütün Lidya’da büyük bir kıtlık oldu. Lidler buna dayanabilecekleri kadar katlandılar. Ama kıtlık bir türlü son bulmayınca bir çare aradılar buna.

Çeşitli kişiler farklı planlar önerdiler.

İşte; zar, aşık-kemiği ve top oyunlarını, (...) bu kıtlık sırasında Lidyalılar icad ettiler. Bu icatlar aracılığıyla kıtlığın etkisini hafifletmeye çalıştılar. Şöyle ki, açlığı unutmak için bir gün gün-boyu bu oyunları oynadılar, diğer gün ise oyunu bırakıp yediler. 18 yıl boyunca Lidyalılar bu şekilde yaşadılar. Ama kıtlık hafiflemek bir yana, daha da ağırlaştı.

En sonunda Lidya kralı Atys, halkı iki kısma böldü ve onlara kura çektirdi. Bir bölümü Lidya’da kalacak, geri kalanı ülkeyi terk edecekti. Kendisi Lidya’da kalacakların başında duracak, Tyrsen (Tyrrhenus, Tirhen) adındaki oğlu ise göç edeceklere liderlik edecekti.

Kuralar çekildikten sonra, bir bölümü ülkeyi terk etti. Bunlar İzmir’e gidip gemiler inşa ettiler. Taşınabilecek kadarıyla neleri varsa aldılar ve bir geçim yolu ve bir yurt aramak üzere denize açıldılar. Pek çok ulusla sırasıyla bir zaman birlikte yaşadıktan sonra, en sonunda Ombrici’ye (Roma çağında Umbria diye bilinen Kuzey ve Orta İtalya’da bir yer. Heredot’u çevirenin dipnotu) varıp orada yerleştiler. Burada kentler kurdular ve o tarihten bu yana hep burada yaşadılar. Bunlar, kendilerini artık Lidyalılar diye değil, bu göç sırasında kendilerine öncülük eden Lidya kralı Atys’in oğlunun adıyla Tyrseni’ler olarak adlandırdılar”

(Heredotus, I. Cilt, I. Kitap, s. 123-125).

Heredot’un Tyrseniler derken kastettiği Tusci ve Raseni adlarıyla da bilinen İtalya’daki ünlü Etrüskler’dir. Yukarıda Etrüskler diye bilinen halkın İtalya’ya Lidya’dan geldiğini, Lidya orijinli olduğunu anlatıyor. İtalya’da Etrüskler’in yaşadığı ülke kuzey-batıda Etruria veya Tuscany adıyla bilinen eyalettir. Etrüskler’e İtalyanca’da Tusci (Etrusci) denilir. Tyrrhen Denizi de adını onlardan alıyor.

Tyrrhen (Tyrsen) sözcüğünün kule veya bir kule anlamlı Tyrrha (Latince’de Turris) kökünden türediği görüşü var. Bir yüksek yapıya işaret ediyor bu sözcük. Buna göre Tyrsen (Tyrseni) adı, halk adı olarak pek açıklayıcı olmasa da, sözcük anlamıyla Kule Adamları (Kale Adamları), Yüksek Kentliler (Yüksek Kentin Halkı), Kule Yapıcı veya Tapınak Yapıcı gibi anlamlara gelmektedir. Etrüskler’de tarch kökünün büyük önem taşıdığı belirtiliyor. Yine R. Bloch’un yazdığına göre, 12 Etrüsk kentinin konfederasyonu olan Tarquinia’nın kurucusu Tarchon, Tyrsen’in kardeşi veya oğludur. Tarquinia adı ile kutsal Tuscany kentinin adı da ilişkili görülüyor.

Etrüskler’in kendileri ulusal adları olarak Raseni (Rasena, Rasenna, Rasna) sözcüğünü kullanmışlar. Bu adı bir Alpin aşireti olan Raeti ile iişkilendiren yazarlar da var.

The Armenian Orıgin Of The Etruscans (London, 1861) adlı kitabında Robert Ellis, başlıktan da anlaşıldığı gibi Etrüskler’in Ermeni orijinli olduğunu öne sürerse de, bu tezine Ermenistan’dan İtalya’ya kadar rastlandığını söylediği sen veya shen (yükseltmek, inşa etmek, yerleşme, kent gibi anlamlar taşıyor) öğesi dışında kanıtlar bulmakta zorlanır. Etrüskler’in kendilerine verdiği Yüksek anlamına gelen Rasen (Rasena) adının kökünün Ra sözcüğü olduğuna işaret eden Ellis, Ermenice’de R harfi ile başlayan tek bir sözcük dahi bulunmadığını kabul eder. Ellis’in Ermenistan bağlantısı kurarak çok yaklaştığı ama göremediği şey, Dersim ve Tuzik adları ile Dersim dili Zazaca’dır. Örneğin Sen veya Sin unsurunun yanısıra, onun çok ağırlık tanıdığı Ra kökü de Dersim dilinde oldukça önemli yer tutan bir sözcük olup Yüksek anlamını da içermektedir. R harfiyle başlayan çok sözcüğün bulunduğu Dersim dilinde Ra sözcüğü çok işlevli bağımsız bir edat ve önemli bir kök olarak mevcuttur. O halde yapılması gereken Rasena adını bu dildeki Ra kökü ve edatının yardımıyla açıklamaktır. Böyle bir açıklama eğer aynı anlama geliyorsa, Tyrseni adına da açıklık getirecektir.

Edip Yavuz, Tarih Boyunca Türk Kavimleri adlı kitabında Heredot’un aktardığı yukardaki geleneğe değinir, ama, belki de Tyrsen ve Tusci  söylenişlerinden habersiz göründüğü için Etrüskler’in adlarıyla Dersim ve Tujik (Tuzık) arasında bir bağlantı kuramaz. Tam tersine “Tirhenli adı Tırhanlı Türk adına benzemektedir” diye yazar (a.g.e., s: 77). Zaten kendi kitabını yazmaktaki amacı da Dersimliler’in ve Kürtler’in Türklüğünü kanıtlamaktır.

 

Etrüsk Tarihi

The Etruscans (1958) adlı çalışmasında Raymond Bloch, Heredot’un aktardığı rivayette sözü edilen Lidya’dan İtalya’ya göçün M.Ö. 13. Yüzyıl sonlarında yeraldığını tahmin eder. Bir diğer görüşe göre de bu göç M.Ö. 2000 yılından itibaren birbirini izleyen istilalar sırasında yapılmıştır. Bloch’un kendisi de bir yerde Etrüskler’in Tuscani’de M.Ö. 2000 (veya 1500) ila 1000 yılları arasında göründüklerine işaret etmektedir.

Bloch’a göre Etrüskler’in İtalya’daki hakiki tarihleri Tuscani’de M.Ö. 7. Yüzyılda Etrüsk uygarlığının yükselşi ile birlikte başlar. Yaklaşık aynı sıralarda Sicilya’da ve İtalya’nın güney kıyılarında Yunan kolonileri (yerleşmeleri) belirir. Yani İtalya’da uygarlık, Etrüskler ve Yunan kolonileriyle başlar. Yunan kolonileri kıyılarla sınırlı kalırken, ana-karada egemen olan Etrüsk uygarlığıdır. Bir deniz gücü de olan Etrüskler’in Sardina adası ile ticari ilişkileri, Korsika adası üzerinde ise Yunanlılar’la keskin bir rekabetleri vardı. Fenikeli Kartacalılar’la ittifak halinde Yunanlılar’a karşı hakimiyet için savaştılar. Afrika ve Yunanistan kıyılarına, İspanya ve Katalonya’ya dek deniz seferleri yaptılar. Adriyatik’te ticari koloniler kurdular. Antik dünyanın gözünde onlar cesur denizciler olarak ünlendiler. Fenikeliler’le Yunanlılar’ın yanısıra, Batı Akdeniz’de rekebet halindeki üç büyük deniz gücünden biri onlardı. 

M.Ö. 7. ve  6. Yüzyıllar bütün İtalya’da Etrüsk hakimiyeti dönemidir. Etrüskler, bu dönemde neredeyse tüm İtalya’yı kendi hakimiyetleri altında birleştirebilecek bir güce ulaşırlar.

Bazı kaynaklar Roma adının Etrüsk kökenli olduğunu ve bu kentin Etrüskler tarafından kurulduğunu yazmaktadırlar. Roma’nın kuruluşuna ilişkin efsanede geçen ve Roma adının isim babaları gibi görülen Romulus ve Romus (Remus) adları da Etrüskler’le ilişkili görünüyor ki, bu adlar Urmiye/Rumiye Gölü bölgesi ve Mannalar’la ilişkili olabilirler. O taktirde Rum adının Anadolu’ya Roma hakimiyetiyle taşınmış olmadığını düşünmek gerekecektir.

Hristiyanlık Çağı’nın az öncesinde İtalya’da Etrüsk üstünlüğü dönemi kapanır. Etrüsk ülkesi ve halkı uzun ve çetin savaşlardan sonra M.Ö. 3. Yüzyıl ortalarına doğru Roma ordularınca zaptedilir. Buna karşın İtalya’da Etrüskler’in kültürel nüfuzu Batı Roma İmparatorluğunun yıkıldığı M.S. 5. Yüzyıla dek hissedilir. Bu tarihe kadar Tuscani’de halen Etrüsk dili kullanılmaktaydı. Etrüsk dininin etkileri ise Hristiyanlık egemen olana kadar yaşadı.

 

Etrüsk Dini

Etrüskler’in Yunanlılar’la Romalılar’ın aksine pek çok Doğulu ulus gibi ifşa edilmiş (semavi) bir dine inandıkları belirtiliyor. Kurallardan ve tabulardan oluşan karmaşık bir sistem bu. Onların baş tanrıları Romalılar’ın  Jüpiter, Juno ve Minerva adları altında benimsedikleri Tinia, Uni ve Menrva üçlüsüydü. Bu göksel üçlüye bir üçlü tapınakta ibadet ederlerdi. Antik çağlarda Etrüskler kadar ibadete zaman ayıran başka bir halk olmadığı kaydediliyor. Kaynaklar bu üçlü kültün Girit ve Miken uygarlıklarında mevcut olduğuna işaret ederler. Asur ve Babil’de benzerlerini gördüğümüz gibi Baruspice (Baru Spex) adıyla bilinen Etrüsk rahipleri de şimşekleri yorumlarlardı. Tanrılarına kurban olarak sundukları hayvanın ciğerini okur, geleceği görmeye, o andaki dünya durumunu yorumlamaya çalışırlardı. Tuscan papazları için kullanılan Baruspice sözcüğünün ilk kısmı Bar’ın Asurca’da ciğer anlamına geldiğini söyleyenler var. Ama bu sözcük Zazaca Burisıpe (Beyaz Kaşlı, belki Ak Sakallı?) ile de ilişkili olabilir.  Roma Cumhuriyeti döneminde Roma Senatosu önemli konularda bu Etrüsk rahiplerine danışmıştır hep.

Kaynaklara göre Etrüsk dininde ağaçlar ve hayvanlar iyi ve kötü diye ikiye ayırt edilirdi.

 

Etrüsk Dili ve Yazıtları

Rivayette Etrüskler’in Lidya’dan İtalya’ya göçünün deniz yoluyla yapıldığına işaret ediliyor. Bu göçün yılları aldığı ve kesiksiz yapılmadığı 1885’te Lemnos Adası’nda Etrüsk yazıtlarının tespiti ile ortaya çıktı. Şimdi Atina Ulusal Müzesi’nde korunan Yunan alfabesiyle yazılmış bu Etrüskçe yazıtın M.Ö. 7. Yüzyıla ait olduğu anlaşıldı. Böylece, Lemnos Adası’nda M.Ö. 7. Yüzyılda Etrüskçe konuşulduğu saptandı.

Başka yerlerde de çok sayıda Etrüskçe yazıtlar bulundu. Sadece Tuscani’de bulunan Etrüsk yazıtları onbin civarında. Ama hepsi çok kısa. Çok az sözcük içeriyor. Etrüskolojinin temelini oluşturan birkaç metinden biri 1950’lerin sonlarında Zağrep’te bulunan ve Zağrep Müzesi’nde korunmakta olan el-yazması dini dökümanlar (dinsel takvim) oldu. 1500 sözcükten oluşan bu metinde tekrarlardan ötürü ancak 500 farklı sözcük kullanılmaktadır.

İtalya yarımadasına ve halklarına alfabeyi tanıtanlar Etrüskler’dir. Bu alfabeyi Yunanlılar’dan ödünç aldıkları sanılıyor. Etrüsk alfabesinin M.Ö. 7. Yüzyıl civarında  kullanıma girdiği ve Etrüsk dilinin de bu tarihten itibaren yazıya geçtiği düşünülüyor.

Bir Etrüsk dili grameri yazıldı. Bazı fonetik kuralları ile morfolojisi kısmen biliniyor. Belirli şahıs zamirleri (birinci şahıs zamiri mi, mini gibi) ile bazı işaret zamirleri de saptanmış bulunuyor. Dilin toplam yüz kadar kök sözcüğü anlaşılmış durumda. Sayıları ve çok zor olduğu belirtilen fiilleri yeterince bilinmiyor henüz. Bu dildeki cümle kurma modeli Hint-Avrupa dillerinkine benzemiyor. Fiil sistemi, bağlaçları da farklı. Etrüskler’in dilinde aktif ve pasif ayırt edilemiyor.

Sonuç olarak Etrüsk dili henüz yeterince anlaşılmış değil. Karanlık noktalar var hala ve bu karanlığı dağıtacak başka Etrüsk yazıtlarının bulunması bekleniyor. Bilinebildiği kadarıyla bilinen dil ailelerinden hiç birine ait olmadığı, uzak bir kuzeni veya ikizinin bulunamadığı öne sürülüyor.

Uzmanların, otoritelerin  acelesi yok. Onlar toprağın altından şans eseri çıkacak yeni yazıtları bekliyor. Onlar tüm antik ırklara ölü gözüyle bakıyor ve geçmişe ilgileri günümüzü anlamaya dönük değil. Motifleri farklı onların.

Yeni bir Etrüsk yazıtı bulunur mu, bulunursa ne zaman bulunacak, o da belli değil. Kendi adıma ben, Etrüsk dili konusunda uzmanlaşanların Anadolu’nun doğusunda konuşulan dillere aşina olduklarına inanmıyorum ve dil bilimcilerimizi Etrüsk dili konusunda şu anda bilinebilen ne varsa toplayıp incelemeye davet ediyorum.

Etrüskçe ile Arnavutça’nın aynı dil oldukları tezi var. Arnavutluk’ta ise iki ana dil grubu mevcut: Kuzeydeki Gegler’in ve güneydeki Tosklar’ın dili. Modern Arnavutça, Raymond Hutchings’in kaleme aldığı Historical Dictionary Of Albania (1996) adlı kitaba göre, bu iki diyalektin bir sentezidir, ama bu senteze egemen olan Tosklar’ın konuştuğudur. Tosk’ların adı (oturdukları bölgeye de Toskeria deniyor) ile Tusci ve Tujik benzerliği hemen farkedilecek türden. Zaten Etrüsk dili ile aynı olduğu söylenen de daha çok Tosklar’ın konuştuğu dil veya diyalekttir.

Bir kaynaktan Etrüskçe ile Arnavutça ayniyeti kuran bir görüşün varlığını öğrenir öğrenmez, Etrüsk-Dersim bağlantısı konusundaki görüşümü dilsel yönden sınamak için hemen bir Arnavutça sözlük aramaya koyuldum. En yakın kütüphanede bulabildiğim küçük-boy bir Arnavutça sözlüğü (Nelo Drızari, Albanian-English And English-Albanian Dictionary, 1979) hızla taramaya koyuldum.

İlk bakışta Arnavut dilinde çok sayıda Türkçe sözcüğün varlığı dikkat çekiyor. Bunun nedenleri Osmanlı peryoduyla ilişkili açık ki.

Bu küçük-boy Arnavutça sözlükte hızlı bir taramayla Dersim dilinde de mevcut veya benzer şu 27 sözcüğü tespit etmek hiç de zor olmadı (parentez içindeki karşılıklar Arnavutça’daki anlamlarıdır):

Arké (hazine, cüzdan), arkétar (haznedar, toplayıcı), ça (ne), dru (ağaç, odun, sopa), ere (genç kadın, gelin), gjah (oyun), mé (ben, beni, bana), im (benim, benimki), keçe (küçük kız), ké (kime, hangisi), ku (nerede, nereye), pastér veya pastéroj (temiz), pastaj (sonra), pér (için, -ye, –ya karşılığı bir edat), pérsé (neden, ne için), rréjé (kök), racé (ırk), rast veya rasti (şans, fırsat), ra (o düştü), sa (ne kadar, kaç tane), sonde (bu gece), shukurt (kısa), té (-ye, -ya, -den anlamlı bir artikel), tre (üç), vér (yer, koymak), veri (kuzey), zakon (töre, alışkanlık).

Bu veriler, daha gerideki sayfalarda söylediklerimle birleştirilerek ele alındığında Dersim (Tujik)-Lidya (Tyrsen)-Tosk (Arnavutluk)-Etrüsk (Tusci) bağlantısı ciddi ve güçlü bir olasılık olarak beliriyor. Bugün dahi Kosova ve Arnavutluk’ta kendisine Goran diyen bir azınlığın varlığını (kişi adı olarak da aynı yerlerde sıkça karşılaşılan), ayrıca Dımıli adıyla ilişkili olduğunu düşündüğüm Dalmatya (Dalmatae) adlı İlliryan aşiretini ve onun adını taşıyan bir coğrafyanın varlığını da ek olarak hatırlatmam gerekir.

Bütün bunlar dilbilimci arkadaşlarımızın Etrüskçe’yi ve Arnavutluk’ta konuşulan Tosk dilini takibe almaları için yeterlidir inancındayım. Böyle bir çalışmanın dilimizin evrimini tanımak ve tarihini yazabilmek için de gerekli olduğunu düşünüyorum.

Heredot’u ilk okuduğumda kendi kendime “Tarihin babası bizden sözetmiyor” diye düşündüğümü, ama yukarıdaki bağlantıları yakaladıktan sonra “Tarihin babası kendi tarihine bizimle başlıyor galiba” dediğimi not etmek isterim.

Son olarak Anadolu’dan İtalya’ya sadece Etrüskler’in değil, büyük ihtimal onlarla aynı göç dalgasında Truvalılar’ın ve başkalarının da geldiğine işaret etmeliyim. İtalya’daki eski yer, nehir ve göl adları (Trasimeno, Cortona, Telamone, Sienna, Arezzo, Bolsena, Orte, Terni, Milan-Milano, Lazio vd gibi) da bu düşüncemi destekliyor. Laz adı ile Lazio ve Latium, Milan (Milli) aşiret adıyla İtalya’daki Milan ve Milano, İtalya kent devleti Genoa (Ceneviz)’nın adıyla Gini aşiret adı, ayrıca Kürt ve Cortona adları arasındaki çarpıcı benzerlikler atlanacak türden değiller.

(BÖLÜM III)


ESKİ DERSİM (ESKİ DERSİMLİLER)

Dersim’in limitleri hakkında kısa bir açıklama ile başlamam gerekecek.

Binlerce yıllık tarih yolunda çok geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Zazalar, bugün Anadolu’nun doğusunda, Dicle-Fırat kaynakları, Yukarı Fırat, Murat, Harçik (Pülümür Suyu) ve Munzur havzalarında yerleşiktirler.

Bu coğrafyanın alan itibariyle en büyük ve en Zaza-yoğun parçası Dersim adıyla bilinen Karasu ve Murat nehirleri arasındaki bölgedir.

Dersim (=Zazana) adını geniş manada Zaza topraklarının tamamına karşılık olarak kullanıyorum. Bu tarihi Dersim’in sınırlarıyla bağdaşan bir yaklaşımdır. Sözcüğün geniş anlamında Dersim, başka türlü ifade edilirse, Koçkiri, Şeyh Sait ve İç-Dersim direnmelerinin toplam etki alanı demektir. Dar anlamda ise resmi dilde Tunceli adı verilen iç kesimlere denk düşer. Ben buna İç-Dersim diyorum. Çünkü Tunceli adı verilen topraklar tarihi Dersim’in bütünü değil, sadece çekirdek parçasıdır.

Bir halkın veya ulusun tarihi onun oluştuğu ve geliştiği bölge eksene konarak anlatılmalıdır. Bu çalışmada da genelde Urartu (Kırmanciye, Ermenistan), özelde Dersim adını taşıyan coğrafyanın kendisinde yaşanan şekillenme esas alınmıştır.

Dersim geleneği modern Dersimliler’in Eski Dersimliler ve Geç Dersimliler (Sonradan Gelenler) olmak üzere iki tabakadan bileştiğini söyler. Bu gelenek tarihsel gerçeklerle örtüşüyor. Orijin ve tarih problemini çözmek için farklı göç veya istila dalgalarına ait bu iki katmanın tespit edilip tanımlanması gerekti.

Bu nedenle Dersim tarihini Eski Dersim ve Geç Dersim olmak üzere iki ana bölüm halinde işlemek zorundayım.

Bu bölümde esas olarak Eski Dersimliler’i, onların orijini ve tarihlerini ele alıyorum. Daha sonra Geç Dersimliler konusuna gelinecektir.

 

DERSİM’İN ESKİ HALK TABAKASI

(Genel Bir Bakış)

Dersim; kale ve kent harabeleri, kervan yolları, hamam, köprü, kervansaray, pagan dönem ile Hristiyanlık ve İslam peryodlarına ait tapınak ve türbeler  gibi tarih kalıntılarına sıkça rastlanabilen bir coğrafyadır.

Bu kalıntıların bir bölümü taş çağı kadar gerilerden kalmadır.

Örneğin İç Dersim’in en önemli iki vadisi olan Kutu Dere ve Ali Boğazı’nda taş çağı insanı tarafından barınak olarak kullanıldığı kuşku götürmeyen sayısız inler ve mağaralar mevcuttur.

Bunlar, Dersim içinde Eski Taş Çağı’ndan beri insan topluluklarının yaşadığının açık kanıtlarıdır.

1937-38 Dersim katliamına dek halen bu vadilerdeki ilkel barınaklarda yaşayan kabileler ve aileler vardı.

Sözgelimi Koçan grubu aşiretleri 1920’lere ve 30’lara kadar Çemişkezek’in oldukça sarp Tağar Deresi ve Ali Boğazı mıntıkalarındaki mağaralarda yaşar ve Dersim’in erken sakinleri gibi hayvancılık yaparak geçinirlerdi. Onların bir bölümü yurt edindikleri bu vadilerden devlet tarafından zor yoluyla veya çeşitli vaadlerle çıkarılabildiler.

Devlete karşı direnen veya devlet zulmünden kaçan Dersimliler için bu vadiler ve oralardaki ilkel barınaklar son zamanlara kadar sıkça kullanılmıştır. 1937-38 katliamı sürerken binlerce Dersimli ailenin hayvanlarıyla birlikte aylarca bu vadilerde ve barınaklarda yaşadığı bir sır değildir. Bugün dahi onbinlerce yıl öncesine ait bu barınaklar gerillalar tarafından yer yer sığınak olarak kullanılmaktadır.

Dersim içinde Neolitik Devrim’in, yani göçebelikten yerleşik yaşama ve tarıma geçişin kanıtları da bir o kadar açıktır.

Bu geçişin izleri doğal olarak ülkenin tarıma en elverişli kesimlerinde ve ırmak boylarındadır.

İç Dersim’in tarıma elverişli kesimleri ise, Çemişgezek, Pertek, Çarsancak, Ovacık, Mazgirt, Pah (Parçik) ve  Türüşmek gibi merkezlerdir.

Dersim’de ilk siteler (kentler) de Mazgirt, Çemişgezek, Sağman, Pertek, Peri, Kığı, Bağin, Kemah, Palu ve Ovacık (efsanelere bakılırsa) gibi merkezlerde kurulmuşlardır.

Ama bu sitelerin bir bölümünün ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu henüz kesin olarak bilinemiyor.

Dersim ve çevresinin en eski sakinlerinin Hattiler ve Hurriler olduğu sanılıyor.

Tarihsel Değişim Sürecinde Tunceli (1985) adlı çalışmasında Bilal Aksoy’un aktardığına göre, Arthur Ugnad, Dersim ve çevresinin M.Ö. 2200’lerde Subartular’ın ülkesi olduğunu yazmaktadır (Bk. Aksoy, a.g.e., s. 31).

Bu araştırmanın Giriş kısmında Subartular adının daha çok Hurriler’e karşılık olarak kullanıldığını, ama zaman zaman Asurlular’ın da bu adla bilindiklerini not etmiştim.

M.Ö. 2. Milenyumda Dersim ve çevresinin Hurriler’le (Hurri kökenli İşuvalılar) yerleşik olduğunu başka bazı kaynaklar da yazmaktadırlar. Örneğin Türkçe Britannica’ya göre o zamanki Dersim halkı Hurriler’di.

Hurrice’nin Hozatça olduğunu öne süren görüşler de var.

Dersim ve yakın çevresinin zaman zaman kısmen veya tamamen Mitanniler’in yönetimine girdiği sanılıyor. Mitanniler de Hurri orijinli idiler.

Daha sonra Dersim ve çevresinde Hititler’le Asurlular etkinlik kurmuşlardır. 

Bazı tarih atlasları M.Ö. 1600-1300 arasında Dersim’i Hitit imparatorluğunun sınırları içinde gösterirler. Dersim içinde Hititler’e ait yazıtların bulunuşu da Dersim’in en azından bir bölümünün Hitit hakimiyetini yaşadığına işaret eder.

Ama Hitit imparatorluğunun kuruluşu gerçekte 15. Yüzyıl ortalarına rastlıyor ve Hitit tarihinin imparatorluk adı verilen bu döneminin Hurri orijinli yeni bir hanedan tarafından belirlendiği sanılıyor.

Dersim’de bir Asuri (Süryani) öğenin varlığı da kesindir.

Bunun en açık kanıtlarından biri Aşuran (yani Asuriler) adını taşıyan Dersim aşiretidir. Ama bu Asur kolonisinin Dersim’e ne zaman geldiği veya yerleştirildiği konusunda şu anda kesin konuşamıyorum. Munzur ve Suran gibi aşiret adlarının Asuri-Süryani öğeyle ilişkisinin ne olduğu konusunda da henüz kesin değilim. Bazı yaşlılarımız Haydaran ve Demenan aşiretlerinin soyağacında da Asur adında birinden sözeder ve onu Demen’in torunu gibi tanıtırlar.

M.Ö. 1200 yılında Hititler yıkıldıktan sonra bazı tarih atlaslarına göre Dersim’de Yeni Hititler (Geç Hititler) olarak tanımlanan prensliklerin yönetimi kurulmuştur. Örneğin M.Ö. 1000 yılında Dersim Yeni Hititler’in egemenlik alanında gösterilmektedir.

Dersim’in bazı kesimlerinin Yeni Hitit olarak tanımlanan Tabal Konfederasyonu’na dahil edilmiş olması mümkündür. Sözgelimi Peri kentinin bu konfederasyonun bir parçası olduğuna işaret eden verilere rastladım.

Yeni Hititler’le Muşkiler’in ilişkileri neydi?

Çünkü tarihsel kaynaklara göre, Hitit yıkılışı sonrasında Anadolu’da yeni bir denge oluşmuş, bu yeni dengede Frigyalı fetihçilerle aynı veya en azından onlarla akraba oldukları sanılan Muşkiler öne çıkmıştır. Bu nedenle de Asur kaynakları Hitit yıkılışından başlayarak Kızılırmak doğusundaki halkı veya halklar grubunu Muşkiler olarak adlandırırlar. Tevrat yazarlarına göre Muşki ve Tabal adları Anadolu orijinlileri temsil ederdi (Bk. The Cambrıdge Ancient History).

Hitit iktidarının dağılmasından yararlanan Muşkiler, M.Ö. 1160 yılı civarında Asurya’ya tabi Alzi (Azzı) ve Purulumzi (Purukuzzi) bölgelerine, yani yukarı Fırat bölgesi içlerine ve Murat Suyu boylarına girdiler. Onların M.Ö. 1170 yılında Samsat civarındaki Kummukh, Karçemiş ve Malatya arasına yerleştikleri, böylece Asur sınırlarına kadar dayandıkları kaydediliyor.

The Cambrıdge Ancient History, Muşkiler’in Fırat havzalarındaki doğu grubunun Hurriler’in liderliği altında göründüğünü söyler. Maspero, Muşkiler’in Alzı ve Purukuzzı eyaletlerini Asuriler’den aldıklarına işaret eder. King, Muşki istilasını Tiglat-Pileser I döneminden elli yıl kadar önceye yerleştirir.

Ama bu istilalar sürekli sonuçlar üretmedi. Örneğin bu Muşki istilasından Hitit benzeri bir imparatorluk doğmadı.

Asur kaynakları Muşkiler’e bazen Muşki, bazen de Tabal (Taballar) olarak referans vermekte, bir Muşki ve Tabal özdeşliği kurmaktadırlar. Muşkiler’in Asurlular tarafından yer yer Kaskalar’la da ilişkilendirildikleri görülür. Belki de Muşkiler’in Hititler’i Kaskalar’la ittifak halinde yıkmalarından dolayıdır bu.

(Bk. The Cambrıdge Ancient History, II, Part 2, Demir Çağında Frigya ve Anadolu Halkları başlıklı XXX. Bölüm).

E. Yavuz, kendi kaynaklarına dayanarak Muşki (Maski)’lerin bir aralık Frig topluluğuna dahil olup daha sonra onlardan ayrıldıklarını ve bağımsız bir krallık kurduklarını yazmaktadır. O’nun dayandığı kaynaklara göre, bir Milit-Muşki ittifakı vardı ve daha sonra Komuklar da bu Milit-Muşki topluluğuna katıldılar, Dicle ve Yukarı Balik civarında Kurhi (Hurri)’leri buyruklarına almayı başardılar. Tiglat-pileser I’in seferi, ona göre, bu ittifaka karşı yapılmıştı. Yavuz’a göre Komuklar da Hititler’den ayrılmış bir krallıktı. Sanırım onun kastettiği Milli (Milan) aşiretiyle ilişkisini kurduğu Militler (Melitenler)’in yanısıra Komuklar’ın da Geç-Hitit devletlerinden biri olduğudur.

Asur kralları elli yıl kadar bu yeni gelenlerle uğraşmak zorunda kalırlar.

Tiglat-Pileser I, M.Ö. 1113 veya 1120 yılında işte bu Muşkiler’e karşı bir sefere çıkar, onları yenilgiye uğratıp Alzi-Purukuzzi bölgesini bir eyalet olarak geri ilhak eder.

Tiglat-Pileser bu seferi sırasında Muzri’ye de girdiğini kaydeder.

Bu kayıtlarda geçen Muzri’nin Dersim’in eski bir kantonu olan Munzur havzalarına ve civarlarına, geniş manada Batı Dersim’e referans olması büyük bir olasılıktır.

Kısacası, Asur kralı Tiglat-Pileser I’in yazıtlarından anlaşılıyor ki, Dersim, Muşki istilası öncesinde Asur hakimiyeti altındaydı. Aynı yazıttan hareketle Azzı (Azza)-Purulumzu ve Munzur gibi adların Dersim ve çevresine referans oldukları söylenebilir.

Tigalt-Pileser I’in kaydına bakılırsa Asurlar Dersim’de kendi hakimiyetlerini yeniden kurmuş olmalıdırlar.

Türkçe Britannica’nın Tunceli maddesinde  verilen bilgilere göre, Dersim halkı M.Ö. 9. Yüzyılda Asurlular tarafından Muşkiler olarak adlandırılıyordu.

Kendi incelediğim Asur yazıtlarında böylesine spesifik bir referansa rastlamadım. Britannica’nın aktardığı bilgi doğruysa Tiglat-Pileser’in yenilgiye uğrattıklarını ve kovduklarını söylediği Muşkiler sonunda Dersim’de tutunup yerleşmiş olmalıdırlar.

Muş adının yanısıra, Dersim’in Bozku (Keçel) ve Maskan aşiretlerinin adları da belki Muşki adıyla ilişkilidirler. Bu aşiretlerin (Bozku ve Maskan) Dersim içine bahsi geçen Muşki istilasıyla girmiş oldukları düşünülebilir.

Asur yazıtlarında Salmaneser I’den itibaren Muzri adının yanısıra Dersim ve çevresinde de tanışık olduğumuz Gilkhi, Gilzan, Tsugi (Tuskan, Tuskhan, Tsukhi), Zimaki, Lukhi vd gibi halk, aşiret, kent ve bölge adları ile karşılaşmaktayız. Sözgelimi Salmaneser I’in Asur kolonileri yerleştirdiği Tsugi kentinin adı bir dönem Dersimliler’in genel adı olarak da kullanılmış olan Tujikler adını hatırlatır. Bu ad  ‘Gilkhi ülkesine ait Tsugi topraklarına vardım’ diyen Tiglat-Pileser I’in yazıtında da anılır. Asur-nasir-pal II’nin kayıtlarında geçen ve Asurya civarında görünen Zimaki adı antik bir yerleşme olduğu açık olan Dersim’in Zımek köyünün adıyla aynıdır.

Daha birçok örnek gösterilebilir.

Asur tarihinde Dicle kaynakları kuzeyine doğru yayılışın ve buralarda koloniler kurmanın en belirgin safhası Salmaneser I ile başlıyor. O, The Struggle Of The Nations adlı eserinde Gaston Maspero’nun deyişiyle Asur tarihinin kahramanlık döneminin en parlak yöneticisidir. Asurlar’ın Dicle kaynaklarında, Chanigalbat, Muzri, Ergani, Tushkan gibi bölgelerde ilk görünmeleri ve bu bölgelerin Asur egemenliğine giriş süreci onunla başlatılabilir. Salmaneser I’in oğlu Tukulti-Ninurta/Ninib I ve daha sonraları Tiglat-Pileser I ile birlikte kuzeydeki Asur ilerleyişi devam ettirilir.

Asurlular egemenlikleri altına aldıkları ülkelere kendi kontrollerini sürekli kılmak için askeri koloniler yerleştirdiler.

Tiglat-Pileser I’in kendi kayıtlarında fethettiği ülkeleri Asur egemenliğinin yanısıra Magi dini altına soktuğunu söylemesi üzerinde durulmaya değer bir noktadır. O’nun bu kaydı Magi dininin Zerdüşt’ten önce de varolduğunu, ama zamanla artık Zerdüşt-olmayan Magiler’in  kalmadığını söyleyen El Biruni’nin ifadeleriyle birlikte ele alındığında, bu dinin başlangıcı konusundaki görüşleri gözden geçirmek gerekebilir. Biruni’ye göre Zerdüşt ve Buda’nın ikisi de Harranlılar olarak da bilinen Sabiler sektine mensuplardı.

M.Ö. 9. veya 8. yüzyıldan itibaren Dersim ve çevresi Urartu krallığının sınırlarına dahil edilir. Bazı kaynaklara göre Urartu kralı Menua’nın bölgedeki fetihlerini anlatan Bağin’deki yazıtta Dersim ve Elazığ yörelerine Supani denmektedir. Bu adın sonraları Sofene (Sophene) şekli altında yaşadığını görmekteyiz.

Mazgirt, Palu, Bağin, Kayalıdere (Muş ovasında ve Varto civarında), Altıntepe, Aznavur ve Kömürhan’daki Urartu kalıntıları, Dersim ve çevresinde Urartu varlığı ve hakimiyetine işaret ederler.

Urartular da, Hurri kökenli idiler.

Dersim’in en azından bir kesiminde M.Ö. 8. yüzyıl sonrasında Urartu (Hurri) varlığı ve hakimiyeti kesindir.

Urartular-öncesi çağlar hakkında yeterli kanıtların yokluğundan dolayı aynı kesinlikte konuşamasam bile, Dersim ve çevresinin eski halk tabakası içinde Hatti, Hurri ve Asuri (Suri) öğelerin önemlice bir yer tuttuğuna kesin gözüyle bakılabilir.

Urartular sonrasında Dersim ve çevresi kısmen Lidya’nın, kısmen de Asur ve Urartu devletlerine son veren Medler’in kontrolü altına girer.

Dersim ve çevresinin bu dönemde kısmen Lidya imparatorluğunun yönetiminde olabileceğini söylerken Heredot’un yazdıklarına dayanıyorum. Çünkü o, Chalyb’leri de Lidya kralı Croesus (560-546 M.Ö)’un tebaları arasında saymaktadır ki, onların esas üsleri Kızılırmak doğusuna düşüyordu.

Strabo, Chalybler’in Haldiler (Chaldaei), yani Urartulular olduklarını düşünüyordu. Grammatik bir analizden hareketle N. Adontz da Strabo’nun Chalybe (Chalube) ve Chal-daei (Haldi) özdeşliği kuran görüşüne katılır. Ona göre bu adlardaki –ib ve –di çoğulluk takıları olup asıl kök aynıdır, yani bu sözcükler bir ve aynı adın farklı şekilleridir ve bu farklılığın kaynağı da tarihin farklı aşamaları veya yaşadıkları farklı bölgeler olmalıdır.

Strabo, Ermeniler’in Karen (Erzurum)’in yanısıra Derxene bölgesini (Tercan ve Eski Dersim) de Zariadris ve Artaxias döneminde Chalybler (Haldiler)’den ve Mossynoechi’lerden ele geçirdiklerini yazmaktadır.

Bu bilgiler hep birlikte ele alındıklarında Haldiler (Urartular)’i anılan dönemin Eski Dersim sakinleri olarak görmek gerekir. Adontz’un Chaldia (Haldi ülkesi) ve Tzanika özdeşliği kurması da bu görüşümü pekiştirir (Bk. Adontz, a.g.e., s. 43, 47-49, 306-7).

O halde; Eski Dersim, Tercan ve Tzanika’nın Croesus’un Lidya imparatorluğuna dahil olmaları ihtimali vardır ve bu durum Dersimliler’le Tyrsenoi’ler (Etrüskler) arasında kurduğum akrabalığın bir diğer kanıtı gibi görünüyor.

Lidyalılar ve Medler sonrasında ise Dersim ve çevresi bu iki imparatorluğu yıkan Akamenidler’in eline geçer.

İlk kez Akamenidler dönemindedir ki eski Urartu coğrafyası Ermenistan adıyla bilinmeye başlar.

Böylece Akamenidler (Farslar) çağından itibaren Dersim artık Ermenistan’ın bir parçasına dönüşür ve Ermenistan’ın ortasında yeralan konumu nedeniyle ülkenin kaderi bu tarihten sonra Ermenistan’ın kaderinden ayrılamaz hale gelir.

Dersim, Akamenidler’i yıkan Makedonlar’ın hakimiyeti altına girdi mi?

Bu noktada kesin bir şey söylenemez.

1851 yılında Urmiye’de Amerikalı misyoner Rev. Dr. Justin Perkıns tarafından bulunup İngilizceye çevrilen İskender romanının bir Süryanice versiyonunda (tarihi ve yazarı bilinmeyen) Büyük İskender’in ordusuyla birlikte Dersim’e girdiği anlatılmaktadır (Bk. American Oriental Society Journal, vol. 4, New York, 1854 içinde Notice Of A Life Of Alexander The Great, s. 429-440).

Notes Of Researches In The Deyrsim Dagh (JRGS, cilt 38 içinde, 1866) başlıklı gezi notlarında J. G. Taylor da İskender romanının bu Süryanice versiyonuna değinmekte ve bazı yorumlar yapmaktadır.

Taylor’a göre bu romanda geçen Moses Dağı (Musa Dağı), Munzur Dağı’nın adının bozulmuş Süryanice (Aramice) şeklidir. Adı geçen romana göre Büyük İskender Moses Vadisi (Musa Vadisi)’ne, yani Ovacık’a girmiştir. Bu aynı romanda İskender’in kamp kurduğu söylenen Bahelipta ise Taylor’a göre Dersim Dağı’nın kapısı olan Mazgirt’tir.

Böylece sözünü ettiğim Süryanice roman Büyük İskender’i Dersim’de göstermektedir.

Taylor’un yorumuna göre bu romanın yazarı Dersim’i bizzat görmüş olmalıdır. Çünkü ilgili kısımda tarif ettiği coğrafya gerçekten de Dersim’dir. Ama Taylor, bu romanın yazarının İskender’i yanlış ve imkansız bir coğrafyaya yerleştirdiğini, yani İskender’in Dersim’e gelmiş olamayacağını düşünür.

Makedonlar ve Selukidler sonrasında Dersim Ermenistan’la birlikte Roma, Part, Bizans ve Sasaniler’in yönetimi altında kalır. Daha sonra da Sasaniler’i deviren Araplar’ın  etkinlik alanına dahil edilir.

Sayfalar
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29

Pazartesi, 23 Haziran 2008 10:16 tarihinde güncellendi